63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması dün izlenen iki filmle başladı. İlk günün filmleri yılların tecrübeli sinemacısı Biket ilhan’dan Tatlı Maya ve ilk uzun metrajlı filmiyle izleyici karşısına çıkan Ragıp Türk’ten Taş ve Tüy filmleri oldu.
Tatlı Maya

1990’lardan itibaren sinemamızın düzenli olarak film üreten kadın yönetmenlerinden biri olan Biket İlhan’ın yeni filmi Tatlı Maya, küçük bir kasabada yaşayan azıcık insanın bile arasında yaşanan bir ayrışma ve hoşgörüsüzlük hikâyesi anlatıyor.
Kendi halinde yaşayan, Tatlı Maya adlı küçük bir fırın işleten Nazan’ın kapısına bir gün doğum yapmak üzere olan Rana adlı bir genç kadın gelir. Karşı dükkânda terzilik yapan Maria’yla birlikte Rana’nın doğum yapmasına yardımcı olurlar. Rana Halep’ten gelmiştir, kocası İstanbul’da bir inşaat kazasında ölmüştür ve küçük bir gecekonduda yaşıyordur ama orada bile kalmasına izin verilmemiştir artık. Mecburen Nazan onu ve bebeğini alıp evine getirir. Rana fırında bebeğiyle ilgilenirken Nazan’a da yardımcı olmaya başlar.
Ancak Yunan köklerine rağmen doğduğu kasabayı terketmemiş Maria dışındaki kasabalılar onu Nazan kadar kolay kabul etmezler. Özellikle gençliğinden beri Nazan’a takık olan Sami, ondan bir karşılık alamamasının da verdiği hınçla, yabancı düşmanlığı yaparak bütün kasabayı Rana’ya karşı doldurur. Hatta belediyeye ihbarda bulunarak fırının kapatılmasını bile sağlar. Rana’ya karşı bir şeyler hissetmeye başlayan genç belediye görevlisi Ali, fırını yeniden açabilmesi için Nazan’a yardım etmeye çalışır. Rana ve bebeğinin etrafında toplanan Nazan ve yakın çevresi az kişi de olsalar kasabadaki bu önyargıyı yıkmak için birlikte mücadele ederler.
Nazan, Maria ve Rana yani farklı kültürlerden gelmiş üç kadının örnek bir dayanışmasını anlatıyor Biket İlhan. Savaştan kaçmış, kocasını kaybetmiş, bebeğiyle kalmış çaresiz bir kadına karşı bile hoşgörüsüz, önyargılı bakan insanlara karşı iyiliğin ve dayanışmanın kazanmasına dair inancımızı korumamız gerektiğini söyleyen bir film.
Suriyeli göçmenlerle ilgili bir çalkantı yaşandı ülkemizde ancak bu artık birçok başka sorunun arkasında kalmış durumda. Şimdilerde bu toplumun çok daha ciddi sorunları varken Tatlı Maya’nın bu derdi biraz ‘eski’ kalıyor mecburen. Ayrıca maalesef filmin dilinde de bu eskilik söz konusu biraz. Müzik kullanımı, dizilerimizde de sık sık gördüğümüz aktüel kamera çekimleri, Emre Altuğ’un canlandırdığı acılı bilge karakter, bazı düz ve fazla açıklayıcı diyaloglar ve bazı sahne geçişleri maalesef biraz demode duruyor. Ayça Bingöl, Suna Yıldızoğlu, Erdem Kaynarca, Cansu Tosun ve Emre Altuğ gibi popüler isimlerin rol aldığı filmdeki bu eski usül anlatı, değerli meselesini de geriye çekiyor ister istemez.
Taş ve Tüy

Kocasını yaralamaktan ceza almış bir genç kadın Nazire (Melda Tuzluca), hapisten çıktıktan sonra 10 yaşındaki oğlu Uğur’u yanına almak ister. Kocası hasımları tarafından çocuğun gözleri önünde öldürülmüştür. Kamu kurumu da Uğur’u birkaç yıldır onunla ilgilenen ekonomik durumu iyi olan bir aileyi koruyucu aile olarak belirlemek üzeredir. Nazire’nin oğlunu alabilmesi için düzenli bir işi ve çocuğuyla yaşayabileceği bir evi olmak zorundadır.
Nazire’nin tek önemli desteği hurdacılık yapan ve ona gönülden bağlı olan Selami’dir. Ancak Selami’nin başı üvey kardeşiyle sorunludur. Zaten sık sık da başı polisle derde girmektedir. Nazire oğlunu yanına almak için birçok engeli aşmak zorundadır ama etrafındaki herkesin kendi maddi sıkıntıları vardır. Taş ve Tüy ağır baskılar ve zor şartlar altında yaşamayı ‘taş’ ile, bu taşların altında ezilmeden varolmaya çalışan Nazire’yi de ‘tüy’ olarak kodluyor adeta. Sürekli bayır aşağı inecek bir akış izleyeceğimizi daha filmin en başlarında hissediyoruz.
Filmin hemen başında Nazire ile konuşan devlet görevlisinin “insan dövüyor diye kocasını bıçaklar mı kızım? Hangimizin anası dayak yemedi” şeklinde konuşması bile Nazire’nin nasıl uzlaşmaz bir sistemle karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Devlet kurumlarında özellikle kadınlar Nazire’ye yardımcı olmaya çalışsalar da güçleri belli bir yere kadar... Nazire, Selami ve yine hurdacılık yapan genç bir çocuk Mami, yüksek ödül parasına bel bağladıkları kayıp köpek Tor’u ararlarken bu sistemde bu köpek kadar değerlerinin olmadığını da fark ediyorlar üstelik.
Daha önce bu köpeğin hikâyesini Tor adlı kısa filmiyle anlatan Ragıp Türk, bu ilk uzun metrajlı filminde alt sınıfların dünyasını hiçbir şekilde estetikleştirmeden, gerçekçi bir çıplaklıkla, soluk ve soğuk renklerle koyuyor önümüze. Yoksulluk ve yoksunluğu da melodram haline getirmeden sömürmeden anlatmayı seçiyor. Ancak bu ağır gerçekçilik özellikle oyuncuların yönetiminde bazı aksaklıkların daha çok görülmesine de yol açmış. Mesela Selami’yi canlandıran Özgür Meriç’in bazı dedikleri pek anlaşılmıyor. Bazı sahneler ‘gerçekçi bir doğallık’tan ziyade ‘çiğ’ kalmış sanki. Bu çiğ sahnelerin bir kısmı tekrar çekilseymiş daha iyi bir sonuca ulaşmak mümkünmüş oysa.
Aslında değerli bir meselesi olsa da filmin daha güçlü bir dramatik yapı arıyor insan. Manzaranın resmini çekip koymakla yetiniyor yönetmenlerimiz bazen. Ama seyirci ‘hikâye’ de istiyor.
Kaynak: Gazete Oksijen
