6 Şubat 2023'te Kahramanmaraş merkezli depremlerde yıkılan Rönesans Rezidans'ta 269 kişi hayatını kaybetti. Depremde en büyük can kaybının yaşandığı konutlardan biri olan Rönesans'ta 55 kişi ise hâlâ 'kayıp' sayılıyor... Kuşbakışı fotoğrafı hafızalardan silinmeyen yapıya ilişkin dava ise üç yıldan uzun süredir devam ediyor...
26 Ekim'de bu yapıya ilişkin davanın on üçüncü duruşması görülecek. Peki bu süreçte neler oldu? Yargılamada altı bilirkişi raporu hazırlandı, sanıkların sorumluluğu tartışıldı, kamu görevlilerinin yargı süreçlerine dahli konuşuldu...
İşte 269 kişinin yaşamını yitirdiği Rönesans Rezidans davasında bugüne kadar yaşananlar...
- 6 Şubat 2023'te Rönesans Rezidans'ta neler oldu?
- Rönesans Rezidans neden yıkıldı?
- Bilirkişi raporları ne söylüyor?
- Duruşmalarda neler yaşandı?
- Müşteki avukatları anlatıyor: 'Bir kişi 'Durun, hata var' deseydi 269 insan ölmeyecekti'
- 100’den fazla denetim raporu imzalayan yetkili: 'Rönesans’ı hayatımda hiç görmedim'
- 'Yargılanmayan ortak' Dudu Berlin Coşkun
- Öldüğü bildirilen firari Hüseyin Yalçın Coşkun için fethi kabir talebine ret
- 'Bina 10'uncu kata gelmişti, durduracak mıydım?'
- Bilinçli taksir mi, olası kast mı? 'Taksir denirse 4-5 yıla dışarıda kalacaklar'
- 'Bu dava sadece Rönesans'ın değil, Türkiye'nin yaşam hakkı davasıdır'
- 'Bizim bu dünyada hiçbir şeyimiz kalmadı, sadece adalete ihtiyacımız var'
6 Şubat 2023'te Rönesans Rezidans'ta neler oldu?
Hatay'ın Antakya ilçesinde bulunan ve ANTİS Yapı tarafından inşa edilen Rönesans Rezidans, 6 Şubat 2023'te meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremlerde yerle bir oldu. İnşa edildiği dönemde 'Cennetten bir köşe' sloganıyla pazarlanan, 250 daireden oluşan 15 katlı binanın enkazında 269 kişi hayatını kaybetti, 13 kişi yaralandı.
Yaşamını yitirenler arasında Hataysporlu futbolcu Christian Atsu, kulübün sportif direktörü Taner Savut, milli hentbolcu Cemal Kütahya ve oğlu Çınar Kütahya da bulunuyordu. Dışişleri Bakanlığı Hatay Temsilcisi Devrim Öztürk'ün de aralarında bulunduğu bazı kişilerin cansız bedenlerine ise ulaşılamadı. O gün, bu yapı onlarca aileye mezar oldu.
Depremin ardından başlatılan soruşturmada binanın yıkılma biçiminin yanı sıra inşaatta kullanılan malzemelerin niteliği, taşıyıcı sistemin projelendirilmesi ve yapı denetim süreçleri incelemeye alındı.

Müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun yurt dışına çıkmaya hazırlanırken yakalandı
Depremin ardından Rönesans Rezidans'ın müteahhidi Mehmet Yaşar Coşkun, 10 Şubat 2023'te İstanbul Havalimanı'nda Karadağ'a gitmeye hazırlanırken yakalandı. Gözaltına alınmasının ardından tutuklanan Coşkun hakkında yürütülen soruşturmaya, binanın inşa ve denetim süreçlerinde görev alan diğer kişiler de dahil edildi.
Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianame, Şubat 2024'te Hatay 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun, kardeşi ve şirket ortağı Hüseyin Yalçın Coşkun, yapı denetim şirketi yetkilileri, kontrol elemanları, inşaat teknikeri ve şantiye şefinin aralarında bulunduğu sekiz sanık hakkında, 'bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma' suçundan ayrı ayrı 22 yıl 6 aya kadar hapis cezası istendi.
İddianamede yer alan Karadeniz Teknik Üniversitesi bilirkişi raporunda, beton numunelerinin gerekli dayanım kriterlerini karşılamadığı, kolon ve perde boyutları ile donatı alanlarında yetersizlikler bulunduğu belirtildi. İlk incelemelerde beton parçalarının elle ufalanabildiği de kaydedildi.
Rönesans Rezidans neden yıkıldı?

2013 yılında tamamlanan ve 'Cennetten bir köşe' sloganıyla pazarlanan Rönesans Rezidans, 6 Şubat 2023 depremlerinde temel seviyesine yakın bir noktadan koparak yana doğru devrildi. Binanın yıkılmasının ardından başlatılan soruşturmanın yanı sıra Financial Times ve New York Times tarafından yürütülen araştırmalar, yapının tasarımından inşaatına ve denetimine kadar uzanan bir dizi sorunu gündeme getirdi.
İlk projede üç ayrı kule vardı
New York Times'ın (NYT) hükümet belgeleri, mahkeme kayıtları, mimari çizimler ve yapısal planlara dayanarak gerçekleştirdiği araştırmaya göre Rönesans Rezidans'ın ilk tasarımı, sonradan inşa edilen yapıdan önemli ölçüde farklıydı.
Arsa sahipleri ile müteahhitler arasında Aralık 2009'da imzalanan sözleşmede birbirinden bağımsız üç kule ve toplam 156 daire bulunuyordu. Ancak Eylül 2010'da proje değiştirildi. Üç kule, uzun ve dar bir yapı oluşturacak biçimde bir araya getirildi; güney tarafına daha kısa bir blok eklendi. Daire sayısı da 251'e çıkarıldı.
NYT'ye konuşan müteahhitler, değişikliğin daha fazla kazanç elde etmek için değil, satılması kolay daha küçük daireler oluşturmak amacıyla yapıldığını savundu. NYT'nin haberi burada:
Financial Times'ın (FT) görüştüğü mühendisler ise yaklaşık 134 metre uzunluğa ve 17 metre derinliğe sahip binanın geometrisine dikkat çekti. Yapının yaklaşık 8'e 1 olan uzunluk-genişlik oranının deprem sırasında risk oluşturabileceği değerlendirildi. Uzmanlara göre uzun ve dar yapı, deprem kuvvetleri karşısında burulma ve devrilme etkilerine karşı daha hassas hale gelebilirdi.

Zemin kat binanın en zayıf noktalarından biri miydi?
NYT'nin mimari planlar ve yıkım görüntüleri üzerinden gerçekleştirdiği analizde, binanın zemin katının önemli bir yapısal zafiyet oluşturmuş olabileceği belirtildi.
Rezidansın giriş katında lobi ve ortak kullanım alanlarına yer açmak amacıyla üst katlara kıyasla daha az duvar ve daha uzun kolon kullanılmıştı. Bu tasarımın, mühendislikte "yumuşak kat" olarak adlandırılan ve deprem sırasında alt katın üst katlara göre daha fazla yatay hareket etmesine yol açabilen bir düzensizlik yarattığı değerlendirildi.
NYT'nin incelediği enkaz görüntülerinde, ana yapıyı oluşturan üç kulenin de zemin kat yakınından koparak devrildiği görüldü. Araştırmada ayrıca binanın güçlü betonarme perde duvarlarının kuzey tarafında yoğunlaştığı, güney tarafının ise aynı düzeyde yatay dayanım sağlayacak biçimde desteklenmediği belirtildi.
Financial Times'ın görüştüğü uzmanlar da binanın yüksek lobisinin 'zayıf kat' etkisine yol açmış olabileceğine dikkat çekti. Temel ile üst yapı arasındaki bağlantıların deprem kuvvetleri karşısında nasıl davrandığının araştırılması gerektiği vurgulandı. FT'nin haberi ise burada:

Ruhsatı veren yetkili hesaplamaları kontrol edemediğini söyledi
NYT araştırması, binanın projelendirilmesinin yanı sıra ruhsatlandırma sürecine ilişkin de önemli bulgular ortaya koydu. Binanın inşaat ruhsatının verilmesi sürecinde görev alan belediyenin teknik işler müdürü Mehmet Ezer, müteahhidin statik hesaplamalarını kontrol etmek için gerekli bilgisayar yazılımına sahip olmadığını söyledi. Ezer, o dönemde iş yükünün de fazla olduğunu belirtti. Buna rağmen projeye ruhsat verildi.
NYT'nin görüştüğü eski belediye yetkilileri, arsanın imara açılması sürecinde yeterli teknik değerlendirme yapılıp yapılmadığına ilişkin de farklı açıklamalarda bulundu. Eski belediye başkanı Seyfettin Yeral, belediye meclisinin projeyi onaylarken deprem riskini dikkate almadığını söyledi.
100'den fazla denetim raporunu imzalayan yetkili binayı tanımadığını söyledi
İnşaat sürecine ilişkin bir diğer tartışma yapı denetimi üzerinde yoğunlaştı. NYT'nin incelediği 120'den fazla yapı denetim raporunun 100'den fazlasında, Yetkin Yapı Denetim şirketinin ortaklarından Mehmet Haşim Eraslan'ın imzası bulunuyordu.
Ancak NYT'nin telefonla ulaştığı Eraslan, ilk görüşmede Rönesans Rezidans'ı yıkımın ardından çıkan haberlerden önce duymadığını söyledi ve şirketinin binanın denetimini üstlenmediğini ileri sürdü.
Eraslan bu savunmayı duruşma salonunda da yaptı.
Öte yandan NYT'ye belgeleri değerlendiren İnşaat Mühendisleri Odası üyesi İlkay Teltik ise denetim raporlarını üstünkörü ve özensiz olarak nitelendirdi.
Depremden önce de güvenlik endişeleri vardı
The Guardian ve Financial Times'ın depremden sonra görüştüğü bina sakinleri ve yakınları, Rönesans Rezidans'a ilişkin güvenlik kaygılarının 6 Şubat'tan önce de dile getirildiğini anlattı.
The Guardian'a konuşan eski sakin Zekiye Barutçu Yiğitbaşı, binanın temellerinin kaydığından endişelendiğini ve bu durumu yönetime bildirdiğini söyledi. Kendisine mühendislerin inceleme yaptığı ve sorunun giderildiğinin aktarıldığını ifade etti.
Financial Times'a konuşan Ferit Şahin ise ailesinin 2016 yılında Antis Yapı'ya karşı güvenlik ihlalleri, deprem sığınağı bulunmaması ve acil durum araçlarının erişimine ilişkin sorunlar nedeniyle dava açtığını anlattı. Antis Yapı söz konusu iddiaları reddetti.
Bu açıklamalar, binaya ilişkin bazı güvenlik endişelerinin depremden yıllar önce gündeme geldiğini gösterse de iddiaların teknik açıdan doğrulanıp doğrulanmadığı ve yıkımla doğrudan bağlantıları ayrı bir değerlendirme gerektiriyor.
Bilirkişi raporları ne söylüyor?
Rönesans Rezidans'ın yıkılmasına ilişkin ceza dosyasında bugüne kadar altı bilirkişi raporu hazırlandı. İncelemelerde taşıyıcı sistem, beton dayanımı, donatı uygulamaları, zemin özellikleri ve yapı denetim süreçleri ele alındı.
Raporlarda çeşitli yapısal eksiklikler belirlenirken sanıkların kusur dereceleri konusunda farklı sonuçlara ulaşıldı. Özellikle Temmuz 2025'te bazı sanıkların tali kusurlu veya kusursuz değerlendirilmesine karşılık, Ocak ve Eylül 2026 raporlarında asli kusur tespitlerinin öne çıkması tartışma yarattı.
Raporların detayları ise şöyle:
Mart 2023: İlk incelemelerde kısa kolon ve donatı sorunları
Depremden hemen sonra, 12 Şubat 2023'te ilk bilirkişi incelemesi yapıldı. Enkazın kaldırılması üzerine gerçekleştirilen ikinci incelemede ise bodrum katın ayakta kalan bazı kolon ve perdelerinden beton numuneleri alındı.
14 Mart 2023'te kamuoyuna yansıyan incelemede üç teknik sorun öne çıktı: Bodrum katın kuzeydoğu cephesindeki boşlukların kısa kolon etkisi oluşturmuş olabileceği, bazı kolon etriyelerinin 135 derece yerine 90 derece büküldüğü ve bodrum katın perde duvarları ile tabanından yer altı suyu sızdığı belirtildi.
Bilirkişiler, zeminin suya doygun olabileceğine dikkat çekerek ayrıntılı zemin incelemesi önerdi. Kısa kolon etkisinin de yıkımın nedenlerinden biri olabileceği değerlendirildi.
Temmuz 2025: 12 akademisyenin raporunda farklı kusur değerlendirmeleri
9 Temmuz 2025'te, davanın 11 Temmuz'daki duruşmasından iki gün önce, altı üniversiteden 12 akademisyenin hazırladığı 141 sayfalık rapor dosyaya sunuldu.
Raporda taşıyıcı sistemdeki süreksizlikler, katlar arasındaki kot farklılıkları, kısa kolon oluşturabilecek tasarım tercihleri ve zemin katın diğer katlara göre daha yüksek olması gibi sorunlar sıralandı. A2 blokta sosyal alanlar nedeniyle dolgu duvarların azalması, betonarme perdelerin yerleşimi ve bazı taşıyıcı elemanların asgari tasarım koşullarında boyutlandırılması da eleştirildi.
Ancak raporun kusur değerlendirmeleri tartışma yarattı. Hüseyin Yalçın Coşkun statik proje müellifi sıfatıyla asli kusurlu bulunurken, aynı kişinin başka sorumlulukları ile Mehmet Yaşar Coşkun'un sorumlulukları tali kusur kapsamında değerlendirildi. Yapı denetimindeki bazı görevliler ise kusursuz sayıldı.

Müşteki avukatlarının itirazları üzerine mahkeme ek bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verdi.
Ocak 2026: Sanıkların tamamına asli kusur değerlendirmesi
14 Ocak 2026'da kamuoyuna yansıyan, sekiz akademisyenin hazırladığı 84 sayfalık yeni bilirkişi raporunda, önceki değerlendirmeden farklı olarak sanıkların tamamı asli kusurlu bulundu.
Raporda binanın 2007 Deprem Yönetmeliği ve TS 500 betonarme standardına aykırılıkları ele alındı. Statik hesaplarla uygulama projeleri arasında uyumsuzluklar olduğu, bazı kolon donatılarının standartlara uygun düzenlenmediği ve betonun C30/37 sınıfı için belirlenen kriterleri karşılamadığı belirtildi.
Ayrıca ruhsatlandırma ve inşaat aşamalarında yeterli denetimin yapılmadığı, beton deneylerindeki uygunsuzlukların bildirilmediği değerlendirmelerine yer verildi.
Eylül 2026: Altıncı raporda beton, donatı ve uygulama hataları
Mahkemenin talep ettiği altıncı bilirkişi raporunu Ondokuz Mayıs Üniversitesi'nden yedi akademisyen hazırladı. Raporda statik projenin mevzuata uygun olmadığı, beton dayanımının yetersiz kaldığı ve bazı donatı çeliği numunelerinin gerekli çekme dayanımını karşılamadığı belirtildi.
Zemin etüt raporunda da eksiklik ve hatalar saptayan bilirkişiler, yıkımın yalnızca zemin koşullarıyla açıklanamayacağı, proje ve uygulama hatalarının da etkili olduğu sonucuna ulaştı.
Müteahhit, proje, yapı denetim ve şantiye süreçlerindeki sorumlular asli kusurlu değerlendirilirken belediyenin ruhsat ve proje kontrollerinden sorumlu görevlileri tali kusurlu bulundu. Proje müdürü İbrahim Dahıroğlu'na ise görev ve faaliyetlerine ilişkin yeterli belge bulunmadığı gerekçesiyle kusur atfedilmedi.
Kamu kurumlarının sorumluluğuna ilişkin ayrı rapor
Ceza davasındaki bu raporlardan bağımsız olarak, yakınlarını kaybeden ailelerin kamu kurumlarına karşı açtığı tazminat davasında da bilirkişi incelemesi yapıldı.
Hatay 1. İdare Mahkemesi'ndeki dosyada Temmuz 2026'da kamuoyuna yansıyan raporda Antakya Belediyesi'ne yüzde 10, Hatay Büyükşehir Belediyesi'ne yüzde 5, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na yüzde 3, AFAD'a ise yüzde 2 oranında hizmet kusuru atfedildi.
Bu değerlendirme, ceza yargılamasındaki bireysel kusur tespitlerinden ayrı olarak kamu idarelerinin sorumluluğunu ele aldı.
Duruşmalarda neler yaşandı?
İlk duruşma: Sekiz sanıklı dava Nisan 2024'te görüldü
İlk duruşmada sanıkların binanın yapım ve denetim süreçlerindeki sorumluluklarına ilişkin savunmaları alındı. Sanıklar haklarındaki suçlamaları kabul etmezken, yakınlarını kaybeden aileler binadaki yapısal eksikliklerin araştırılmasını ve sorumluların cezalandırılmasını talep etti.
Yargılama boyunca sanıkların kusur durumları, depremde yapının yıkılmasına neden olan teknik etkenler ve kamu görevlilerinin sorumluluğu tartışıldı.
İkinci duruşma: 'Olası kast' ve 'kamu görevlilerinin sorumluluğu' gündeme geldi
17 Temmuz 2024'te görülen ikinci duruşmada sanıkların savunmalarının yanı sıra tanık beyanları da dinlendi. Yapı denetim sürecine ilişkin tanık olarak dinlenen Ali Onur Çinçinoğlu, teknik ve idari bilgilere sahip olmadığını, babasının binanın denetimine gittiğini söylediğini aktardı.
Duruşmada müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun, hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı dilerken, yapı denetim şirketi yetkilisi Mehmet Haşim Eraslan bilirkişi raporlarının gerçeği yansıtmadığını savundu ve tahliyesini istedi. Kontrol elemanı Önder Artun ise sağlık sorunlarını gerekçe göstererek cezaevindeki koşullardan şikâyet etti.
Sanıklardan Bülent Seküçoğlu'nun duruşma sırasında rahatsızlanarak hastaneye kaldırılması üzerine yargılamaya ara verildi.
Duruşmada Türkiye Barolar Birliği (TBB) de davaya katılma talebinde bulundu. TBB, depremde iki avukatın hayatını kaybetmesi nedeniyle suçtan doğrudan zarar gördüğünü belirtti. Mahkeme, TBB'nin katılma talebini reddetti.
Mahkeme heyeti, kamu görevlileri hakkında yürütülen soruşturmaların ve enkazda kaybolan kişilere ilişkin dosyaların akıbetinin sorulmasına karar verdi. Müşteki avukatlarının sanıkların eylemlerinin olası kast kapsamında değerlendirilmesine yönelik taleplerinin ise sonraki duruşmada ele alınmasını kararlaştırdı.
Sanık avukatlarının yeni bilirkişi raporu alınması talebi reddedilirken, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına hükmedildi.
Üçüncü duruşma: Bir sanık tahliye edildi
24 Ekim 2024'te görülen üçüncü duruşmada müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun, binanın yapımında kullanılan malzemelerin kaliteli olduğunu ve inşaatta maliyetten kaçınmadığını savundu. Yapının yıkılmasını depremin büyüklüğü ve bölgedeki zemin koşullarıyla açıklayan Coşkun, sağlık sorunlarını da gerekçe göstererek tahliyesini istedi.
Yapı denetim şirketi yetkilisi Bülent Seküçoğlu ise binanın kaba inşaatında görev almadığını ve beton kalitesinden sorumlu tutulamayacağını öne sürdü. Seküçoğlu da hakkındaki suçlamaları reddederek tahliye talebinde bulundu.
Mahkeme, kontrol elemanı Önder Artun'un sağlık sorunları nedeniyle tahliyesine karar verdi. Mehmet Yaşar Coşkun, Mehmet Haşim Eraslan ve Bülent Seküçoğlu'nun tutukluluklarının devamına hükmedildi.
Artun'un tahliye edilmesi, duruşmayı takip eden ailelerin tepkisine neden oldu. Yakınlarının cenazelerine dahi ulaşamadıklarını anlatan aileler, Artun'un tahliye edilmesine karşı çıktı.
Mahkeme ayrıca dosyanın yeni bir bilirkişi heyetine gönderilmesini kararlaştırdı. Firari sanık Hüseyin Yalçın Coşkun hakkındaki yakalama kararının devamına hükmedilerek duruşma 24 Ocak 2025'e ertelendi.
Dördüncü duruşma: Müteahhit yurt dışına kaçmaya çalışmadığını savundu
24 Ocak 2025'te görülen dördüncü duruşmada Mehmet Yaşar Coşkun, depremden sonra Karadağ'a gitmeye hazırlanırken İstanbul Havalimanı'nda yakalanmasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Coşkun, deprem nedeniyle kalacak yerinin bulunmadığını, bu nedenle kardeşinin yanına gitmek istediğini ve kaçma niyetinin olmadığını öne sürdü.
Binanın yıkılmadığını, deprem sırasında devrildiğini söyleyen Coşkun, yapının projelendirilmesinde ve inşasında herhangi bir kusuru bulunmadığını ileri sürdü. Savunmasında depremin büyüklüğüne dikkat çekti.
Aileler ise binanın inşaatına ve denetimine ilişkin sorumlulukların açığa çıkarılmasını ve yargılamanın sonuçlandırılmasını istedi.
Beşinci duruşma: Bilirkişi raporu beklendi
22 Nisan 2025'teki beşinci duruşmada yargılama, henüz tamamlanmayan yeni bilirkişi raporunun gölgesinde devam etti. Müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun sağlık sorunları yaşadığını, suçsuz olduğunu ve tutukluluğunun mağduriyet yarattığını ileri sürerek tahliyesini talep etti.
Mahkeme, Coşkun'un tahliye talebini reddederek tutukluluğunun devamına karar verdi. Yeni bilirkişi raporunun beklenmesi nedeniyle dava bir sonraki duruşmaya ertelendi.
Yedinci duruşma: Bilirkişi raporu tartışmalara neden oldu
11 Temmuz 2025'te görülen yedinci duruşmada, dosyaya giren bilirkişi raporundaki kusur değerlendirmeleri tartışıldı.
Altı üniversiteden 12 akademisyenin hazırladığı 141 sayfalık raporda, binanın taşıyıcı sistemine ve projelendirilmesine ilişkin teknik sorunlara yer verildi. Ancak raporda bazı sanıkların tali kusurlu veya kusursuz değerlendirilmesi, müşteki avukatlarının itirazlarına neden oldu.
Duruşmada tutuklu sanıklar haklarındaki suçlamaları reddederek tahliyelerini istedi. Mahkeme, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına ve binanın yıkılma nedenlerine ilişkin ek bilirkişi raporu alınmasına karar verdi.
İki sanığın hayatını kaybetmesiyle sanık sayısı altıya düştü
Davanın başlangıcında sekiz kişi yargılanırken, ilerleyen süreçte iki sanığın yaşamını yitirdiği bilgisi mahkemeye ulaştı. Bunlardan biri, müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun'un kardeşi, şirket ortağı ve statik proje sorumlusu Hüseyin Yalçın Coşkun'du. Hakkında kırmızı bülten çıkarılan firari sanığın yurt dışında hayatını kaybettiği bildirildi.
Dosyada sanık olarak yer alan kontrol elemanı Önder Artun'un da yaşamını yitirmesiyle yargılanan sanık sayısı altıya düştü.
Sekizinci duruşma: Rapor tamamlanamadı
3 Ekim 2025'te görülen sekizinci duruşmada, temmuz ayında alınmasına karar verilen yeni bilirkişi raporunun henüz hazırlanmadığı ortaya çıktı. Mahkeme heyetinin değiştiği duruşmada sanıklar önceki savunmalarını yineledi. Sanıklar, yeni bilirkişi raporunun dosyadaki çelişkileri ortadan kaldıracağını ve suçsuzluklarını ortaya koyacağını ileri sürdü.
Müşteki avukatları ise mevcut teknik bulgulara rağmen sanıkların sorumluluklarının hâlâ tartışılmasına itiraz etti. Müşteki avukatı Cansu Albayrak, mahkemenin taleplerini gerekçesiz reddettiğini savunarak bu durumun hukuka aykırı olduğunu belirtti.
Duruşmayı yakınlarını kaybeden ailelerin yanı sıra sivil toplum ve siyasi parti temsilcileri de takip etti.
Onuncu duruşma: 21 saat süren duruşmanın ardından yeni rapor kararı
Davanın 3 Nisan 2026'da başlayan onuncu duruşması yaklaşık 21 saat sürdü. Yargılamanın en uzun oturumlarından biri olan duruşmada, dosyaya giren bilirkişi raporları, sanıkların kusur durumları ve yeni inceleme talepleri ele alındı.
Mahkeme, sanıkların mevcut tutukluluk durumlarının devamına ve yeni bilirkişi raporu alınmasına karar verdi.
Böylece binanın yıkılmasına ilişkin teknik inceleme süreci bir kez daha uzadı. Duruşma 29 Haziran 2026'ya ertelendi.
On birinci duruşma: Altıncı bilirkişi raporu yetişmedi
29 Haziran 2026'da yapılan duruşmada mahkemenin istediği altıncı bilirkişi raporunun henüz tamamlanmadığı ve dosyaya ulaşmadığı açıklandı. Tutuklu müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun, binanın yıkımında depremin şiddetinin belirleyici olduğunu savunarak suçlamaları kabul etmedi.
Müşteki avukatları ise yapı denetim şirketinin yetki belgesinin, rezidansın inşa edildiği dönemde iptal edildiğine ilişkin bilgi edindiklerini belirterek bu konudaki resmî belgelerin araştırılmasını talep etti.
Mahkeme, müşteki avukatlarının araştırma taleplerini kabul etti. Tutuklu sanıkların mevcut durumlarının devamına karar verilerek duruşma, bilirkişi raporunun beklenmesi amacıyla 25 Eylül'e ertelendi.
On ikinci duruşma: Altıncı bilirkişi raporu da sanıkların kusurlarına işaret etti
25 Eylül 2026'da görülen duruşmada, mahkemenin talep ettiği altıncı bilirkişi raporu ele alındı.
Yeni raporda binanın yıkılmasında standartlara uygun olmayan beton ve donatı imalatları ile proje ve uygulama hatalarının etkili olduğu değerlendirildi. Raporda sanıkların asli kusurlu, belediyenin ilgili birimlerinde görev yapan sorumluların ise tali kusurlu olduğu yönünde değerlendirmelere yer verildi.
Tutuklu müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun, raporun bilimsel gerçekleri yansıtmadığını öne sürdü. Raporun uzman kişilerce yeniden hazırlanması gerektiğini savunan Coşkun, kendisi aleyhine somut bir teknik sonuca ulaşılması halinde ağır bir cezayı kabul edeceğini ifade etti.
Tutuklu sanıklardan Bülent Seküçoğlu da uygulama denetçisi olmadığını ve görev tanımı dışında kalan sorumluluklar nedeniyle suçlandığını iddia etti.
Müşteki avukatları ise altıncı bilirkişi raporunda da binadaki eksikliklerin ve kusurların ortaya konulduğunu belirterek sanıkların 'olası kast' kapsamında ek savunmalarının alınmasını talep etti.
Yaklaşık 11 saat süren duruşmanın sonunda mahkeme bu talebi reddetti. Mehmet Yaşar Coşkun, Mehmet Haşim Eraslan ve Bülent Seküçoğlu'nun tutukluluk hallerinin devamına karar verildi.
Yargılama, dosyadaki eksikliklerin giderilmesi amacıyla 26 Ekim 2026'ya ertelendi.
Müşteki avukatları anlatıyor: 'Bir kişi 'Durun, hata var' deseydi 269 insan ölmeyecekti'
Rönesans Rezidans davasında üç yılı aşkın süredir devam eden yargılamayı, depremde annesini, babasını ve kız kardeşini kaybeden avukat Yeşim Toplu ve avukat Ece Gün, Oksijen'e anlattı.
Fotoğraf: ANKA
Altı bilirkişi raporuna rağmen davanın henüz sonuçlanmamasına tepki gösteren avukatlar, yargılamanın uzamasının nedenlerini mahkeme heyetinin değişmesi, delillerin zamanında araştırılmaması ve savunma tarafının sürekli olarak yeni bilirkişi raporu talep etmesi olarak açıklıyor. Zira davada bu zamana kadar üç kez hakim değişti. Ece Gün bu değişikliğin yarattığı uzunluğu şöyle anlatıyor:
"Bu dosyada çok fazla hâkim değişti. Her gelen hâkimin dosyayı yeniden okuması, anlaması gerekiyor. Üstelik çok kapsamlı bir dosya. Çok fazla belge ve ifade tutanağı bulunuyor. Bunların ne kadarının incelendiğinden de emin değiliz."
"Bir diğer sorun da sanık avukatlarının sürekli yeni bilirkişi raporu istemesi" diyor Gün. "Beğenmedikleri raporlara itiraz ederek yeniden inceleme talep ediyorlar. Oysa bugüne kadar hazırlanan raporlar, kusur değerlendirmeleri dışında temelde aynı şeyi söylüyor: Bu binanın mimari ve yapısal hataları var. Yanındaki altı katlı B Blok yıkılmazken 15 katlı, uzun ve dar A Blok yıkılmış. Şimdi yedinci raporu istiyorlar. Üstelik bilirkişi heyetindeki akademisyenlerin üniversitelerini bile sorguluyorlar. Kendi aldıkları İTÜ mütalaasını gerekçe göstererek dosyanın sürekli bir teknik üniversiteye gönderilmesini talep ediyorlar."
'300 insanın ölmüş olmasının hiçbir şey ifade etmediğini gördüm'
Rönesans Rezidans'ın enkazında annesini, babasını, kız kardeşini ve çok sayıda yakınını kaybeden Yeşim Toplu, davanın ilk iki duruşmasına katılmadığını anlatıyor. Ancak duruşmaları takip eden yakınlarından sanıkların tahliye taleplerini ve ailelerin salonda yeterince temsil edilmediğini öğrendiğinde, yargılamaya bizzat katılması gerektiğine karar vermiş:
"Ben süreçte açıkçası zaten hep 'en ağır cezayı alacaklardır' diye düşündüm. Cumhuriyet tarihindeki en büyük yıkımlardan, en büyük toplu ölümlerden biri olduğunu düşünerek ilk duruşmalara gitmemiştim. Sonra duruşmaya katılan teyzemler, ‘Yeşim, burada hiç kimse yok. Sanık avukatları dışında kimse yok ve süreç çok kötü gidiyor. Tahliyeler duyuyoruz’ dediler. O dönemde sağlık gerekçesiyle tahliyeler de olmuştu. Hatta sanıklardan biri, yanlış hatırlamıyorsam tek hekim raporuyla, şizofreni hastası olduğunu söyleyerek tahliye edilmişti.
Bunları duyduğumda ne yapacağımı şaşırdım. Benim de duruşmalara gitmem gerektiğini anladım. 300 insan ölmüştü ama mağdur tarafını savunacak doğru düzgün kimse yoktu. Sanıkların savunmalarını tutanaklardan okuduğumda inanamadım. Ben oraya gitmezsem, sesimi duyurmazsam, enkazda kalan insanların yerine bağırmazsam adaletin yerini bulmayacağını hissettim. Bir sonraki duruşmaya koşa koşa gittim."
Ailelerin önemli bir bölümünün duruşmalara katılamamasının ardında ise çok daha ağır bir gerçek bulunduğuna dikkat çekiyor. Rezidansta bazı ailelerin neredeyse bütün fertlerinin yaşamını yitirdiğini, hayatta kalanların ise hâlâ deprem sonrasındaki yaşam mücadelesiyle uğraştığını anlatıyor:
"Rönesans'ta yaşayan ailelerin büyük bölümü neredeyse tamamen hayatını kaybetti. Ben annemi, babamı, kız kardeşimi, teyzemi, eniştemi, kuzenimi kaybettim. Ailemden geriye bir ben kaldım. Hayatta kalan yakınların bir kısmı davayı takip etmek istemiyor, bir kısmı hâlâ konteynerlerde yaşıyor. İnsanlar Antakya'da temiz içme suyu bulmaya çalışıyordu. Yakınlarım bana hâlâ suyun, elektriğin olmadığını anlatıyordu. Bir de adalete güvenmeyen, ‘Ben oraya gitsem ne olacak?’ diye düşünen insanlar vardı."
Toplu ve meslektaşları Ece Gün ile Cansu Albayrak'ın davayı daha yakından takip etmeye başlamasıyla diğer ailelerin ve baroların da duruşmalara katılımının arttığını belirtiyor. Yargılamanın uzamasını ise yalnızca teknik incelemelerin çokluğuyla açıklamıyor. İlk aşamalarda yapılması gereken işlemlerin geciktiğini savunuyor:
"O yüzden üç buçuk senedir maalesef yapılması gerekenlerin şimdi yapıldığını görüyoruz."
100’den fazla denetim raporu imzalayan yetkili: 'Rönesans’ı hayatımda hiç görmedim'
Yetkin Yapı Denetim şirketinin ortaklarından Mehmet Haşim Eraslan’ın daha ilk duruşmada denetim izin belgelerinin 2013 yılında iptal edildiğini söylediğini hatırlatan avukat Ece Gün, mahkemenin bu bilginin peşine aylar sonra düştüğünü belirtiyor:
"Bir yapı denetim şirketinin belgesi neden iptal edilir? Kanun bunun maddelerini açıkça sayıyor; denetim yükümlülüğünü yerine getirmediğinizde Bakanlık uyarır, devam ederse belgenizi iptal eder. Sanık bunu ilk duruşmada ikrar etti. Biz 5'inci, 6'ncı celse boyunca 'Bakanlığa yazı yazılsın, iptal gerekçesi dosyaya girsin' diye dile getirdik. Bu müzekkerenin cevabı ancak 10'uncu celsede geldi. Birinci celsede söylenen bir bilginin cevabını 10 celse sonra alırsanız, bu yargılama elbette ilerlemez."
Denetim görevini üstlenen isimlerin mahkemedeki tavrına dikkat çeken Yeşim Toplu ise tutuklu sanıklardan Bülent Seküçoğlu’nun ifadesini hatırlatıyor:
"Denetim yapmakla yükümlü olan adamın zabıtlara geçen ifadesi var: 'Ben Rönesans’ı hayatımda hiç görmedim bile, yerini bile gösteremem' dedi. Düşünebiliyor musunuz; binayı denetlemekle mükellef olan insan bunu duruşmada açıkça söyledi."
'Yargılanmayan ortak' Dudu Berlin Coşkun
Dava dosyasında yalnızca teknik ihmaller değil, şirket yönetimine ilişkin sorumluluk zincirindeki eksiklikler de tartışılıyor. Müşteki avukatları, müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun’un eşi Dudu Berlin Coşkun hakkında verilen 'kovuşturmaya yer olmadığına' dair karara itiraz etti.
Antis Yapı’nın bir limited şirket olduğunu ve Dudu Berlin Coşkun’un yalnızca pay sahibi değil, imza yetkisine sahip mesul müdür olarak atandığını vurgulayan Ece Gün, sorumluluk zincirinin göz ardı edildiğini söylüyor:
"Bugün sanık olarak yargılanan isimlerin 'Seni şu göreve atadım' denilen şirket içi atama kararlarında Dudu Berlin Coşkun'un imzası var. Üstelik diğer sanıkların ifadelerinde kadını şantiyede gördüklerine dair beyanlar bulunuyor. Yani inşaatın işleyişine doğrudan müdahale yetkisi olan bir yöneticiden bahsediyoruz. Ceza yargılamasında ticaret hukuku sorumlulukları yeterince bilinmediği için bu kişinin cezai mesuliyeti yokmuş gibi davranılıyor. 269 insanın öldüğü yapının imza yetkili ortağı soruşturma dışı bırakılıyor. Kendisi savcılık ifadesinde 'Kocam evlilik yıl dönümünde bana jest olsun diye hisse verdi, evde sıkılıyordum' diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor."
Öldüğü bildirilen firari Hüseyin Yalçın Coşkun için fethi kabir talebine ret
Dava dosyasında soru işaretleri yaratan bir diğer başlık ise firari sanık Hüseyin Yalçın Coşkun’un akıbeti. Müteahhit Mehmet Yaşar Coşkun’un kardeşi, şirket ortağı ve statik proje sorumlusu olan, hakkında kırmızı bülten bulunan firari sanığın yurt dışında hayatını kaybettiği bildirilmişti.
Ancak müşteki avukatları, ölüm raporunun şüpheli olduğunu belirterek kimlik tespiti için fethi kabir (mezarın açılarak DNA ve kimlik incelemesi yapılması) talebinde bulundu. Mahkemenin bu talebi reddettiğini belirten avukat Ece Gün, yurt dışından alınan ölüm belgelerindeki şüphelere ve kayıtlardaki çelişkilere dikkat çekiyor:
"Baktığımızda yurt dışında, farklı ülkelerde bu ölüm belgelerinin hazırlanabildiğini gördük. Hâl böyle olunca bir fethi kabir talep ettik; ancak reddedildi. Bu kişinin Zincirlikuyu'ya gömüldüğünü söylediler ancak e-devletten sorgulayabiliyorsunuz; sorguladığımızda orada öyle biri yatmıyor görünüyor."
Gün'ün verdiği bilgi üzerine E-Devlet üzerinden söz konusu sorgulama yapıldığında da bahsettiği üzere sonuç alınamıyor. Hatta 'mezarlık dışı' gibi farklı aramalarla da denendiğinde sonuç aynı.

'Bina 10'uncu kata gelmişti, durduracak mıydım?'
Binanın zemin etüdünden malzeme kalitesine kadar birçok aşamada eksiklikler bulunduğunu belirten avukat Ece Gün, proje üzerindeki hesaplamalarla uygulamaların birbiriyle örtüşmediğini söylüyor. Gün, bu uyumsuzluğu anlatırken kâğıt üzerindeki ölçülerin değiştirilmesine rağmen sahadaki uygulamanın bu ölçülerden de farklı olabileceği örneğini veriyor. Beton dayanım testlerindeki sonuçlara da dikkat çeken Gün, yapılan 74 testten yalnızca 19'unun gerekli kriterleri karşıladığını belirtiyor.
Yeşim Toplu ise duruşmada, test sonuçlarına rağmen inşaatın neden durdurulmadığını sorduğunda aldığı yanıtı şöyle aktarıyor:
“Bak, testler yanlış gelmiş, nasıl durdurmazsın diye sordum. Bana ‘E yükselmişti artık bina, o saatten sonra durduracak mıydım binayı? Bir daha olsa bir daha aynı şekilde yaparım’ dedi. Yüzümüze karşı söyledi bunu.”
Bilinçli taksir mi, olası kast mı? 'Taksir denirse 4-5 yıla dışarıda kalacaklar'
Müşteki avukatlarının yargılama boyunca en çok mücadele ettiği konu, suç vasfının 'bilinçli taksir' yerine 'olası kast' olarak değerlendirilmesi talebi. Mahkemenin ve savcılığın ezber kararlarla hareket ettiğini belirten avukatlar, iki kavram arasındaki ceza farkının adalet duygusunu temelden sarstığına dikkat çekiyor. Yeşim Toplu, suç vasfının neden hayati olduğunu şöyle anlatıyor:
"Eğer taksir denirse, içeride geçirilen süre ve infaz düzenlemeleriyle birlikte bu sanıklar 4-5 yıl sonra dışarı çıkacaklar. 22 yıl ceza alsalar bile toplam infazları bu. 300 canın karşılığı birkaç yıl olamaz. Ama 'olası kast' kabul edilirse; 'Sen bu binanın yıkılacağını, insanların öleceğini öngördün ve buna kayıtsız kaldın' denmiş olacak. O zaman her bir can için ayrı ayrı müebbet hapis cezası almaları gerekecek. Gerçek ceza ve adalet ancak böyle sağlanabilir."
Ece Gün ise şunları söylüyor:
"Bu insanların ellerinde yetki ve kanuni sorumluluk vardı. Bir hata, bir eksiklik gördükleri anda inşaatı derhal durdurmak ve düzelene kadar devam etmemesini sağlamakla yükümlüydüler. Zemin etüdü kötü geliyor durmuyorlar, beton testleri olumsuz çıkıyor durmuyorlar, donatılar projeyle tutmuyor yine durmuyorlar... Sanıklardan tek bir kişi bile yetkisini kullanıp 'Ne yapıyorsunuz, durun burada hata var!' deseydi bugün 269 insan hayatta olacaktı, hiçbiri ölmeyecekti. Bir kişi bile bunu demediği için ortada mükemmel bir kayıtsızlık hâli var. 'Ne olursa olsun' denilerek inşaata devam edilmiş. İşte bu tavır bilinçli taksir değil, doğrudan olası kasttır."
Ece Gün ayrıca, Alpargün Apartmanı kararını hatırlatarak "Deprem davalarında emsal teşkil eden Adana'daki Alpargün Apartmanı kararı bu yüzden çok kıymetli. Mahkemeler basmakalıp kararlardan çıkıp bu cesareti göstermek zorunda" ifadelerini kullanıyor.
- Editörün notu: Adana'da 96 kişinin hayatını kaybettiği Alpargün Apartmanı davasında müteahhit Hasan Alpargün, 2024 yılında olası kasttan 62 kez müebbet ve 865 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak istinaf mahkemesi olası kast hükmünü bozdu. 20 Nisan 2026'da yapılan ikinci istinaf incelemesinde Alpargün'e bilinçli taksirden 22 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
'Depremzedeyiz ama bize 'Atın bunları' diye bağırıldı'
Avukatlar, duruşma salonunda mağdur yakınları ile sanıklar arasında derin bir yaklaşım asimetrisi yaşandığını savunuyor. Mahkeme heyetinin sanıklara karşı gösterdiği özenin, yakınlarını kaybeden ailelerden ve müşteki avukatlarından esirgendiğini dile getiriyorlar. Yeşim Toplu, bir duruşmada mahkeme başkanının tavrına karşı çıktığında salondan atılmakla tehdit edildiğini söylüyor:
"Kast talebimizin neden reddedildiğini ve neden bir gerekçe kurulmadığını sorduğumda mahkeme heyetinden 'Polis, asker nerede? Atın bunları dışarı!' sesini duydum. Ben bir depremzedeyim. Ailemi kaybetmişim, hak arıyorum ve salondan atılmak isteniyorum.
Sanıklar saatlerce konuşup kendi binalarının reklamını yaparken sözleri kesilmiyor, onlara 'beyefendi' diye hitap ediliyor; ama mağdurlar konuşurken azarlanıyor, lafları ağızlarına tıkılıyor. Baroların, milletvekillerinin ve kamuoyunun desteği duruşma salonuna yansıyana kadar biz salonda yapayalnızdık ve bu baskıyı her celse yaşadık."
Ece Gün de salondaki ilgisizliğe dikkat çekerek "Acılı aileler konuşurken takınılan kaba tavır ile sanıklara gösterilen nezaket arasındaki uçurum, adalet arayan insanların şevkini kırıyor" ifadelerini kullanıyor.
'Bu dava sadece Rönesans'ın değil, Türkiye'nin yaşam hakkı davasıdır'
Rönesans Rezidans davasında çıkacak sonucun yalnızca bir yapıyla sınırlı kalmayacağını, Türkiye’nin geleceğini doğrudan ilgilendirdiğini vurgulayan avukatlar, cezasızlık kültürünün yeni felaketlere davetiye çıkardığını söylüyor. Ece Gün, geçmiş depremlerden ders çıkarılmadığını hatırlatıyor:
"Eğer bu insanlar birkaç yıl yatıp çıkarsa, yarın yine müteahhitlik yapacaklar. Geçmişte bunun örneklerini gördük; başka şehirlerde binası yıkılıp ceza alan isimler, tahliye olduktan sonra yeni binalar yaptı ve o binalar da başka depremlerde çöktü. Trafikte birini göz göre göre ezen adamın eline birkaç ay sonra ehliyetini verirseniz, yarın başkasını öldürür. Bu nedenle Rönesans Rezidans davası yalnızca bu binada yakınlarını kaybedenlerin değil, Türkiye'de yaşayan herkesin yaşam hakkı mücadelesidir."
'Her şeye katlandık ama insan adaletsizliğe katlanamıyormuş'
Rönesans Rezidans’ta annesini, babasını, kız kardeşini ve akrabalarını kaybeden Yeşim Toplu için bu dava yalnızca bir hukuk mücadelesi değil; hayata tutunabilmenin yegâne koşulu. Enkaz başında geçirdiği günleri ve sonrasında içine düştüğü boşluğu anlatırken adaletsizliğin insan psikolojisindeki tahribatına dikkat çekiyor:
"O enkazın başında 9 gün annemi, 8 gün babamı ve kız kardeşimi bekledim. İş makinelerinin altında o sevdiklerimizi beklerken yaşadığımız acıya, her şeye katlanmışız biz meğer... Ama bu adaletsizlik benim gerçeklik algımı bozuyor, ben yaşayamıyorum. İnsan her şeyi kabul edebiliyormuş da bir tek adaletsizliği kabul edemiyormuş; ben bu yolda bunu öğrendim. Adalet gelmezse biz nasıl devam edeceğiz, bu ülke nasıl devam edecek bilmiyorum. Böyle bir davada bile adalet yerini bulmazsa hepimizin vay haline!"
'İnsan ölür ama böyle ölünmesin artık'
Toplu, yargılama sürecinde sıkça karşılaştıkları 'olan oldu, insanlar öldü artık' şeklindeki duyarsız ve kanıksanmış yaklaşıma ise isyan ediyor. Ailesinin ve komşularının sadece ölmediğini, göz göre göre gelen ihmaller zinciriyle öldürüldüğünü vurguluyor:
"Ben sadece ailem öldü diye bu savaşta değilim; ailem böyle öldürüldüğü için bu savaştayım. Boğuldular, ezildiler, parçalandılar... İnanın hâlâ her gün bunu düşünüyorum; acaba ilk anda mı öldüler, yoksa acıları uzun mu sürdü? Bütün deprem aileleri hâlâ bunu düşünüyor. Enkazdan çıkarılan insanların burunlarından, ağızlarının içinden kumlar fışkırıyordu. O beton ufalandığı için insanlar nefessiz kalarak, boğularak can verdi.
Artık önlemekten bile vazgeçtim; bir daha hiç kimse böyle ölmesin diye haykırıyorum. Genç bir meslektaşımız geçen gün selde arabanın içinde boğularak öldü, insanlar Kartalkaya’da yangında öldü... Ya böyle ölünmesin artık! İnsan ölür ama böyle ölünmesin!"
'Bizim bu dünyada hiçbir şeyimiz kalmadı, sadece adalete ihtiyacımız var'

Geçtiğimiz günlerde Adalet Peşinde Aileleri Platformu'nun Adalet Bakanlığı önünde tuttuğu nöbeti hatırlatan Yeşim Toplu, seslerinin duyulması için sadece yargı mensuplarına değil, devletin en üst kademesine ve tüm topluma sesleniyor:
"3,5 yıl geçti, depremde yıkılan binalara ilişkin hâlâ iddianamesi bile yazılmamış dosyalar var. Biz sadece Rönesans için değil, bütün deprem davaları için adalet istiyoruz.
Bu ne bir siyasi partinin meselesidir ne de belli bir görüşün meselesi; bu doğrudan bir insanlık meselesidir, Türkiye’nin meselesidir. Çünkü o binalarda her yaştan, her görüşten insan öldü.
O gün o enkazların altında kalan insanların sesleri duyurulamadı, orada aşağılarda kaldılar.
Cumhurbaşkanlığına, Adalet Bakanlığına, herkese sesleniyorum: Lütfen sesimizi duyun.
Biz sadece mağduruz, başka hiçbir şey değiliz. Bizim elimizde bu dünyada hiçbir şeyimiz kalmadı zaten. Bizim sadece adalete ihtiyacımız var, yalnızca adalete..."



