Guy Ritchie imzalı The Gentlemen, ikinci sezonunda ilk sezonun bıraktığı yerden devam ederken dünyasını da genişletiyor. Eddie Horniman (Theo James) ve Susie Glass (Kaya Scodelario), operasyonlarını başarıyla büyütmüş, hatta sınırları İngiltere'den İtalya'ya kadar uzatmış durumda. Ancak güç kazandıkça dengeler de değişiyor. Eddie artık yalnızca ailesini korumaya çalışan, istemeden suç dünyasının içine çekilmiş bir aristokrat değil; kendi gücünü yaratmanın ve bu gücün tadına varmanın yollarını keşfeden biri. Susie ise babasının gölgesinden çıkıp kendi imparatorluğunun kontrolünü ele geçirmenin eşiğinde. İkinci sezonun merkezinde bu nedenle yalnızca suç, para ve iktidar değil; miras, kimlik, hırs ve insanın sahip olduğu gücün onu nasıl değiştirdiği de var. Dizinin yaratıcı ekibi ve başrol oyuncuları, yeni sezonun bu daha karanlık tarafını basın toplantısında anlattı.
İkinci sezonda nasıl bir hikâye anlatıyorsunuz? Hikâyeden ziyade karakterler ve temalar açısından neler değişiyor?
Guy Ritchie: Temalar açısından bakarsak mesele şu: İnsan kendini yok etmeden nasıl yükselir? Agresif ve hırslı olurken aynı zamanda kendi egosu tarafından parçalanmaktan nasıl kaçınır? Merkezde böyle bir tema var.
Matthew Read: Bir de Eddie daha güçlü olmaya çalışırken bunun ona neye mal olabileceği meselesi var. Daha fazlasını elde etmeye çalışırken ruhunu kaybetme riski var mı? Bunun Bobby ve Susie'yle ilişkisi açısından anlamı ne?
Hikâyeyi İngiltere'den İtalya'ya taşımaya nasıl karar verdiniz peki?
Ritchie: Aslında kendiliğinden gelişti. Mekân seçimi ve hikâyenin temel DNA'sı bize ne yapmamız gerektiğini söylüyordu. Hikâye bizi İngiltere'ye yerleştirmişti ama yalnızca İngiltere'de kalmak istemedik. Çevrenin de evrilmesi gerekiyordu. Mafya tarafına geçecekseniz, uğursuz suçlular için seçebileceğiniz en iyi altyapı İtalya'da. Ama bu aynı zamanda İtalya'da yoksullaşmış aristokratların bulunmasıyla da ilgili bir karardı. Bize temel temamızı sürdürmek için bir bahane oldu.
İkinci sezonda İtalyan kültürünün şarap, sanat, aile mirası ve eski para gibi çok spesifik unsurları öne çıkıyor. Bunların yalnızca estetik olarak kalmayıp hikâyenin ve güç dengelerinin gerçek bir parçası hâline gelmesini nasıl sağladınız?
Read: Biraz şans eseri oldu. Moonage Pictures, Netflix İtalya için The Leopard üzerinde çalışmıştı. Dolayısıyla ikinci sezonu geliştirirken Lampedusa'nın dünyasıyla, yani İtalyan aristokrasisiyle zaten çevriliydik. İtalya'da çekim yaparken daha önce birlikte çalıştığımız ekiple yeniden bağlantı kurduk. Dizide oynayan Bernadetta'yı da bu şekilde tanıyorduk. Bunun çok yardımı oldu. Daha küçük ölçekte ise İtalya'dayken Milano'da bir Bellini operasına bilet aldık. Ne yazık ki Guy gelemedi ama yapımcılardan biriyle gittim. İzlediğimiz operadaki aryaların birini dördüncü bölümün sonunda kullandık. Yani elimizden geldiğince kültürün içine girmeye çalıştık. Umarım bu da dizide kendini gösteriyordur.
Caravaggio'yu incelerken birlikte iyi birer Barolo içtiniz mi?
Ritchie: Ne yazık ki Matthew içmiyor. Ben onun yerine ikimiz için de içiyorum.
Dizide herkesin sürekli birbirine ihanet ettiği bir dünya yarattınız. İkinci sezonda seyircinin beklemediği bir ters köşe bulmak mı daha zor, yoksa ters köşe gerçekleştikten sonra bunun kaçınılmazmış gibi hissettirilmesini sağlamak mı?
Read: Senaryolar bir anlamda kendi kendilerini yazıyor. Karakterlere bir ses verdiğinizde, onların özelliklerini ve dolayısıyla bu özelliklerin doğuracağı dramayı kendi başlarına açığa çıkarmaları çok garip.
Ritchie: Matthew'la bu hikâyeler üzerine düşünerek çok zaman geçiriyoruz. Bir şeyi konuşurken ikimiz de bizi heyecanlandıran bir şeye denk geldiğimizde anlıyoruz. Bazen çok zekice bir fikir bulduğunuzu düşünüyorsunuz, sonra konuşmaya başlayınca bunun aslında uykusuzluğa çare olduğunu fark ediyorsunuz. O zaman yeniden masaya dönüp yeterince yaramaz ve kışkırtıcı bir şey bulana kadar çalışıyorsunuz. Sürekli gerçekçi olanla fantastik olan arasındaki o ince çizgide yürümeye çalışıyoruz. Matthew ve ben zamanımızın büyük kısmını bu çizginin bir tarafında ya da diğer tarafında gidip gelerek geçiriyoruz. Hikâyelerin kendilerini yazmasına izin veriyoruz ama aynı zamanda yeterince kışkırtıcı ve yenilikçi olduklarından da emin olmamız gerekiyor. Bizi de ayakta tutan şey bu.
Gerçek hayattaki olaylardan, haberlerden yeni hikâyeler için ilham alıyor musunuz?
Ritchie: Dünyanın içinde bulunduğumuz saçmalığından ne kadar etkilendiğimize sürekli şaşırıyorum. Sonra fark ediyorsunuz ki aslında o kadar da saçma değil. İçinde bulunduğumuz dünyanın kendine özgü bir endüstrisi var. Matthew'la sürekli birbirimize yeni şeyler gönderiyoruz. Birinin evinin altında keşfedilen yeni bir çiftlik ya da ilk bakışta inanılmaz görünen başka bir olay... Bunların bazılarına tesadüfen, bazılarına ise hiç de tesadüfi olmayan biçimlerde rastlıyoruz.
Guy, ikinci sezonda Eddie ve Susie artık yalnızca güç, sınıf ve suç dünyasında yol bulmaya çalışmıyor; bu dünyayı kendileri şekillendirmek de istiyorlar. Sezon, gücün miras alınan bir şey olmaktan çıkıp aktif olarak arzulanan ve yaratılan bir şeye dönüşmesiyle ne olduğunu mu anlatıyor?
Ritchie: Soruyu benim cevaplayabileceğim şekilde yeniden kuracağım. “Aktif olarak arzulanan” yerine “kendi kendine yaratılan” diyelim. Mirasın problemi, tanımı gereği miras alınmış olması ve dolayısıyla bir başkasına bağımlı olması. The Gentlemen'ın temel fikirlerinden biri de kendini yaratmak, mirasın lanetinden kurtulmak. Bir şeyi miras almak ve ardından o mirasın içinden kendi gücünü yaratmak aslında daha zor. Çünkü miras alan kişi, kendisine verilmiş olana karşı bir borç hissediyor. Dolayısıyla burada asıl mesele, kendiliğinden yaratılmış bir kimlikle size verilmiş bir kimlik arasındaki fark. Eddie bunun hiperbolik bir örneği. İnanılmaz derecede ayrıcalıklı görünen ama paradoksal biçimde bu ayrıcalık tarafından lanetlenmiş biri. Bu yüzden kendi kimliğini yaratmak için tipinin ve toplumun ondan beklediği şeyin tam tersine gitmesi gerekiyor. Biz ise bunu özellikle iki uç noktayı alarak yapmak istedik: Son derece ayrıcalıklı birini ele alıp ona ayrıcalığın hiçbir anlamının olmadığı, her şeyin tamamen kendi çabasıyla yaratıldığı bir pozisyon vermek. İkinci sezon da bu fikrin devamı. Eddie kanatlarını açmaya başlıyor. Susie'nin sorusu da aslında "Bu kanatlar ne kadar büyüyecek ve güç duygusunun tadını aldıktan sonra onları kontrol edebilecek mi?". Bir noktada bu kanatlar açıldığında karşınızda sakat bir sığırcık değil, süzülen bir kartal bulacağınızdan şüpheleniyor.
Theo, Eddie'nin kendi başına hareket etmeye başlaması senaryoları ilk okuduğunda sende nasıl bir karşılık buldu?
Theo James: The Gentlemen'da ve özellikle Guy'la çalışırken süreç çok kendine özgü. Guy'ın bir keresinde karakterim için "geminin kaptanı" dediğini hatırlıyorum. Ama hepimiz aynı yoldayız ve nereye gittiğimizi tam olarak biliyoruz tabii, o yüzden de taze bir şekilde hikâyenin içinde kalabiliyoruz. Elimizde bir yapı olsa da gerçekten değişime çok açık. Bu tabii ki de işimi yapmama destek verdiği gibi zorlayıcı da olabiliyor. Çünkü tetikte kalmak, gerektiğinde yön değiştirebilmek gerekiyor. Ama bir taraftan da çok eğlenceli. Bir takım olarak hareket ettiğinizi ve en iyi sonucu ortaya çıkarmaya çalıştığınızı hissediyorsunuz. Benim için ilk sezondan sonra her şeyin daha derinine ve daha karanlık taraflarına inme imkânı da vardı. Eğlenceli ve komik kalmaya devam ederken dizinin mitolojisini de genişletiyoruz. Guy'ın ilgilendiği daha büyük temalardan biri olarak Yakup ve Esav hikâyesi var. Avrupa tarihiyle iç içe geçmiş Hristiyan ve Britanya tarihine de dokunuyoruz. Yani ilk sezonda kurduğumuz her şeyi genişletiyor ve derinleştiriyoruz.
Eddie'nin ikinci sezonda daha karanlık bir yolculuğu olduğundan bahsettin. Onu bu şekilde dönüştürmenin en çok hangi tarafını sevdin?
James: Bu tarafı ortaya çıkarmayı gerçekten çok istiyordum. Eddie'nin gitmek istediği yol için seçimler yapması gerekiyor ama bu seçimlerin yalnızca kendisi açısından değil, ailesi açısından da son derece problematik ahlaki sonuçları olabilir. Sonrasında da "Bir insan ne zaman sosyopata dönüşür?" sorusu çıkıyor. Sosyopatlar aynı zamanda çok çekici ve zeki olabilirler ama son derece tehlikeli de olabilirler çünkü. Eddie'nin şu anda tamamen o noktaya geldiğini söylemiyorum ama bu fikir üzerinden oynamak ilginçti. İlk sezonun ilk karesinde Eddie sıradan bir adam. Asker, Birleşmiş Milletler'de çalışıyor ve ailesi için doğru olanı yapmaya çalışıyor. İkinci sezonun sonunda ise inanılmaz derecede tehlikeli, hatta belki de şeytani bir şeye dönüşüyor. Bu yolculuğu oynamak benim için çok keyifliydi.
Herhangi bir başka diziden bir karakteri The Gentlemen ekibine katabilseydin kimi getirirdin?
James: The Sopranos'daki efsane aktör James Gandolfini'nin karakteri Tony'yi çok severdim. Altı sezon boyunca bir sosyopat izlememize rağmen aynı zamanda inanılmaz derecede çekici kılıyordu performansı o karakteri. Bir noktada onu seviyorsunuz, başka bir noktada ondan iğreniyorsunuz, başka bir noktada onun için üzülüyorsunuz. Özellikle İtalyan mafyası meselesinde bazı paralellikler var bence. İngiliz aristokratlarıyla İtalyan mafyasının ritüelleri birbirine benziyor. İkisi de çok kurallı. Hem ahlaksız şeyler yapıyorlar, hem de kendilerine göre ahlaki kodları var.
İlk sezonda Susie ve Eddie arasındaki ilişki güven, hırs ve çatışma arasında sürekli gidip geliyordu. İkinci sezonda bu ilişki nasıl evriliyor?
Scodelario: Kesinlikle evriliyor ama karakterlerin kendi bireysel hırslarının hâlâ olması bence çok önemli. Bu mutlaka ortak bir hırs değil. Aralarındaki gerilimin temelinde ikisinin de kendi hedefleri olması var. İş dünyasında birlikte oldukça başarılılar ve birbirlerine karşı kesinlikle bir tür ilgi, hatta belki bir tür aşk besliyorlar. Ama Susie açısından baktığımda onun odağının hâlâ imparatorluğu olduğunu düşünüyorum. Aile şirketi içinde nerede olmak istediği ve bunu nereye götüreceği onun için çok önemli. Eddie ise onun gelişimini izlediği, çok kullanışlı bir araç hâline gelmiş biri. Belki de Eddie'nin içinde ne yarattığı ya da neyi serbest bıraktığı konusunda bir miktar suçluluk hissediyor. Bunun kendi hırsı ve kendi ahlakı açısından ne anlama geldiğini sorguluyor. Ama ilişkileri hâlâ aynı derecede karmaşık ve kendine özgü. Bir de çok komikler. Bu sezon birlikte gerçekten güzel atışmalarını görebildiğimiz anlar var.
Susie erkeklerin hâkim olduğu bir dünyada yolunu çok iyi bulan bir kadın. İtalya'da ise daha eski ve köklü güç biçimleriyle karşılaşıyor. Bu ortamda gücünü kullanma biçimi değişiyor mu?
Scodelario: Susie'nin ve dizide yaptığımız şeyin en sevdiğim taraflarından biri, onun bu arenadaki tek kadın olduğunu hiçbir zaman net bir şekilde açıklamak zorunda kalmamamız. O sadece o dünyada var ve yerini koruyor. “Vay canına, erkeklere karşı koyabiliyor!” dememize gerek yok. Bence bu, sinema ve televizyonda bir kadın karakter için gerçek anlamda ilerici bir yaklaşım. İtalya'da da İngiltere'de olduğu kadar iyi idare ediyor tabii. Soyluluğun farkında ve Bella'ya karşı bile çok saygılı. Aralarında içgüdüsel bir rekabet yok. Birbirlerine karşı ciddi bir saygı var. Susie, Bella'nın dünyadaki yerini anlıyor. Eddie'nin niyetleri konusunda şüpheleri var ama Bella'nın onlar için ne kadar güçlü olabileceğinden şüphe etmiyor. Bunun kendi işine yarayacağını biliyor. Dolayısıyla herkes kadar aktif biçimde bunun peşinden gidiyor.
