Gözde Demirel
Yıl boyunca en çok konuşulan filmlerden, bir edebiyat uyarlaması olan Hamnet’teki Agnes Shakeaspeare’i oynayan Jessie Buckley, ödülünü “anneliğin o muhteşem kaos”una hediye etti. Bir anda salonu alkışlarla dolduran bu cümle yeni bir tartışma başlattı.
Anneliği öven konuşmasının ardından onu göklere çıkaranlar ve bir tabuyu yıktığını söyleyenlerden üst üste gelen yazılar bir anda her yeri kapladı. Michelle Williams’ın 2020’de Oskar alırken, bu rolü oynayabilmek için kürtaj olduğunu belirterek kadının “seçim hakkını” vurgulamasını Hollywood’un duruşuna bağlayıp, Buckley ile anneliğin öneminin tekrar dile getirilmesini, yerleşik algıyı yıkmasını övüyorlar.
Kadın, modern dünyada yine iki keskin kutbun arasında: Ya kutsal bir fedakârlık abidesi olacaksın ya da özgürleşmek için anneliği reddedeceksin!
Oysa – bir anne olarak ve aslında bunu ifade etmemin bile aslında saçma olduğunu bilerek – anneliğin ya da anne olmamanın bir model olarak sunulmasının karşısında duruyorum!
"Muhteşem Kaos" neyin üstünü örtüyor?
Buckley’nin "muhteşem kaos" tanımı ilk duyduğunuzda şiirsel, kucaklayıcı ve içten…
Annelik romantizmi. Harika! Böylece kutsallık, harikalık, en değerli deneyim kalıpları ile bu kaosu yaratan uykusuzluk, bedensel ve ruhsal yorgunluk, kaygı, hayattan geri kalma korkusu, kariyer fedakarlıkları, bireyselliğe veda gibi birçok ödünü ve duyguyu görünmez kılıyoruz. Çözüm bulundu!
Burada Rachel Cusk’ı anmadan geçemeyeceğim. “Annelik ne zaferdir, ne de hatadır. O, kaçınılmaz varoluşsal bir parçalanmadır.”
Üstelik asgari ücretle evini geçindirmeye çalışırken, bir yandan da annelik yapmaya çalışan kadın için bu tanımlamaların anlamı dahi yok!
Clarice Lispector’un “Bir Tavuk” öyküsünde yemek olması için öldürülmeye hazırlanan tavuk kaçmaya çalışır ancak yakalanır. Tam boğazlanacakken panikle yumurtlar. İşte o an analık kutsallığını yüklenen tavuğun canı bağışlanır. Yazar tavuğun geri kalan hayatını şöyle anlatır: Tavuk evin kraliçesine dönüşmüştü. Herkes farkındaydı bunun, kendisi hariç. Mutfakla arka avlu arasındaki yaşamını türünün iki temel hissini kullanarak sürdürüyordu: kayıtsızlık ve korku.) Ama derken öykü biter. Tavuğu öldürürler, yerler ve seneler geçer gider. Geçici süreli yüklenen kutsallık aslında bir özgürlük yanılsamasıdır.
Öte yandan, modern seküler kültürün çocuk sahibi olmayı bir "ayak bağı" veya "özgürlüğün sonu" olarak kodlaması da aynı derecede dar bir bakış açısı. Kadının varoluş çabası, sadece çocuk sahibi olmaktan "kurtulmak" üzerine kurulduğunda, bu da kendi içinde bir başka tipolojiye hapsolmak anlamına geliyor.
Burada yine Lispector’un Tavuk öyküsüne dönersek, öykünün en başında tavuk dama kaçar. Ama aslında özgürleşmemiştir.
Aptal, çekingen ve özgür. Kaçkın bir horoz gibi kudretli değil. Peki bu tavuk özünde ne taşıyordu da varlıktan sayılıyordu? Tavuk da bir varlıktır. Ama elbette tavuğa bel bağlanmaz. Zaten o bile kendine güvenmiyordu, horoz değildi ki ibiğinden güç alsın.
Annelikten “kurtulmayı” da var oluşsal bir mesele olarak ele almak da kadını yine biyolojik gerçekliğinin içine hapsediyor. Kimliğini sadece bir kavramın karşıtı olarak konumlandırdığında “bir reddediş” hissine hapsoluyor.
Hollywood’un yeni anaçlığı: Kültürel anlatı ve demografik kriz
Anneliğin tekrar yüceltilmesi için yapılan bu “çalışmalara” bir de “modern” dünyada giderek düşen doğum oranları ile ortaya çıkan demografik kriz üzerinden de bakmalıyız.
Dünyanın hali malum! Ekonomik sıkıntılardan, geçim kaygılarına, çocuklara giderek daha az destekle bakmak zorunda olmak gibi nedenler doğum oranlarını oldukça düşürmüş durumda.
Toplumun kendini yenilemesi için gereken 2,1 çocuk olan doğum oranı birçok ülkede neredeyse 1’e geriledi.
O zaman kadınları tekrar çocuk sahibi olmaya teşvik etmek gerekiyor!
Macaristan dört ya da daha çok yapan kadınlardan ömür boyu gelir vergisi almıyor, neredeyse tüm ülkeler belirli bir çocuktan sonra devlet yardımlarını inanılmaz arttırmış durumda. Türkiye’de 1,48 e düşen doğum oranı ile birlikte 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edildi.
Tıpkı endüstriyel bir çiftlikte kuluçka makinesinin istatistiklerine göre tavukların verimlilikleri ölçülür gibi, kadının doğurganlığı istatistiği üzerinden de ülkelerin geleceğinin hesaplamaları yapılıyor.
Oysa tüm bu teşviklere ve kutsallık güzellemelerine karşı gerçekler apaçık ortada!
Toplumu yenilemek gerek ama kimse doğan çocuğun eğitim masrafını ve iş gücüne katıldığında yaşaması muhtemel olan o derin işsizliği konuşmuyor. İş ne yazık ki sadece doğurmakla bitmiyor!
Bir çocuğu bir köyün büyütmesini geçtik, çekirdek ailede birey kalmaya çalışarak bir yandan da aile sahibi olmanın yükünün altına eziliyoruz. Dünyadaki güvenlik krizleri insanları bitmek bilmeyen bir endişenin içine hapsediyor. İnsanlar çocuk sahibi olmayı sadece duygusal tercihleri ile değil, geçim sıkıntısı – bakım vermenin maliyetini de düşünerek hesaplıyorlar.
Çocuğu olan annelerin iş hayatına tekrar dönebilmesi, dönerlerse ya işlerindeki pozisyonlardan ya da anneliklerinden fedakarlık etmek zorunda bırakılmaları da kadınlara kendilerini bir “kaos” içerisinde hissetiriyor evet ama bu kaos hiç de “muhteşem”e benzemiyor.
Erkek – Aile – Devlet üçgeninin içinde sıkışan biz kadınlar, arada kalan o daracık alanda benliğimizi yok edecek sirenlerin arasında var olmaya çalışıyoruz. Bakım yükünü kadın yıkıp, türlü bahane ile üzerine başka yükler ekleyen bir dünyada yaşıyoruz. Ardından da bizi romantik tanımlar ile avutmaya çalışan sistemin araçlarıyla bilinçli/bilinçsiz karşılaşmaya devam ediyoruz. Bu denklemde farkındalık arttıkça doğum oranının azalmasına çok da şaşırmamak gerek!
Bireysel özgürlükler mi? Yoksa kutsal annelik mi?
Bir anne olarak ne anneliği yüceltmek, ne de anne olmayı kötülemek zorundayım. Bir kadının içerisinde her iki duygunun da yaşayabileceği gibi, farklı seçimlere de saygı duymak gerekmez mi?
Taraf seçmek zorunda değiliz.
Buckley’in de fikri değişebilir, bizim de… Ve bu kimseyi ilgilendirmez!
Jessie Buckley’nin onu çok daha iyi tanıdığımız başka bir performansı da yine bir edebiyat uyarlamasıydı. Elena Ferrante’nin Karanlık Kız (The Lost Daughter) romanından uyarlanan filmde, anneliğin içinde sıkışarak çocukları üç yıllığına terk eden Leda’nın gençliğini tam da çocuklarının terk ettiği yaşını canlandırıyordu. Bu filmin ardından ise verdiği röportajda şöyle demişti:
Leda için —şiirsel, bedensel ve zihinsel olarak— yeniden uyanmaya, harekete geçirilmeye karşı büyük bir açlık vardı. Sırf artık 'sadece bir anne' olduğu için kendisine sunulan o 'şalteri indirilmiş' hayatın içinde kalmak değil, dönüp duran, canlı bir dünyanın parçası olmak istiyordu. Onun dünyayla bağ kurmaya gerçekten ihtiyacı vardı.
Üstelik bir insan anne olsa dahi “anne olma halinden” pişmanlık duyabilir, ya da doğurmamayı seçip daha sonra bu kararına hayıflanabilir. Özgürlüğünü özleyen de, çocuğu ile olma fedakarlığını gönüllü seçen de aynı kadın olabilir.
Olması gerekenin annelik deneyimini kaos, dehşet, sevgi, fedakarlık, özgürlük ve daha tüm kavramların bir bütünü olduğunu fark edip, aslında bunun hayatın akışında bir seçimden ibaret olduğunu söylemek olduğunu düşünüyorum. Evet annelik bir deneyim! Eşsiz ve sıradan, muhteşem ve korkunç!
Kutsal annelik ya da anneliğin reddini tartışmak yerine tek düzeliğe karşı her insanın seçimlerinin eşsizliğine karşı duyulmayan saygıyı masaya yatırmalıyız.
Üçüncü yol diye bahsettiğim ne magazine sığlığında, büyük bir tartışmayı Hollywood zeminine oturtarak basitleştirmek ne de bir kavramsal çerçeve, somut bir öneri sunmak.
Bahsettiğim anneliğin bir hizmet değil deneyim olduğunun fark edilmesi, aksi takdirde bir kimlik kazanmak adına kendi kimliğimizi kaybediyoruz. Bizleri arketiplere sığdıran mitleri bir kenara atıp, her kadının ve deneyiminin eşsiz olduğunu fark edip seçim yapmak zorunda olmadığımızı anlamak!
Mavi Bilet gibi harika bir romanın yazarı Sophie Mackintosh’un da bir röportajında dediği cümleleri buraya yazmak istiyorum:
“Belirsizliğin bir keşif alanı olduğu fikrini çok sevdim. Şu an çocuk istediğimden emin olsam da bu konudaki hislerim hep dalgalandı, belki de hep dalgalanacak. Şu an hem hamile kalmak istiyorum hem de çocuksuz hayatım için yas tutmaya başladım bile.”
Ne annelik ne de kadının bireysel olarak var olma savaşı popüler akımların ötesinde çok daha karmaşık bir mesele! Ve biz kadınlar seçimlerimiz yüzünden zaten çok uzun zamandır yargılanmıyor muyuz?
Ben, bir yandan anne olmayı isteyerek seçen ve pişman olmayan ama anne olduğu için hayatından da vazgeçmek istemeyen bir kadın olarak sürekli bir taraf tutmaya zorlanmak istemiyorum.
İstersem bir gün anneliğimi yüceltirim, istersem bir kez daha anne olmamak için doğurmama hakkını kullanırım. Kendi hikayemde, kendimden başka kimseye hesap vermek zorunda değilim!
Herkesin öyküsünün de seçiminin de farklı olduğunu bilerek saygı duymak farklı ve sadece “kadın” olduğumuz gerçeği etrafında toplanmak bu kadar zor olmasa gerek.
Anneliği seçmek ya da seçmemek adı üzerinde bir tercih, diğer tarafa ya da savunulan kavramlara bir ihanet değil. Bu kutsallık sosundan arınmış; gerçek, sancılı, zaman zaman çelişkili ama dürüst bir yol.
Annelik aslında sadece annelik.
Belki de en güzeli tavukların da “dişi” sınıfına ait olduğunu hatırlamak. Sürekli doğuran bir kuluçka makinesi oldukları halde hiç de kutsal olarak görülmüyorlar. Oysa yaşam verme eylemi başlı başına harika bir kaos olsaydı tavukları da el üzerinde tutmamız gerekirdi! Yumurtlamayan tavuk ise artık sisteme hizmet ettiği için öldürülüyor. Mesela kutsallık değil, işlevsellik. Kümeslerinde topluca üretilen tavuklar sistemi döndürürken nedense market raflarında en çok “serbest gezen” tavukların yumurtalarına rağbet ediliyor!
Kaynak: Gazete Oksijen