07 Aralık 2022, Çarşamba
Haber Giriş: 09.09.2022 04:30 | Son Güncelleme: 09.09.2022 11:47

Bu kutuplaşma Türkiye’nin normali değil, böyle sürmez

Vedat Milor ve Ali Yaycıoğlu, Türkiye’deki kutuplaşmanın son 20 yılda suni şekilde üretildiğini ve ülkenin jeopolitik durumu nedeniyle bunun bitmeye doğru evrildiğini düşünüyor. Oksijen Buluşmaları için bir araya gelen ismine göre, yurt dışına giden gençler ışığı gördüğü takdirde dönmeye hazır
Fotoğraflar: Barış Acarlı
Fotoğraflar: Barış Acarlı

İlke Gürsoy

ilke@gazeteoksijen.com

Vedat Milor ve Ali Yaycıoğlu’nun röportaj için bir araya gelmelerinin üzerinden henüz beş dakika ya geçmiş ya geçmemişti, bir sonraki buluşmanın planlarını yapmaya başlamışlardı bile. Telefonlara adresler atılıyor, deniz taksi için iskele belirleniyordu. Belli ki zaman zaman sosoyal medyadan selamlaşan iki ismin konuşacak çok şeyleri vardı.

Türkiye yazı ve düşünce dünyasının iki önde gelen isminin konuşacak çok şeyinin olması son derece doğal. Zaten biz de o ufuk açıcı ve bilgilendirici olması muhtemel sohbetin bir benzerine şahitlik etmek ve aktarmak için buluşmuştuk. Ülkenin parlak eğitim kurumlarında okuduktan sonra yurt dışına giden, akademik tarihlerine Harvard, Stanford, Princeton gibi küresel çapta üniversiteleri ekleyip çok sayıda öğrenci yetiştiren bu iki özel zihnin cümleleri de özel olacaktı. 

Size bu dönemde geleceğe dair en çok umut veren nedir?

Ali Y.: Benim uzun süredir kafaya taktığım şey gençler. Bu yaz, Şirince’de Matematik Köyü’yle paralel giden Arkhé Projesi’nde ders verdim. Farklı yaş gruplarından ve üniversite ve doktora öğrencileriyle beraber 18’inci yüzyıl metinleri okuduk, ders dışında da sohbet ettik. Harvard’da doktora yapanlar da vardı, bu yıl Boğaziçi’ne girenler de vardı. Çok kızgınlar, üzgünler ama umutsuz değiller. Bu beni çok mutlu etti. Ve hepsi başka bir dünyada. Bizim gibi akademideki insanlar için onların dünyasına girerek diyalog kurmak çok önemli. Ve gördüm ki Türkiye’de uçmaya, ateşlenmeye hazır çok genç var.

Şu an Türkiye bir insan öğütme makinesi

Ali Bey’in bahsettiği o gençler sizi hep çok sevdi. Şimdi sosyal medya sayesinde çok geniş bir genç kitleyle temas ediyorsunuz. Sizde de var mı benzer bir heyecan?

Vedat M: Sosyal medyayı genelde mizah ve ironi için, geyik yapmak için kullanıyorum. Ve gençlerden çok kaliteli, ironik cevaplar geliyor. Zeka pırıltısını ve umudu görmek çok hoş. Sosyolog kimliğimle gördüğüm ise şu: Türkiye ataerkil bir toplum. Ama bu konuda da kıpırdamalar var. Televizyon programı çekerken Urfa, Diyarbakır gibi kentlerdeki gençlerle konuştum. İmam hatipliler dahil. Özellikle muhafazakar ailelerin genç kızlarında, içinde bulundukları çok zor durumlara, kişiliklerinin ezilip hiçe sayılmasına rağmen ciddi bir itki, sorgulama var. Ve bu bahsettiklerim, ezilenin de ezileni diyebileceğim gençler. Bu kadar bastırılmaya rağmen.

Daha önce Ali Bey’in yazdığı bir şey çok önemli: Siyasi tercihe bakmadan tüm gençler sosyal diyaloğa dahil olmalı. Bu katılım şunu da sağlar: Örneğin diyorlar ki “Vedat, gel. Milli eğitim diyorsun, öğretmen lazım diyorsun. Paramız bu kadar, borcumuz bu kadar…” Böylece rahat koltuklarda oturup bol keseden atma imkanı da ortadan kalkacak. Burada devlet katalizör görevi görmeli. Gücü dikte etmekten, höt zötten, bakanlara kızmaktan değil, geri plana çekilip konsensus yaratmaktan geliyor. Bizde güç de yanlış anlaşılıyor. Oyunun kuralını koymaktır güç

Ali Y.: Stanford’da üç yıl iktisat tarihi dersleri verdim. Klasik iktisadi çerçevenin dışında da düşünmeye çalışan ABD’li öğrenciler var. Hem muhafazakar hem solcu öğrenciler… Neoklasik iktisat çerçevesinin kırıldığını gördüm. Bu, iktisatla uğraşan bir tarihçi için çok ilginç ve gelecek için umut verici. Çerçevelerin dışında düşünmek istiyorlar.

Her türlü muhafazakarlıktan uzaklaşma…

Vedat M.: Ortodoksluktan…

Ali Y.: Evet, Ortodoksinin dışında düşünmek isteyen ve bu dersi onun için isteyen gençler. Bu da ilginç bir deneyimdi. Küçük ama anlamlı.

Konu derslere gelmişken… İkinizin de akademik kariyeri var. Ayrıca, ikiniz de bugün korkuyla andığımız “beyin göçü”nün aktörlerisiniz aslında. Ama sizin gittiğiniz dönem böyle değildi, bir zenginlik unsuru olarak görülürdü. Bugünkü durum bir…

Ali Y.: Exodus…

Evet. Sizin motivasyonlarınız ise bambaşkaydı. Nasıl bir fark hissediyorsunuz iki dönem arasında?

Vedat M.: Şu anda Türkiye bir insan öğütme makinesi. İnsanların çalıştıkları konuyla ileride yaptıkları kariyer arasında bir ilişki yok. Ayrıca istedikleri konuda eğitim göremiyor, tesadüfe bağlı. İş hayatının gerçekleri ile okuduklarınız da birbirinden epey farklı ve neredeyse kimse kendi alanında çalışmıyor. Ali Bey de benden iyi izliyor, eğitim sistemi çöküşte. Dolayısıyla kimseye kızılamaz yurt dışına gittiği için. Ama kendi konuştuklarımdan ve etraftan öğrendiklerimden biliyorum ki, biraz ışık görseler hemen gelirler Türkiye’ye. Georgia Tech’teki (Vedat Milor’un eşi Linda Milor’un öğretim üyesi olduğu Georgia Institute of Technology) çocuklarla konuşuyorum. Evet, tabii ki şu anda kalmak istiyorlar ama akılları hep Türkiye’de. Daha az para kazanacak olsalar bile gelmeye hazırlar. Çalışma alanlarını seçerken Türkiye’yle ilgili konular seçiyorlar. Oradaki birikimle beraber, muazzam bir potansiyel var. Yeter ki tünelin ucunda ışık görsünler, gelirler.

Türkiye’de jenerasyonel çatışmayı konuşmalıyız

Bu ışık neyle ilgili? Çalışma konularını Türkiye’de bulamamaktan mı endişeliler yoksa siyasi durumdan mı?

Vedat M.: Hem o hem öteki. Politik ekonomi de faktör tabii. İktidar düşük faiz ve düşük TL ile turizm ve inşaatı destekliyor. Farklı ekonomi politikası olursa farklı sektörler desteklenir. Ama tabii inandıkları şeyler yüzünden bastırılmayacaklar ve işler liyakate göre yürüyecek. İlle partiye girmeleri, başörtülü olmaları gerekmeyecek.

Ali Y.: Türkiye’de bir gelecek kurmak sadece kültürel olarak değil, iktisadi olarak da zor. Türkiye’nin gençlerinin 30 yılı borç nedeniyle kayıp.

Vedat M.: Kesinlikle… Ve farkındalar bu durumun.

Ali Y.: Aslında bu ipotekten kurtulmaya çalışıyorlar. Ayrıca akademik, cinsel, dinsel özgürlük istiyorlar. Bir de jenerasyonel özgürlük. Türkiye’nin nesil çatışması da vardır ve bunun hakkında düşünmemiz lazım. Borç meselesi bununla ilgili; Türkiye’de bir nesil, sonraki nesli yedi. Hepimiz bıraktık bu borcu. Ama Vedat Bey’e katılıyorum. Hepsi Türkiye’deki hayatın lezzetini özlüyorlar. Bizim yapmamız gereken bu lezzeti artırmak. O zaman gelecekler. Bir de ‘gelmek-gitmek’ gibi bakmamamız lazım. Artık bu hayatlar kozmopolit oldu. Hem Türkiyeli hem Amerikalı olabilirsiniz. Hem Türkiyeli hem Avrupalı… Çok ilginç hayatlar ortaya çıkıyor. San Francisco’da görüyorum, son dönemde özellikle Kürt illerinden kaçak olarak Meksika’dan göç etmiş kişiler var, bambaşka hikayeler… Biriyle konuştum. Ağrı’dan bir şebekeye para verip Meksika’ya geldiğini, bir süre orada kaldıktan sonra bir hafta sürünerek sınırdan geçip ABD’ye geldiğini, polisin onu alıp bir ay kamplarda tuttuğunu anlattı. Kamplarda gece ve gündüzü bilemiyorlarmış çünkü her yer kapalıymış.

Vedat M.: Ve bunları “öğlen şuraya gittim, akşam şunu yaptım” gibi son derece normal anlatıyor değil mi?

Ali Y.: Evet, gülerek anlatıyor, ailesi hâlâ oradaymış. Sonra birini bulmuşlar, para vermişler ve o kişi siyasi mülteci olarak ABD’de kalmasını sağlamış. Böyle hayatlar var. 25 yaşında, Palo Alto’da bir lokantada çalışıyor şimdi. Böyle hayatlar da var.

Vedat M.: Göç hayatları…

İkiniz de teknik olarak “göçmen” olarak sürdürdünüz hayatınızı. Elbette şimdi algı bambaşka ama bunca yıl içinde size bakışta bir fark hissediyor musunuz? Hele de ABD gibi, ırkçılığın her an kendini gösterebildiği bir ülkede?

Ali Y.: Ben ABD’ye doktora için 1998’de gittim, ondan önce 1996’da Kanada’daydım. 11 Eylül, Irak Savaşı, İkinci Körfez Savaşı, IŞİD katliamlarını gördüm oradayken. Aynı zamanda ABD’de siyah ırkçılığın yükselişi ve ona karşı reaksiyonlar… Siyah bir başkanın arkasından Trump… Ben şanslıydım, yaşadığım yerlerde böyle şeylere maruz kalmadım. Ama şöyle ilginç bir şey var. Eskiden örneğin bir konferansta İngilizceyi aksanlı konuştuğumda uyarırlardı. Şimdi rahatsız olmuyorlar, normal karşılanıyor.

Benimsedikleri için mi, “Söylersem tepki görürüm” korkusundan mı?

Ali Y.: Biraz kabul edildi, biraz da artık ayıp sayılıyor birine aksanını düzelt demek. Eskiden ders değerlendirmelerinde aksan yüzünden beni şikayet eden öğrenciler olurdu. Artık daha açık bir ülke. 

Vedat M.: Evet, çok doğru. Daha kozmopolit yerler var; Kaliforniya, Silikon Vadisi, Washington DC, Atlanta gibi yerlerde kapsayıcı tavırlar var. “Wokeism” dedikleri, başkasını incitmekten kaçınmak esas. Ama ABD’nin bir kısmı da gittikçe katılaşıyor. Bizim şansımız, öteki ABD’yi daha çok TV’de görüyoruz, yaşadığımız yerlerde değil.

Amerika sıkı bir kötek yemeden akıllanmaz

Günlük ırkçılıkla karşılaşmıyorsunuz. 

Ali Y.: Hayır ama mesela geçen yıl kuzenimle beraber arabayla tüm ABD’yi batıdan doğuya baştan sona geçtim. “Trump Country” diye bir yer var. Hayatımda görmediğim hatıra objeleri, Trump bayrakları falan. İlginç olan şu: 10 yıl önce onları görsem korkmazdım. Ama şimdi korktum. Trump’ın seçimi kaybetmesi bir şey değiştirmemiş, hatta perçinlenmiş. Başka bir ABD var ve ikisi nasıl birleşecek? İç savaş yaşamış ama çatışmaları da tam bitirememiş bir ülke. Türkiye’de de benzer bir durum var ama o kadar kötü değil. Vahim kutuplaşma olsa da daha çözülebilir bir şey. 

Bizde tavanda çatışma sürekli sertleşse de, kutuplaşmanın öznesi olarak anılan kesimlerin tabanda birbirine yakınlaştığına dair bir yorum da var. 

Ali Y.: Öyle görünüyor. 20 yılda iktidarın ürettiği bir taban var elbette ama herhalde bu yorum haklı.

Vedat M.: ABD’de “affirmative action” denen olay var, özellikle Afrika kökenli Amerikalılara verilen öncelik. Bunun tabanda algısı şu: Diyelim ki bir maden işçisisin, ciğerlerin paramparça, belki baban akciğer kanserinden ölmüş… Uzun zamandır da bir kuyrukta bekliyorsun. Birdenbire bazı insanlar bu ayrıcalık nedeniyle öne geçiyor. Bunun yarattığı inanılmaz bir kızgınlık var. 

Ali Y.: Göçmenlere yönelik de bir kızgınlık.

Vedat M.: Evet. “Bunlar gelip bütün hakları alıyorlar” diye düşünüyorlar. Bütün çelişkilerine rağmen algısı bu. Liberal Amerikalıların öncelikleri ise geniş kitlelere yüzeysel, gereksiz, insanları ilgilendirmeyen şeyler olarak görülüyor. Orada bir boşluk oldu ve Amerikan sağcıları bu boşluğu iyi değerlendirdi. Özellikle de solcular federal hükümeti kontrol etmeye yoğunlaşırken, sağcılar lokal düzeyde eğitim komisyonlarına, belediye meclislerine ve en tehlikelisi, yargıya kendi insanlarını yerleştirdi. Sanki Antonio Gramsci sivil toplumun nasıl ele geçirileceğini sağcılar ve Cumhuriyetçiler için yazmış. Türkiye’de AKP büyük ölçüde uyguladı bunu. ABD’de liberal kesim kavram tarifleri ile ilgilendi. Mesela kimse NATO’yu konuşmuyordu. Ben de eski solcu olarak sorup durdum, “Kardeşim, Soğuk Savaş bittikten sonra neden hâlâ NATO?” diye. Soğuk Savaş’tan kalan kurumlar kendini korumak için elbette hayatta çelişkiler üretecek. Üniversitede de vardır, lüzumsuz işler müdürlüğü. Mesela bir hibe alacaksın, bin tane onay isterler falan. Akademisyenler vakitlerinin çoğunu böyle evrak işleriyle harcar. ABD’de de sol kesim sayesinde kazanılan pek çok hak, halka ek bürokrasi olarak yansıdı. Ek vergiler, prosedürler…

Ali Y.: AB de böyledir.

Vedat M.: Evet öyledir ama bu daha da fazla. Ve bu, halkı bezdirdi. Esnafı, zanaatkarı, küçük işletme sahiplerini… Bunu şunun için anlatıyorum. Bu Trump merakı bir günde çıkmadı. Sabah kalkıp bir elime İncil, diğer elime silah alayım deyince olmuyor. Bu bezginlik, seninle aynı dili konuşmayan insanların kuyrukta önüne geçmesi üst üste geldi. Yani anlamak lazım ki Trump neden değil, sonuç. ABD’de sağ her zaman vardı. Ama bu dönemde çok verimli bir arazi buldular. Ve bence ABD’liler iyi bir kötek yemeden, başlarına bir şey gelmeden akıllarını başlarına alamayacaklar. İyi bir sarsılmaları lazım. Gerçi bir iktisadi krize girmeleri, bizim için iyi değil tabii. Biraz önce Ali Bey’in söylediği şey çok önemli. Bizde belki kutuplaşmayı çözmenin yolunun daha kolay bulunabileceğini, orada daha zor olduğunu vurguladı. Belki biraz açabilirsiniz onu.

Ali Y.: Türkiye’de polarizasyondan çok üçlü durum var aslında, Kürtleri de katmamız gerek. Şöyle düşünüyorum: Polarizasyon son 20 yılda bir siyasi hareket tarafından biraz yaratıldı, üretildi. Politik ekonomik arka planı muhakkak var.

Vedat M.: Ama üretmesi de var.

Hem Apple hem San Francisco köprüsü

Ali Y.: Var. Amerika’da ise polarizasyon bir siyasal hareket üretiyor. Daha organik. Ve sizin açıkladığınız gibi çok daha derin ekonomik faktörler var. Özellikle 1980’den sonraki dönüşümle ve Pasifik ekonomisinin ortaya çıkışıyla yakından ilgili. Amerika’nın çözemediği birtakım jeopolitik sorunlar var. ABD’nin batısı Pasifik ekonomisiyle eklemlenmiş durumda. Apple’ı Çin olmadan düşünemiyorsun. Ama aynı zamanda Çin’le gerilim var. Çünkü Çin sadece dijital ekonomiyle gelmiyor. Demir çelikle geliyor, San Francisco köprüsünü yapıyor, ABD’nin endüstrisini öldürüyor. Bu çözülemeyen bir mesele. Ama Çin olmadan da Silikon Vadisi olamıyor. Yani ekonomik meseleler, Vedat Bey’in anlattığı manzarayı besliyor. Türkiye’de bu yok. Aksine, Türkiye’nin jeopolitik durumu, polarizasyonu bitirmeye yönelik. Aslında Türkiye bunu bitirmeye doğru evriliyor. ABD ise çözemiyor.

Vedat M.: Bence sohbetimizin en ilginç noktası bu. 

Ali Y.: Şöyle düşünebiliriz: AKP’nin ilk gelişindeki iddia, bir toplum kesimini merkeze sokmaktı. O merkez-çevre teorisini pek beğenmem ama diyelim ki doğru. Ama sonra yaratılan polarizasyon tamamen suni. O sunilik üzerine kurguluyor kendini. Ve devam etmesi mümkün değil. Türkiye’nin normal hali bu değil, bu anormal hal. ABD’de ise bu çok daha derin bir durum ve ekonomiyle, jeopolitikle, tarihle, ırkçılıkla ilgili sorunlar.

Bizimkinden daha tehlikeli bir durum.

Vedat M.: Evet, çözümü de daha zor çünkü belleklere çok işlemiş. 

İktisadi bir kriz içindeyiz ama aşmanın yolu iktisadi mi?

Ali Bey, bu röportajı yapma fikri sizin tweet’inizi görünce doğdu. Vedat Milor’un 1990 tarihli tezinin “Devleti Geri Getirmek” adıyla kitaplaştırılmasının haberini alıntıladınız ve “Sevgili Vedat Bey’le inşallah önümüzdeki baharda bu meseleleri Stanford’ta tartışacağız” dediniz. Stanford’da derinleştirin isterseniz ama şimdi burada nasıl bir başlangıcı olur bu tartışmanın?

Ali Y.: Evet, yapacaktık çok önceden ama araya Omicron girdi. Bu kitabı üniversitede tartışmamız lazım. 1990’da bitmesine rağmen günümüzdeki devlet tartışması çok önemli. Benim için de çok önemli çünkü borç, devlet, sınıf, siyasi şiddet gibi benzer konuları Osmanlı kontekstinde 18’inci yüzyıl için çalışıyorum. Vedat Bey ne der bilmiyorum ama kafaya taktığım bir şey var: İktisadi kriz içindeyiz Türkiye’de. Ve teknik, iktisadi çerçevelerle falan aşılacağını düşünmüyorum. Siyasetle aşılacak. Bunu klasik Ortodoks yöntemlerle mi yoksa farklı şekilde, katılımla, siyasetle mi aşacağız? Herhalde bu yönüyle başlatacağız tartışmayı.

Vedat Bey, mümkün mü bu şekilde aşmak? 

Vedat M.: Tabii ki değil. Şunu kabul etmek lazım, bizde bir devlet geleneği var ama çok güçsüz bir devlet.

Ali Y.: Güçlü olduğunu söyleyen ama güçsüz.

Vedat M.: Evet. Kümesin içine hiç karışmıyor, sadece kendini koruyor. Tezde anlatılan bir şey: Güçlü bir devlet uçaktaki pilot gibidir. Küçük ve gözden uzak ama her gelişmeye yön verir. Bunun için bazı sosyoekonomik koşullar gerekir. Örneğin II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da işverenler prestij kaybediyor çok güçlü bir siyasi alternatif daha çıkıyor, o da sol hareket. Bu alternatif, işverenleri tedirgin ediyor ve birtakım reformlara mecbur oluyorlar. İnsanın aklı di Lampedusa’ya (Giuseppe Tomasi di Lampedusa) gidiyor, “Hiçbir şeyin değişmemesi için bazı şeyleri değiştirmek gerekir.” Bunun getirdiği bir sosyal diyalog var. Toplumun her kesimini, her sektörü masaya davet edip öncelikleri tartışmak şart. Bu da gelirin yeniden bölüşümünü doğuruyor. Bu Türkiye’de de yapılabilir ama çok geniş toplumsal katılıma ihtiyaç var.

Ali Yaycıoğlu: Tarih profesörü ve Oksijen yazarı Ali Yaycıoğlu, 1994’te ODTÜ Uluslararası İlişkiler’den mezun oldu. 1997’de Bilkent Üniversitesi’nde tarih alanında yüksek lisans yaptı. Kanada’daki McGill Üniversitesi’nde Arap ve İslami hukuk tarihi dersleri aldı. Doktorasını 2008’de Harvard Üniversitesi’nde History and Middle Eastern Studies’de (tarih ve Orta Doğu çalışmaları) verdi. Doktora sonrası aynı üniversitede Ağa Han İslam Mimarisi Programı’nı bitirdi. Princeton’da tamamladığı eğitiminin ardından, çalışmalarını 2011’den beri Stanford tarih bölümünde sürdürüyor

“Resimler sayesinde zaman ve mekandan kurtuluyorum” 

Sizin nasıl bir ahbaplığınız var? Sık buluşuyor musunuz ABD’de?     

Vedat M.: Şu ana kadar bir kere buluştuk. 

Ali Y.: Ama uzun buluştuk. Palo Alto’da epey bir konuştuk. Vedat Bey benim kitabımı (“Partners of the Empire: The Crisis of the Ottoman Order in the Age of Revolutions”) merak etmişti, o vesileyle bir araya geldik. Başka boyutları da var tabii. Vedat Bey tabii gastronomide büyük bir uzman, benim de resim hayatımın yarısı, bazen daha fazla. 

“Vedat Bey’le lokanta konuşmaya korkarım”

Vedat M.: Yaptıklarınız olağanüstü. Kaligrafi denebilir mi onlara?

Ali Y.: Kaligrafik boyutu var tabii ama onlar “eleştirel imgeler”. Tarihçi mekan ve zamana bağlıdır ya, bu resimlerde onlardan kurtuluyorum. 

Vedat M.: Ama çok özgün şeyler. Muazzam bir kabiliyet.

Ali Y.: Teşekkür ederim. Bir diğer konu da şu, Vedat Bey’in Stanford’la ciddi bir bağlantısı var. Ben de 11 yıldır oradayım ama benden önceki hikayeyi biliyor. O yılları duymak, dinlemek müthiş. Bir de ekonomi politik açısından uğraştığımız meseleler birbirine benziyor. 

Vedat M.: Tabii, kitabınızı okuduğumda çok etkilenmiştim çünkü herkes Osmanlı tarihine devlet açısından bakar. Bu kitap her aktörün devletle ve kendi aralarındaki ilişkiyi anlatıyor. Miras nasıl dağılıyor, borçlara ne oluyor… Öğrenciyken arayıp bulamadığım kaynak. 

“Tanınan insanım diye beni futbol konuşmaya bile çağırabilirler”

Ali Y.: Ben Vedat Bey’in bu tarafını tabii ki biliyordum ama ne kadar derin olduğunu kitap çıktıktan sonra öğrendim. Bunu da daha geliştirmek isteriz değil mi Vedat Bey? 

Peki “Geçen gün şu lokantada çok güzel bir şey yedim” gibi şeyler söylüyor musunuz?

Ali Y.: Yok, korkarım öyle şeyden ben. Sadece; benim Palo Alto’da çok sevdiğim bir İtalyan lokantası var, ondan bahsetmiştim. Adı Pro Bono, sahibi Akif isminde Türkiyeli bir arkadaşım. Eski ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun favori restoranı. Beraber gideceğiz Vedat Bey’le. 

Uzmanı olduğunuz konularda yıllardır konuşuyor, yazıyorsunuz, bildiklerinizi anlatıyorsunuz. Bazen “Boşa uğraşıyorum, hiçbir şey düzelmiyor” dediğiniz, yıldığınız oluyor mu?

Vedat M.: Tam tersine. İnsan daha çok motive oluyor, gençleşiyor. Türkiye’de kamuya mal olmuş entelektüeller ABD’ye göre çok daha ön planda. Orada çok üst düzey entelektüellerin bile kitlelere erişimi çok sınırlı. Para kazanırlar, onore edilirler ama en fazla bazen bir gün Clinton çağırır, biraz dinler. Etkileri yoktur. Türkiye’de akademisyenler çok para kazanmasa da insanların açlığı var. Ama bunu kötü bir tarafı var. Bir kere tanınmayagörsün… Bir gün beni futbol yorumlamak için, öbür gün Ali Bey’i tarım konuşmaya çağırabilirler.   

Ali Y.: İmam uçmaz, cemaat uçurur misali. Şunu ekleyeyim,   Stanford’da Twitter kullanan profesörler var ama takipçileri az. Sizin yanınıza yaklaşamam ama beni bile kıskananlar var. Siyaset bilimi, iktisat gibi bölümlerdeki insanların alanı çok dar. 

Siz kanaat önderi olarak kimleri takip ediyorsunuz?

Ali Y.: Mesela muhafazakar entelektüel camiadan David Brooks.

Vedat M.: Evet, o iyi. İyi de bir sosyologdur. 

Vedat Milor: Galatasaray Lisesi’nin ardından Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi okudu. Lisans üstü eğitimi için ABD’de University of California, Berkeley’e gitti. Doktora tezi 1990’da Amerikan Sosyoloji Derneği tarafından yılın en iyisi seçildi. Dünya Bankası’nda çalıştıktan sonra Brown Üniversitesi sosyoloji bölümüne asistan profesör olarak girdi. Stanford Üniversitesi’nde hukuk okudu. Georgia Institute of Technology kamu yönetimi bölümünde öğretim üyeliği yaptı. 2005’te Koç Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesiyken gastronomi yazılarına başladı, 2009’da akademiyi bıraktı

“Ailenin hafif kitap okuyanı benim”

Şu sıralar ne okuyorsunuz?

Vedat M.: Ben aynı anda iki ya da üç kitap okurum. Anatole France’ın “Sylvestre Bonnard’ın Suçu”nu yeni bitirdim, çok iyi bir çeviri. Diğeri de Alan Epstein’ın “As the Romans Do” kitabı. Roma’da yaşayan bir Amerikalının tecrübeleri. Farklı ve matrak bölümleri var. Ailenin hafif kitap okuyanı benim. Eşim Linda şu an “Anna Karenina”yı bitirdi, kızım Ceylan da “Karamazov Kardeşler”i okuyor. 

Ali Y.: “Çekiç, Mercek ve Yelkovankuşları”na yeni başladım. Mehmet Sakınç ve Orhan Küçüker’in, Türkiye’de botanik tarihçiliği üzerine bir kitabı. Uzun süredir doğa tarihçiliğine, ormancılığa takmış durumdayım. Ben de altı-yedi kitap birden okuyanlardanım. Bugünlerde elimde Hikmet Birand’ın “Alıç Ağacı ile Sohbetler”i ve Hasan Kayalı’nın “Imperial Resilience”ı var. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve modern Orta Doğu’nun oluşumunu bir arada gören bir kitap.