Bir insan düşünün; bir eliyle normal yazı yazarken, diğer eliyle eşzamanlı olarak o yazının aynadaki yansımasını kağıda dökebiliyor. Evet, tıpkı Leonardo da Vinci gibi...
Yücel Köyağasıoğlu’nu kime sorsanız alacağınız ilk yanıt muhtemelen standarttır. “Ooo, Yücel Hoca bir duayendir!” dendikten sonra tatlı bir şerh düşülür “biraz huysuzdur ama”
İşini böylesine tutkuyla, milimetrik bir titizlikle yapan ve devasa STS Bodrum okul gemisini inşa eden bir efsanenin, rüzgara karşı biraz tatlı sert esmeye hakkı olmasın da kimin olsun?
Stockholm’de baş mimarlığın eşiğindeyken, sırf her gece rüyasında Moda Koyu’nda yelken yaptığını gördüğü için tüm konforunu elinin tersiyle itip Türkiye’ye dönecek kadar iflah olmaz bir deniz sevdalısı, yaptığı resimleri gören Rahmi Koç’un kendisine sergi açmasını isteyecek kadar iyi bir ressam…
Geçtiğimiz günlerde 90. yaşına giren Köyağasıoğlu’nu çoğu zaman denizcilik üzerine ve yaptığı tekneler hakkında konuşurken görürüz. Bu sefer biraz ilham almak ve rüzgara karşı nasıl dik durulacağını öğrenmek için hayat hikayesinde bir seyir yaptık.
Denizcilik sevdasına düşmüş olanlar için sohbete geçmeden önce bir de güzel haber vereyim. Yücel Hoca’nın ‘Denizde İz Bırakanlar | Geçmişten Günümüze Yelkenli Gemiler ve Denizcilik Kültürü’ kitabının genişletilmiş yeni baskısı, Cem Gürdeniz’in de destekleriyle taze taze KÜDENFOR yayınlarından çıktı.
Herkesin söylediği gibi biraz huysuz musunuz sahiden?
Gayet tabii! Mesleki olarak bir şey öğretirken öyle lay lay lom olmaz bu işler. İş bakımından çok titizimdir. Ama hiç kimse de benim arkamdan çok sıkıldık demez. Koca gemiyi (STS Bodrum) Bodrumlu ustalarla birlikte yaptık. Orada sert olmak mecburiyetindesin. Yoksa karşındakiler seni küçümser. Hiçbir zaman usta, mimarı kolay beğenmez. Ne zaman ki el becerinle onlarla aynı işi, hatta daha iyisini yaparsın, o zaman kabul ederler.
Deniz sevdanızı ve çocukluğunuzu anlatırken hep yelkenci dayınız Nedim Özgen’i anlatıyorsunuz. Anne babayı pek göremedim.
Çünkü o aileden tamamen kopuk büyüdüm, onlarla çok haşır neşir olmadım. Beni yetiştiren dayımdır. O zamanlar bekardı da. Bütün hayatım dayımla geçti. Dayımın oğlu bile "Babamın asıl oğlu Yücel abidir" der.
Peki anne babanız kimdi, nasıl insanlardı?
Anne tarafım Çerkez asıllıydı. Anneannem Mısırlı Zeynep Kamil’in evlatlığı olmuş. Balkanlı dedem ise askeri doktordu (bakteriyolog); ömrü cephelerde geçtiği için anneannemi çok az görmüş. Çok değişik bir kadındı anneanne. Son derece süslü, saçları boyalı.
Baba tarafı?
Babam saygın öğretmen ve okul müdürüydü. Ben ortaokul üçüncü sınıfa kadar bizim soyadımız ‘Erim’di. Allah rahmet eylesin babam parti meraklısıydı, "Mebus olacağım" diye Tokat’a gidip – ki ilk defa gidiyor- soyunu araştırıyor. Orada sağa sola soruyor ve ‘Köyağasıoğlu’ soyadını alıyor. Hiç sevmediğim bir soyadı.
Neden, feodal mi geliyor size?
Benim ağalıkla filan hiçbir alakam yok. Hiç olmasa diyorum, sadece ‘Köyağası’ olsaydı, sonunda ‘Oğlu’ olmasaydı. Seçil’in (eşi) şimdi soyadının sonunda ‘Oğlu’ diye bir şey var mesela.
Arnavutköy’de doğup büyümüşsünüz, ilkokul ve lise yıllarınız da Galatasaray’da geçiyor, yatılı mıydınız?
İlkokulda yatılıydım, lisede evdeydim. İlkokul dörtte sınıfta kaldım, ezberim kötüydü. Bir özelliğim var bir de maalesef. Çift elle, ters yazarım. Sağ elimle yazdığımı eşzamanlı olarak sol elimle aynadaki yansımasını yazıyorum.
Ambidekster deniyor değil mi buna? Leonardo da Vinci de öyle.
Evet, sağımı solumu bilmem. Geometrim son derece parlaktı, hocaya öğretecek kadar iyi. Ancak bu özelliği olanların matematikleri zayıf olurmuş, benim de öyleydi. O kadar tekne yapmama rağmen…
Dayınızla da birlikte epey tekne yaptınız. O zamanlar da şimdiki gibi zengin olmak mı gerekliydi tekne sahibi olmak için?
Hayır, biz zengin bir aile değildik. Dayım eski tekneleri alır, tamir ederdi. Fenerbahçe’de yarı batık bulduğumuz şimdiki ismiyle Seddülbahir’i tamir edip kullanılır hale getirdik. Sonra harabe halindeki Horoz kotrasını alıp Büyükdere’deki çekek yerlerinde iki yıl boyunca tamir ettik mesela.
Sarıyerliyim ama Büyükdere’de bir tersane olduğunu bilmiyordum.
Muazzam bir tersane vardı. Ermeni kilisesinin sağında solunda iki tane devasa çekek yeri vardı. Rumlar çalışırdı orada. 1945’lerde… Çalışmaları bambaşkaydı. Çok şakacı, çok hayat dolu insanlardı.
Siz tabii 6-7 Eylül olaylarını da yaşadınız, hatırlıyor musunuz o günü?
Ne demek hatırlamak? Birebir aklımda. Bizim Ortaköy’deki evin arkasında ufak bir arsa vardı. Yan tarafında da kagir tuğla yapıdan bir Rum evi var. Sahibi de aslında berber ama emlak işi yapan ‘Varyemez’ diye bildiğimiz bir aile oturuyor. İki tane çocukları var, bize kaçtılar. O çocuklar nasıl titreye titreye, hüngür hüngür ağlıyorlar yanımızda. Bütün evi parçaladılar. Ne varsa her şeyi kırdılar, akıl alacak şey değil.
Kaç yaşındaydınız o zaman?
Liseye gidiyordum. Kabataş’taydım, Galatasaray’dan ayrılmıştım. Sonra Beyoğlu’na çıktım. (Gözleri dolarak anlatıyor) O dönem çoğu pastanenin sahibi Rum’du. Bütün pastaneler kırılmış, bütün pastalar yola saçılmış. Ve kumaşlar çekilmiş hep. Cıvık cıvık o cadde kumaş doluydu.
Ondan sonra maalesef İstanbul bitti ve tüm güzellikleri yok oldu, bir daha düzelmedi. Kalan da kaçtı.
Liseden sonra Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde iç mimarlık okuyorsunuz…
Evet, oraya da bir gemi modeli ve bir gemi suluboya resmi yaparak girdim. Sonra Akademide yaptığım projeleri koluma alıp İsveç'e gittim. İş aramak için mimari büroları gezdim ama bakmadılar bile.
İsveç’e gitmek nereden aklınıza geldi?
Eskiden beri benim için ideal ülkeydi. İlkokulda bile hocalarımız anlatırdı, “Öyle bir yer ki bisikletini sokakta bırakırsın, üç gün sonra gittiğinde aynı yerde bulursun” diye. Ama önce Almanya’ya gitmiştim, Freiburg Üniversitesi’nde felsefe okuyacaktım. Orada marangozluk da yaptım ama hem okuma hem çalışmayı yapamadım. O yüzden çalışmaya daldık.
Almanya’dan İstanbul’a dönüşte bir Vespa almışsınız kendinize. Tüm Avrupa’yı dolaşarak gelmişsiniz.
İsviçre, Avusturya, İtalya… Dolaştım gerçekten. Sonraları bir de Harley almıştım. Vespa’yla İstanbul’a döner dönmez de askere gittim.

Epey de uzun yapmışsınız…
Maalesef çok uzun yaptım, evet. İki buçuk yıl. Hiç izin kullanmadım, son aylara bırakmıştım izinleri. İzinler sırasında İstanbul’a döndüğümde Sıraselviler’de bir reklam ajansı açtık okuldan hocamla birlikte. Bir gün büroda otururken dışarda gazeteci bağırıyor: “Kıbrıs’a çıkıyoruz, Kıbrıs’a çıkıyoruz!”
Eyvah dedim, her şeyi bırakıp postalları giyerek Kırklareli’ne gittik. Topçu bataryasıydı benimki, hem de ileri gözcüydüm. Bulgar hududuna sürdüler bizi. İn yok, cin yok, su yok. Hiçbir şey yok. Berbat bir şey. Orada kaldık iki buçuk ay.
Reklamcılık nereden çıktı?
Benim elişi hocam Cafer Türkmen, İstanbul’un ilim olarak tanınmış fotoğrafçılarından biriydi. Bana da öğreten oydu. Çevresi de vardı, o dedi bana gel bir reklam bürosu yapalım diye. Çok az sürdü ama zaten. Askerden sonra İsveç’e gitmeyi kafaya koymuştum.
Kalktım İsveç’e gittim. Kimseyi tanımam, lisanlarını bilmem. Büyük bir restoranda bulaşıkçılık yaptım, lisanı da öğrenmeye çalışıyorum. Arada da kravatımı takıp mimarlık bürolarına gidip iş arıyorum.
Mimar bir Türk çocuk vardı. “Yok” dedi “böyle gitme, sen de rahat gideceksin görüşmeye. Onlar bu projelerin hiçbirini kabul etmezler”. E ne yapacağım? “Sen” dedi “güzel resim yapıyorsun, git sokakların resimlerini yap, onları göster”.
O yaptığım sokak resimleriyle bir reklam ajansında iş buldum. Yine fotoğraf alanında. Görür görmez aldılar beni işe. Üst katta da mimarlık ofisi var, orada resim yapanlar berbat. Dedim ben daha iyi yaparım. Tamam dediler gel.
Bir süre sonra Facit’in mimar aradığını gördüm. Çok iyi işler yaptım orada.
İsveç’teyken bir buluşa da imza atmışsınız. Hasselblad kameraya yaptığınız aparat.
Evet. Bende bir sürü makine vardı. Teknik kafam iyi çalışır. Panorama fotoğraf çekmek için normalde parça parça çekip birleştirirlerdi. Ben bunu tek seferde nasıl çekeriz diye düşündüm ve dünyanın en pahalı, uzaya giden kamerası olan Hasselblad için 360 derece dönebilen bir aparat yaptım. Orijinal makinenin hiçbir yerini bozmadan çalışan bu mekanizmanın İsveç’te patentini aldım. Hatta o patent ofisi saray gibi tarihi bir binadır; günlerce araştırıp benzersiz olduğunu onayladılar.
Göteborg’daki Hasselblad merkezine gittim. Baş teknisyeni çağırdılar, Almana benzeyen yaşlı bir adamdı. "Olmaz öyle şey" dedi. "Olur" dedim, gözünün önünde makineyi çevirip gösterdim; şok geçirdi. Sonra bana kibar bir mektup yazıp "Şu an uzay programlarıyla meşgulüz, ileride görüşmek üzere" diyerek baştan savdılar. Zaten biz de o ara Türkiye’ye dönüyorduk, öylece kaldı. Yıllar sonra İstanbul’da kendi atölyemi kurarken o takım Hasselblad makinelerimi sattım; bir atölye kuracak kadar iyi para etmişti.
İsveç’teki o konforlu hayatı bırakıp Türkiye’ye neden döndünüz?
İsveç’te harika bir hayatımız vardı, Stockholm baş mimarı olmak üzereydim. Ama iki sebep vardı: Birincisi, oğlum yuvaya gidiyordu, İsveççe konuşuyor ama Türkçe bilmiyordu. Orada mı kalacaktı? İkincisi, ben her gece rüyamda kendimi Moda Koyu’nda yelken yaparken görüyordum.
Döndük ama ne dönüş... Türkiye’de seri mutfak üreten bir firmanın teklifini kabul etmiştim, meğer adam üçkağıtçıymış. Çamurlu, pis şartlar altında çalışmak zorunda kaldım. Sonra eşim Seçil ile kendi mobilya atölyemizi kurduk, hatta o atölyede kendimize tekne bile yaptık.
Sonra şahsıma muazzam bir tekne geldi tamir için: Black Swan. Ondan sonra da Bodrum’dan bir tekne teklifi geldi. Ekibi, benim marangozları, atölyeyi boşaltıp Bodrum'a taşındık. 86 yılında burada tekne yapmaya başladık, o zamandan beri de buradayız.

Yaşadığınız bu 90 yıldan memnun musunuz? Başka türlü olsaydı dediğiniz bir an var mı?
Yok canım, çok şükür. Sadece şu var çok resim yapıyorum. Hiçbirini değerlendiremedim. Çekimser kalıyorum bir şeyler yapmak isteyenlere de.
(Eşi Seçil Hanım aradan şöyle diyor: İnsanlardan kopuk olduğun için maalesef o biraz zor.)
Babam rahmetli, o çok iyiydi o bakımdan. Her yere koşar, her şeyin başına geçer, çok popülerdi. Ben karşıydım hep. Dayım benim gibiydi, kimseyle konuşmaz etmez.
Bayağı resim birikti elimde, müzelik resimlerim var.
Rahmi Bey (Koç) ile görüşürüz zaman zaman , müthiş kibar bir insandır. Demiş ki müzede sergileyelim bunları Yücel’in adına bir oda yapalım. Bir ara da bana dedi ki “Bir Bodrum guletinin modeli olsa, ne güzel olur”.
Ben de onun üzerine Heyamola teknesinin modelini yaptım. Çok hoşuna gitti. Ayvalık’taki müzede duruyor şimdi.
Sergiye ne oldu peki?
Biraz daha beklesin istedim, yenileri de eklenir hem.
Kendi teknenizi de iki sene önce satmışsınız. Neden?
İki nedeni var. Birincisi mali durumlar; Akyarlar’daki balıkçı barınağının fiyatları artık bizim bütçemizi aşacak şekilde anormal artmaya başladı. İkincisi, eşim Seçil’in elleri yılların yorgunluğundan mahvoldu, haklı olarak bıraktı. İyi bir denizcidir o da. Tek başıma kolay değildi. Kendimi denemek için teknede 1,5 ay tek başıma kaldım. Sonuç olarak baktım ki artık ben bunu yapamayacağım bir sakatlık olursa kötü olur.
Şimdi günler nasıl geçiyor?
Model yapıyorum, resim yapıyorum. Evde tamir edilecek şeyler varsa onlarla uğraşıyorum.
