21 Nisan 2024, Pazar
16.02.2024 04:39

31 Mart seçimlerine giderken

2024 itibari ile Türkiye’nin parlamenter demokrasiye dönme ihtimali kalmadı. Herkesin hesabını bu amorf başkanlık sistemine göre yapmasında yarar var. Zaten muhalefette yaşanan krizinin bir boyutu bu hesaplarla ilgili. Kimse gideceği güzergâhı zihninde netleştirmiş değil.Daha da ilerisini söyleyebiliriz: Erdoğan rejimi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal bünyesini büyük oranda dönüştürmeyi başardı. Ama aslında tam bir rejim değil bu. Rejim olmaya çalışan, ama bunu başaramayan, sürekli dönüşüm içinde, amorf bir doku


Türkiye yeni bir seçime gidiyor. 2023 seçimlerinden sonra muhalefet cephesinde yaşanan ve hala devam eden bir dönüşümden sonra artık Erdoğan rejimine karşı ortak bir muhalefet cephesi ihtimali ortadan kalkmış durumda. Açık konuşmak gerekirse, CHP muhalefet cephesini bir arada tutamadı. Bunda CHP’nin şimdiki yönetiminden ziyade eski yönetiminin sorumluluğu daha büyük gibi gözüyor. Ama belki daha önemlisi seçim sürecinde yaşanan savrulmaların yaşattığı hayal kırıklıkları. Muhalefet bileşenlerinin arasında bir türlü samimi güvene dayalı bir ortaklaşma kurulamamış olması, seçim sonrası muhalefetin hızlı bir şekilde çözülmesini kolaylaştırdı.   

Geçmiş ile tarihi ayrışmadan zaman iflah olmaz.

Erdoğan rejiminin bileşenleri arasında da kopuşlar olabilir. Ama şu anda bu gelişmeleri öngörmek kolay değil. Rejim bileşenleri, iktisadi buhran, deprem felaketleri ve toplumdaki genel memnuniyetsizliğe rağmen gücünden çok şey kaybetmemişe benziyor. Ekonomik yönetiminde “Ortodoksiye” kısmi dönüşü dış politikada bazı restorasyonist hamleler takip etti. Bunlar ne kadar etkili olacak, göreceğiz, ama Türkiye’nin seçim sonrası görece bir istikrar arayışına gireceği, yönetimin vitesi düşüreceğini söylemek sanırım çok gerçek dışı bir öngörü olmaz.

İslamcı ve ‘milliyetçi sağ’da taşları yerinden oynatabilir

Diğer yandan Kürt hareketinin bazı bileşenleri ve rejim arasında şimdilik kapalı bir diyaloğun olduğunu hissediyoruz. Bu diyalog nereye doğru evrilir, onu da öngörmek kolay değil. Yine de şu jeopolitik gerçekler ve iç siyasi dengeler açısından yeni bir barış süreci ihtimali ufukta gözükmüyor.

Her halükârda 31 Mart seçimleri Türkiye tarihinin önemli seçimlerinden biri. Özellikle İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun kazanması, onun etrafında CHP’yi aşan bir muhalefet hareketinin şekillenmesine yol açabilir.

CHP yeni yönetiminin belediye adaylarını belirleme sürecini iyi yönetememesinin sonuçları ne olur, onu kestiremiyorum. Ama CHP’nin yeni yönetiminin toplum önünde taze bir seçenek sunmaya yönelik önemli bir fırsatı kaçırdığı, şimdiden çok yıprandığı kesin.

Aynı zamanda Yeniden Refah ve Zafer Partisi’nin gösterecekleri başarı ise İslamcı ve ‘milliyetçi sağ’da taşları yerinden oynatabilir. Özellikle Yeniden Refah yönetimi önlerinin ne kadar açık olduğunu görüyor.

Yanılıyor olabilirim ama bu seçimlerle İYİ Parti’nin tarihi yolculuğunu tamamlayacağını düşünüyorum. Tarih, sunduğu olağanüstü fırsatları bu kadar şuursuzca harcayan bir siyasi hareketi sürekli affedecek kadar yüce gönüllü değildir muhtemelen. 

Restorasyon ihtimali bitti artık gerçeklerle yüzleşelim

2023 Mayıs seçimleri öncesinde bazılarımız muhalefetin bir restorasyon peşinde koşmaması, Türkiye’nin önüne çok daha cesur ve radikal bir seçenek koyması, bir tür yeniden kuruluş iddiası ile hareket etmesi gerektiğini ifade etmiştik. Bu iyimser, hatta belki safça çağrı yerini bulmadı. Muhalefet toplumun önüne radikal bir yeniden kuruluş tasarımı koymadı. Ama ikna edecek gerçekçi bir restorasyon alternatifi de koyamadı. Aslında yapılan hazırlıklar, içerikli metinler vardı. Ama özellikle son aşamasında liderlik düzeyinde son derece kötü yönetilen bir süreç izledik.

Her neyse, 2023 seçimleri üzerine daha çok yazılacak ama şunu ifade etmeliyim ki, bugün artık Türkiye’de 2016-17 öncesine dönüş yolu kapanmıştır. Diğer bir deyişle, 2024 yılı itibari ile Türkiye’nin parlamenter demokrasiye dönme ihtimali yoktur. Herkesin hesabını bu amorf başkanlık sistemine yönelik yapmasında yarar var. Zaten muhalefette yaşanan krizin bir boyutu bu hesaplarla ilgili. Kimse gideceği güzergâhı zihninde netleştirmiş değil. 

Yapısallaşamayan jölemsi rejim

Daha da ilerisini söyleyebiliriz: Erdoğan rejimi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal bünyesini büyük oranda dönüştürmeyi başardı. Özellikle yargı, ordu, istihbarat ve Diyanet teşkilatının konumunda yaşanan büyük dönüşüm, bugünün Türkiye'sini eski Türkiye’den derin bir şekilde ayrıştırmış durumda. Rejimin farklı siyasi müttefiklerinin farklı katmanlardaki konumları bir yana rejim ve rejimin odağı ile çapraşık ortaklıklar kuran iktisadi-ticari aktörler, yeraltı dünyası ve dini cemaatler bize çok ilginç bir ittifak dokusu sunuyor.

Gerçi şunu da ekleyelim ki Erdoğan rejimi diyoruz ama aslında tam bir rejim değil bu. Rejim olmaya çalışan, ama bunu birçok nedenden dolayı başaramayan, sürekli dönüşüm içinde, amorf bir doku. Kolay kolay kalıplara girmeyen, sürekli öngörülmez bir şekilde değişme imkânı olan, istikrarlaşamayan, yapısallaşamayan salgısal ya da jölemsi bir birliktelik. Hele rejimin devasa toplumsal desteğinin içindeki ideolojik, dini ve duygusal bağlar ile örülü iktisadi ağları düşündüğümüzde daha da ilginç bir resimle karşı karşıya kalıyoruz! 

Siyaset bilimci dostlar kızacak lakin bu rejime sultanizm, rekabetçi otoriterlik ya da basitçe diktatörlük falan demek bana rejimin ele avuca sığmayan bu salgısallığını, sınırları belli olmayan amorfluğunu ve iç içe geçmiş çok katmanlılığını gözden kaçırmamıza neden oluyor gibi geliyor. Siyaset bilimi tabii ki değerli analitik kategoriler sunuyor, ama bu rejimin niteliği için tarih, antropoloji, sosyal psikoloji ve performans sanatı üzerine çalışmalar çok daha zengin içerikler sunuyor diye düşünüyorum.

Dünya jeopolitiği ve demokratik rejimlerin geleceği

Türkiye’de yaşadığımız bu rejim pratiği (rejim olamayan rejim pratiği) tüm karmaşıklığı ve insanı şaşırtan unsurları ile devam edecek. Bu dokunun 2024-28 yılları arasında nasıl evrileceğini göreceğiz. Ekonomi politikasında ve dış politikada yukarıda bahsettiğim görece restorasyonizm muhtemelen sonlanmayacak. Ama acaba rejimin jölemsi amorf yapısı yavaş yavaş çürüyecek mi, yoksa rejimin bu amorfluğu katılaşarak yapısallaşacak mı, onu da kestirmek zor.

Bu sorunun cevabı aynı zamanda jeopolitik düzlemdeki gelişmelere bağlı. Türkiye’nin 2008’den beri yaşadığı çalkantılar ve Erdoğan rejiminin doğuşu, dünya jeopolitiğinden ayrı düşünülemez. 2008 iktisadi krizi, Arap Baharı, Suriye savaşı, IŞİD’in doğuşu, Orta Doğu’da ABD-Rusya/İran rekabetinin netleşmesi, Kürt siyasal hareketinin Suriye ve Irak’ta güçlenmesi, Türkiye’nin ilk önce Irak arkasından Suriye üzerinden ABD ile yaşadığı derin güvensizlik, tüm bunlar olurken AB’nin yaşadığı sarsıntı, Birleşik Krallık'ın AB’yi terki, Türkiye-AB arasında Türkiye’nin AB üyelik sürecine mal olan Orta Doğu göçmenlerinin AB’ye yayılmasını engellemek için kendi bünyesinde eritmesi prensibine dayalı anlaşma ve bununla beraber Türkiye’de yaşanan göçmen sorunu...

Türkiye tarihini izole yaşamıyor

Daha küresel boyutta enerji siyaseti üzerinden Rusya-Çin yakınlaşması ve Çin’in Rusya/Avrasya üzerinden yeni bir genişleme alanı kurmaya başlaması, ABD ve AB’deki farklı ülkeler arasında yaşanan NATO krizi, bu süreçte ABD ve AB’den uzaklaşan Türkiye’nin Rusya ile geliştirdiği sürdürülebilirliği tartışılır yeni ilişki kurgusu. Arkasından Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi ve yaşanan kanlı savaş. Şimdi de İsrail-Hamas savaşı...

Diyeceksiniz ki bunların Türkiye’deki rejim dönüşümü ve seçimle ne ilgisi var? İlgisi şu: 2008’de sonra yaşanan gelişmeler sonucu İkinci Dünya Savaşı’nda oluşan ABD ve Batı Avrupa’nın beraber biçimlendirdiği liberal-sosyal demokratik refah ittifakı fikri kaybolmasa bile büyük oranda aşındı. Şunu görmekte yarar var: Bugün Türkiye’nin önünde güçlü bir demokratik model kalmadı. Türkiye, özellikle Suriye savaşı sonrası gerek jeopolitik olarak gerek zihnen Batı’dan uzaklaştı.

Ama ABD ve AB’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan, 1970’lerden itibaren yeni bir safhaya giren siyasal-iktisadi modellerinin de bir sonlanma aşamasında olduğunu görelim. Özellikle ABD’de Trump’ın iktidarı, AB’de birçok ülkede popülist-otoriter sağ alternatiflerinin güçlenmesi, Batı’nın içinde girilen, girilince kalkınma ve mutluluk getiren uluslararası bir demokratik kulüp olma fikrinin bugün iyiden iyiye aşınmasına yol açtı. 2024 dünyada seçim yılı olacak dedik. Bu senenin sonunda gerek ABD’de gerek AB’de birçok ülkede sosyal-liberal demokratik düzen modelinin son viraja girdiğini görebiliriz.

Unutmayalım, Türkiye tarihini izole yaşamıyor. Gerçi Cumhuriyet tarihçiliği Türkiye tarihini büyük oranda ülkenin kendi dinamikleri ile anlatan bir geleneğe sahip. Halbuki kuruluşundan itibaren küresel dinamiklerin Türkiye’deki gelişmeler üzerinde çok büyük etkisi olmuş. 2024’te hem Türkiye’de hem dünyanın birçok yerindeki seçimler sonucu yeni döneme gireceğiz. Yeni dönemin 2008’den beri süregelen fırtınayı dindirmesi pek olası gözükmediğine göre, bu şuurla hareket etmek, ona göre hazırlık yapmak gerekiyor.