13 Nisan 2024, Cumartesi
24.12.2021 04:30

Bir çılgınlığın ekonomi-politiği

Kur korumalı TL mevduatın Hazine’ye, dolayısıyla halkın geneline nasıl bir yük getireceği henüz bilinmiyor. Zaten bu ABD’nin faiz kararlarından, pandeminin gidişatına kadar birçok faktöre bağlı. Ama bildiğimiz şey, bu uygulamanın neoliberalizmin belki de en çok işe yarayan temel şartını, yani para politikası ve finans alanının mali işlerden özerkliği prensibini tamamen sonlandırmış olması

Türkiye yine çok çılgın birkaç haftayı geride bıraktı. İktidarın direktifi ile Merkez Bankası politika faizlerini yüksek enflasyon şartları altında yükseltmesi gerekirken düşürdü. Hükümet bu uygulamanın arkasında rekabetçi kur ve ihracata dayalı bir kalkınma modeli olduğunu savundu. Ama ne bilinen iktisadî teorilerle ne de Türkiye gerçekleri ile uyumlu olmadığı çok açık olan bu iddia inandırıcı bulunmadı. TL hızla değer kaybetmeye başladı. İktidarın ne yapmaya çalıştığını kimse tam anlamamışken, Erdoğan faizlerin dinî açıdan kabul edilir olmadığını ifade etti. Bu çıkış belirsizlik ve güvensizliği iyice artırdı. Bunun sonucu tarihte görülmemiş bir kur krizi yaşadık. Birçok mevduat sahibi TL’yi terk edip dövize geçti.  İki hafta içinde Türk lirası ABD doları karşında yüzde 40’a yakın bir değer kaybına uğradı. Bazı insanlara itici, bazılarına sevimli gelen üslubu ile yeni Hazine ve Maliye Bakanı yeni ekonomi programının başarılı olmaması durumunda ilk önce kendi aile şirketinin batacağını söyledi ve vatandaşlardan hükümete güvenmelerini istedi. Bu ilginç çıkış da yeni programa olan güvensizliği azaltmadı. Bu arada yüksek bir asgarî ücret zammı yapıldı ama çoğu kişi tarihî bir değer kaybı yaşayan TL karşısında bu zammın anlamlı olmadığını belirtti. Aksine bu zammın enflasyonu iyice artıracağı, işsizliğe yol açacağı ve ücretler arasındaki dengeyi bozacağı söylendi. Tüm bunlara ek olarak, ekonomik nedenlerle bir olağanüstü hâl ihtimali ya da bankalardaki mevduatların güvencede olamayacağına dair söylentiler dolaşmaya başladı. Piyasalarda panik iyice artı. TÜSİAD bu modelin işlemediğini söyleme “cesareti” gösterdi; TOBB ise endişelerini dile getirdi. Her ne kadar faizlerin düşmesinden faydalanacak gruplar olsa da fiyat istikrarsızlığının, geniş değer kaybının ve yoksullaşmanın iktidarın ittifak içinde olduğu grupların çoğu ya da toplumsal tabanı tarafından desteklenmediği ortadaydı. Peki neden böyle bir yola girilmişti?  Bu satırların yazarının da içinde olduğu bazı gözlemciler, bu olan bitenin salt iktisadî bir çerçeve ile açıklanamayacağını yazdı ya da söyledi. İktidarın azalmaya başlayan toplumsal desteğini farklı yöntemlerle artırmaya çalıştığı; Erdoğan’ın gerçekçi olmasa da yeni bir “model” ortaya koyarak kamuoyunda bir süredir muhalefetin ele aldığı inisiyatifi geri kazanma amacı güttüğü; belki bir sunî kaos, bir iktisadî çalkantı yaratıp sonra bunu görece bir rahatlama oluşturarak sonlandırabileceği, bu sayede kaybettiği desteğin bir kısmını kazanmaya çalışacağı belirtildi. Tüm bunları yapamıyorsa siyasal ve iktisadî krizi artırıp olağanüstü şartlar oluşturma ve Erdoğan’ın seçime bir olağanüstü hâl şartlarını devlet eliyle kendi lehine çevirme çabası içinde girebileceği iddia edildi.