08 Şubat 2023, Çarşamba
02.12.2022 04:30

Yeni dönemde Türkiye’yi anlama rehberi: Dağınıklığa övgü

Türkiye’nin yeni döneminde kimsenin kimseye hakikat tebliğ edecek durumu ve yetkisi yok. Ülkenin kendini bulması için tüm renklerin, olanca güçleri ile bağırması gerekiyor. Bu bağırtılar senfonisi bize ilk önce kakafoni olarak gelecek ama muhtemelen bir süre sonra o sesler takdir edilecek

Türkiye çok karmaşık, çok katmanlı ve çok merkezli bir ülke. Türkiye tarihini ve toplumunu hakkıyla çalışırsanız, başınız döner ve yıllarca Türkiye’yi esir almış eldeki kolaycı kuram ve kalıplardan şüphe etmekle kalmazsınız, bu kuram ve kalıplara fena halde kızarsınız. Türkiye’nin farklı bölgeleri üzerine okudukça, ülkeyi gezdikçe ve insanlarla esaslı sohbetlere girdikçe karşınıza dökülen hikayeler, olgular, katmanlar önce size çok dağınık bir resim çizer.

Dağınıklık bir yeri anlamaya başlamak için hiç de fena bir başlangıç değildir. Tam tersine o dağınıklıkla başlayıp, belki çok tedbirli bir biçimde ve nazikçe karşınızdaki karmaşık resmi bir çerçeveye yerleştirmeye başlamanız, tarihsel ve toplumsal genellemeleri çok titizce yapmanız gerekir. Bu dikkat ve titizlik önce insana ve yere olan saygınızdan ileri gelmelidir. Tabii ki insan, bir yer ya da mesele üzerine okurken, o yere giderken, etrafa bakarken (mesela mimari dokuyu incelerken) ve tabii insanlarla konuşurken, zihninde belli kalıplar ve varsayımlarla bu eylemleri yerine getirir. Ama öğrenme ve öğrendiğinden zevk alma işine başlarken bu kalıp ve varsayımların bizi fena halde sınırladığını da bilmemiz gerekir.

Çoğul anlatılar bizi nerede bulacak, biz onları nerede?

Genel ve tekil arasında tercihimizi ilk önce tekilden yana yapmayı öneriyorum. Bu öneri tüm zaman ve mekanları kapsayan felsefi bir öneri değil elbette. Tam tersine, Türkiye’nin tarihinin şu aşamasında, Türkiye için yaptığım bir öneri. Türkiye’deki tekillikleri öne çıkarmamız, tekilliklerin dağınık birlikteliğini düşünmemiz, bu dağınıklıktan bir süre zevk almamız, dağınıklık halleri üzerine yazmamız, o halleri resmetmemiz gerektiğini düşünüyorum. Hatta şöyle ifade edeyim: Türkiye uzun yıllar ikilemler (Doğu-Batı, geri-ileri, merkez-çevre, yerel-evrensel, yerli-yabancı...) üzerine kurulan dar kavramsallaştırmalar ve lineer tarih çizelgelerine indirgendi. Bugün ise tarihi ve siyaseti (her yönüyle siyaseti) çoğul ve dağınık yer ve insan hikayeleri, olguları, katmanları, zihin dünyaları üzerine inşa etmek gerektiğine inanıyorum.

Sesler ve renkler

Geçen gün Türkiye’nin gelecek yüzyılının konuşulduğu bir toplantıda katılımcılardan bazıları bir endişeyi gündeme getirdiler: Türkiye Cumhuriyeti’nin hikayesi, nasıl kurulduğu ve nereden nereye geldiği, doğru şekilde topluma anlatılmıyor. Türkiye’de toplum sonradan üretilmiş ve hakikatten kopmuş, kısmen fantastik bazı tarih anlatılarıyla siyasal gruplara ayrıştırılıyor. O zaman yapılması gereken şey insanlara doğru tarihi anlatmak olmalı.

Ben bu yaklaşıma itiraz ettim. Bir tarihçi olarak bu fikirlere itiraz etmemem gerekirdi diye düşünenler olacaktır. Ama benim geçen aylarda yazdığım anti-tarih yazılarını okuyan okurlar neden itiraz ettiğimi anlayacaklardır. Evet, Türkiye şu anda kurgulanmış ve metalaşmış tarihler arasında yoğun bir meydan savaşına sahne oluyor. Ben de bu meydan savaşında konum almak yerine tarihin siyasi bir araç olarak kurgulanmasına ve siyasi meta haline gelmesine itirazımı anti-tarih ifadesi ile belirtmiştim. Evet, şüphesiz tarihin Türkiye’de sahnelendiği şekliyle siyasal araca dönüşmesine güçlü şekilde karşı gelmemiz, her şeyden önce siyasetin gelecekle ilgili olduğunu vurgulamamız gerekiyor.

Diğer yandan Türkiye’de bugün kimsenin diğerine ders verecek, ona hakikati vaaz edecek durumda olduğunu düşünmüyorum. Hiç kimsenin, buna başta ukalalıklarıyla ün salmış biz tarihçiler olmak üzere Türkiye’nin macerasını tek bir çerçeveye ya da anlatıya sokuşturarak, adeta bir “yüksek ülke hakikatini” topluma sunma - hatta dayatma diyelim - konumunda olmaması gerekiyor (Beni tarihçiler loncasından atmaları için bir neden daha). Tarihçilerin eğer akademi dışında bir kamusal rolleri olacaksa bu rolün ülkenin çoğul halini, yerellikleri ve tekillikleri öne çıkararak, toplumsal olanın kendi doğal dağınıklığı içinde, yine toplumla paylaşmak olduğunu düşünüyorum.

Hakikat ve dağınıklık

Yanlış anlaşılmasın. Hakikatin peşinde olmayalım, ya da ülkeyi bir bütünlük içinde incelemeyelim falan demiyorum. Yapmaya çalıştığım şey ülkenin baş döndürücü çoğul halini, her yere gittiğinizde yerel anlatılarda karşınıza çıkan karmaşık zihin dünyalarını ve yerel dinamikleri öne çıkaran tabiri caiz ise “dağınık” bir tarihçiliği öncelemek önerisi. Titizce ve çok dikkatlice kuracağımız genellemeleri ya da kuramsallaştırmaları bu çoğulluk ve dağınıklığı kurban etmeden, biraz da çekinerek ve yoğun bir alçak gönüllülükle yapmak.

O zaman tarihçinin yapması gereken şey “doğru tarihi” vaaz etmekten ziyade, ülkenin çoğul tarihini, kendi doğal dağınıklığı içinde, hatta bu dağınıklıkta tarihçinin kendi hikayesini de samimice paylaştığı, olabildiğince tutarlı bir anlatı kurmak olmalıdır diye ifade etsem ne dersiniz? (Ne de olsa dağınıklık ille de tutarsızlık değildir.) Aynı zamanda tarihi lineer bir akıştan çıkarmak ve farklı yerelliklerle farklı zamansallıklarını (yani insanların ‘Şu dönemde yaşıyoruz’ dedikleri dönem algılarını) bir arada inceleyen, sorgulayan tarih anlatısı. Dar çerçevelere sokuşturulmuş çizgisel tarihlerden kurtulmak, eğer mümkün olsa, bu topluma ilaç gibi gelecektir.

Siyaset ve dağınık tarih

Peki tüm bunların pratikte anlamı nedir? Asıl derdim Türkiye’nin çoğul hâlinin tüm dağınıklığı ile takdir edildiği, öne çıkarıldığı bir bilgi projesi ve siyaset kurgusu sanırım. Aynı zamanda bu söylediklerim bir tepkinin dışa vurumu. Herhalde yukarıdaki satırlarda Türkiye’nin yıllarca çizgisel bir devamlılık içinde ve genelde ikilemler üzerine kurgulanan dar kalıplarla incelendiği, siyasetin de bu varsayımlar üzerine kurgulandığını söylemiş oluyorum. Bu çizgisellik ve ikilemler üzerine inşa edilmiş darlığın ülkenin şu geldiği noktada çok büyük bir payı olduğunu vurguluyorum.

Türkiye’nin yeni döneminde, dedim ya, kimsenin kimseye hakikat tebliğ edecek durumu ve yetkisi yok. Ülkenin kendini bulması için tüm seslerin, tüm yerellik hallerinin, tüm sınıfsallıkların, tüm algıların olanca sesleri ile bağırmaları gerekiyor. Evet belki biraz zorlanacağız. Bu bağırtılar senfonisi bize ilk önce kakafoni olarak gelecek ama muhtemelen bir süre sonra o sesleri bir arada takdir edebileceğiz. Tarihçi ise bu çok sesliliğe bir dağınıklık anlatısı ile cevap verecek. Siyaset ise dinleyecek, her sesi duyacak ve insanlara ne olduklarını vazetmeden onların sorunlarına çözüm önerecek.