14 Ağustos 2022, Pazar
27.08.2021 04:30

Kelebeğe adı verilen bozayıya kamera takan kuşları halkalayan adam: Prof. Dr. Çağan Şekercioğlu

ABD Utah Üniversitesi Biyoçeşitlilik ve Doğa Koruma Ekolojisi laboratuvarının kurucusu, Koç Üniversitesi öğretim üyesi, 2010’dan beri dünyada en çok bilimsel atıf yapılan bilim insanlarından biri, dünyanın tüm kuş türlerini kapsayan ilk ve en kapsamlı veri tabanının kurucusu, dünyada hem National Geographic kaşifi, hem fotoğrafçısı, hem de “Risk Alan” olarak seçilmiş tek bilim insanı, Türkiye’nin en uzun soluklu yaban hayatı belgeseli ‘Yok Olmadan Keşfet’in sunucusu ve kameramanı.  Bu hafta Utah’dayız. Konuğumuz akademisyen, ekolog, ornitolog, doğa koruma bilimci, doğa fotoğrafçısı ve Türkiye’nin ilk tropik biyoloğu Prof. Dr. Çağan Şekercioğlu. Şekercioğlu ile Kuzey Anadolu’daki çalışmalarını, ülkemizde yaşanan yangın ve sel felaketlerini önlemek adına neler yapmak gerektiğini konuştuk.  Doğaya ilgi duymaya ne zaman başladınız? 4 yaşındayken futbol oynayan çocuklara katılmak yerine Ataköy’ün henüz tamamen yok edilmemiş çayır ve sulak alanlarındaki hayvanları incelemeye başladım. Hala da, doğadaki sulak alanları korumak için mücadele ediyorum. Buraların yok edildiğini görmemin, “doğa koruma bilimci” olmamda etkisi var.  Küçükken zoolog olmak istiyormuşsunuz. Böyle bir bilim dalı olduğunu nasıl duydunuz? Babamın 1964 baskısı Resimli Bilgi Ansiklopedisi’nde hayvanlarla ilgili tüm yazıları anneme tekrar tekrar okuturdum. O okumaktan bıkınca, ben de “Kendim okurum” diye 4.5 yaşında önce harfleri, sonra okumayı öğrendim. Okurken de zoolojinin hayvan bilim olduğunu öğrenip, 5 yaşında zoolog olmaya karar verdim. Anaokulu öğretmenim “Favori hayvanınızı yazın” dediğinde “Okapi” yazdım. Öğretmen “Öyle bir hayvan yok” deyince onunla kavga ettim. Annemi okula çağırdılar. Kongo’da yaşayan okapiyi hala doğada görmek kısmet olmadı. Ne güzel hikaye. İlk olarak hangi hayvanların üzerinde araştırma yapmaya başladınız? 4 yaşında zarar vermeden böcek, kertenkele, kaplumbağa, kirpi, yılan ve diğer hayvanları yakalayıp bakıp bırakırdım. Kuşlar daha erişilmez olduğundan ve o zamanlar Türkiye’de neredeyse hiç kuş gözlemcisi olmadığından, kuş gözlemciliğinin farkına 13 yaşında vardım. Gazetede Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin bir kuş gözlem etkinliğiyle ilgili haber okudum. Okul çıkışı oraya gittim, Hollandalı doğa korumacı Gernant Magnin’in odasını buldum. “Kuş gözlemek istiyorum” dedim. Sağolsun, beni odasından kovmak yerine, bir sonraki gözlem etkinliğine davet etti. İlgim giderek arttı.  Stanford’daki doktoranız sırasında dünyanın bütün kuşlarını kapsayan dev veri tabanını oluşturma fikri nasıl ortaya çıktı? Doktoramın ikinci senesinde bir arazi araştırması makalesi yazarken dünyadaki böcekçil kuş türlerinin yüzde kaçının soyunun tehlikede olduğunu merak ettim. Literatürde bununla ilgili bir rakam bulamayınca, “Kendim hesaplayayım bari, birkaç ayımı alır” diye düşündüm. Ama gördüm ki en çok vakit alan şey her kuş türüyle ilgili metni bulmak ve bilgisini tek tek okumak. Yüzlerce kitaptan her türü bulmuşken tüm bilgileri Excel’e girmeye karar verdim.  Çılgınca bir işe kalkışmışsınız gibi gözüküyor. 11 bin 500 kuş türü ile ilgili 2 milyondan fazla veriyi kapsayan dünya kuşları veri tabanıma, ilk başta bunun ne kadar büyük bir iş olduğunu düşünemediğim için başladım. Gençlikten gelen özgüven herhalde! Önce 8 Stanford lisans öğrencisiyle birlikte veri girmeye başladık. Daha sonra Stanford Mezunları Gönüllü Programı’nı keşfettim. Birkaç ay alacağını düşündüğüm dünyanın tüm kuş türlerini kapsayan ilk ve en kapsamlı veri tabanını, 21 yıldır hala düzinelerce öğrenci ve gönüllülerle güncellemeye devam ediyorum. Türkiye’deki çalışmalarınız ne zaman başladı?  2001’de Harvard, St Petersburg ve ODTÜ ile beraber organize ettiğimiz bir ekspedisyonda, Trabzon-Hakkari arasında kelebeklerin izini sürdük. 1 ayda sekiz farklı kelebek keşfettik. Birine ismim verildi. Gezi boyunca fark ettim ki kelebeklerin beslendiği alanların yaklaşık yarısı 6 yılda yok olmuş. Belki de bu yüzden hiç bilinmeyen kelebek türlerinin neslinin keşfedilemeden tükendiği düşüncesi beni çok sarstı ve Doğu Anadolu’nun doğasını korumak için bir şeyler yapmaya karar verdim. 2003 yılında Kars-Iğdır Biyolojik Çeşitlilik Projesi’ni başlattım. 2007’de de kurumsallaşarak Kuzey Doğa Derneği’ni kurduk. 20 yıldır bu bölgede doğa koruma, yaban hayatı araştırma ve ekoturizmle bölge halkına gelir sağlamak için uğraşıyoruz. Birçok ilki gerçekleştirdik.  Mesela? Türkiye’nin ilk yaban hayatı koridoru, 2012’de hayata geçirildi. 162 km uzunluk ve 28 bin 500 hektarlık muhafaza ormanı, ağaçlandırmayla parçalanmış ormanları Sarıkamış’tan Gürcistan sınırına kadar birbirine bağlayacak. Ağaçlandırma yıllar sürecek ama bölgeye özgün yaklaşık 11 milyon ağaç dikilecek. Şu günlerde tam duymaya ihtiyacımız olan haber. Başka? Dünya çapında sulak alan kategorisine, ilk kez Doğu Anadolu’da bir gölü, Kars Kuyucuk Gölü’nü soktuk ve bölgenin ilk Avrupa Seçkin Turizm Cenneti olarak seçtirdik. Bu sayede ekoturizm arttı, bölge köylerine devletten yatırım geldi. Sonra bu bölgede ilk kuş üreme adası yapılması için Kars Valiliğini ve İl Özel İdaresini ikna ettik, bize verdikleri kamyon, kepçe ve dozerlerle gölü bölen eski bir yolun iki tarafını ayırdık, ortada ada olacak kısmı bıraktık. Gölün etrafında üremeye yer bulamayan kuşlar bu adada üremeye başladı. 2005 yılında Kars-Iğdır sınırındaki Aras Nehri Kuş Cenneti’ni keşfettim. Öğrencilerim ve yüzlerce gönüllüyle birlikte burada Doğu Anadolu’da ilk kuş araştırma merkezini kurduk. Şimdiye kadar 302 kuş türü tespit ettik, 130 binden fazla kuşu halkaladık, 12 türden 71 kuşa uydu vericileri ve diğer takip cihazları taktık.  National Geographic “bozayılar ve kurtlar” üzerine, Türkiye’nin doğusunda yaptığınız çalışmaları destekliyor. Anlatır mısınız? National Geographic Kaşifi seçildikten sonra, ABD National Geographic Yönetim Kurulu’nu, Doğu Anadolu’ya gelmeye ikna ettim. Kars’taki bozayı araştırma ve koruma çalışmalarımızı belgeselleştirmeye karar verdiler. 2012’de çekilen “Bozayının İzinde: Sarıkamış” Türkiye’nin ilk National Geographic yaban hayatı belgeseli oldu. Ülkemizde ilk kez National Geographic Crittercam’ı kullandık ve 5 bozayıya taktık. Şimdiye kadar 51 bozayıyı GPS/GSM vericileri ile takip ettik. Araştırmamızda Türkiye’de kaydedilmiş en büyük bozayıyı yakaladık. Canımızı çok yakan orman yangın larına gelmek istiyorum. Sizce önlem almak için ne yapılmalıydı? Orman yangınlarıyla mücadelede Türkiye yılların tecrübesine sahip ama küresel ısınmayla birlikte çok daha fazla önlem almamız şart. İklim değişikliği modellerine ağırlık verip, bu araştırmaları destekleyip, farklı ısınma ve kuraklık senaryolarına göre en riskli ormanları tespit etmeliyiz. Özellikle doğal olarak yangınla evrimleşmiş ormanlarda, uzun zaman yangın engellenirse, dallar ve diğer kuru bitkiler birikip daha kuvvetli yangınların çıkmasına ve ormanın kanopi örtüsüne atlamasına yol açıyor. O yüzden her sene bazı ormanların zeminini kontrollü olarak yakmak lazım ki çok yakıt birikmesin. Ayrıca ülkemize ait, bakımlı düzinelerce yangın uçağı ve uçmaya hazır eğitimli pilotları olması gerek. Yangınların % 90’ı insan kaynaklı olduğu için, halkımızı eğitmek ve yangın çıkaranları bulup, en ağır cezaları kesmek de çok önemli. Tabii en önemlisi, ormanların içindeki insan yerleşimini durdurmak ve iyi korunan doğal alanları artırmak. Son söylediğiniz sel için de geçerli değil mi? Evet. Akarsuların menderes ve taşkın alanlarına kesinlikle yerleşim yapılmamalı ve bu bölgeler doğal bitki örtüsüne sahip parklar olarak korunmalı. Bölgedeki ormanların artarak kesilmesinin ve tomrukların nehir yataklarına yığılmasının ne kadar korkunç bir faciaya yol açtığını gördük. Ormanları, nehir vadilerini ve sulak alanları koruyup kesim ve yerleşime izin vermezsek, bu doğal alanlar  yağmur ve sel suyunun çoğunu tutarak sel felaketlerini çok azaltacaktır.  Bu bitki ve hayvan çeşitliliğinin eskisine dönmesi sizce ne kadar zaman alır? Akdeniz ve Ege çam ormanları yangınlarla birlikte evrimleştiği için, insan müdahalesi ve yerleşimi olmazsa, birkaç ay içinde toprak altındaki tohumlar filiz vermeye, birkaç yıl içerisinde orman kendini toparlamaya, 10-20 yıl içerisinde ise bitki ve hayvan çeşitliliğinin çoğu geri gelmeye başlıyor. Ama “eskisine” yani yaşlı orman haline gelmesi bazen 100 yılı geçiyor. Burada en önemli faktör yangından sonraki insan varlığı, faaliyeti ve yerleşimidir. Beni en çok korkutan, yanan alanların kendi haline bırakılmayarak turizme ve yerleşime açılmasıdır. Geçmişte yaşanan bu durum, kötü niyetli insanlara, bu ormanları kundaklamak için neden veriyor. Kaybedilen sadece ağaç sanılıyor... Oysa resim çok büyük değil mi? İnsanlığın sağlığı doğanın sağlığına bağlı olduğundan, doğa tahribi ve doğal dengenin bozulmasının çok olumsuz ve bazen de geri dönülemeyen sonuçları oluyor. Denge insanlar tarafından bozulunca, doğal sistemler düzeltecek tepkiler veriyor. Örnek verir misiniz? Maden çıkarma, ağaç kesme, baraj yapma, inşaat, şehirleşme gibi faaliyetler ormanları ve diğer doğal alanları yok ettikçe, yok edilen alanlardan kaçan canlılar giderek daha ufak alanlara sıkışıyor ve stresleri artıyor. Stresli canlıların bağışıklık sistemleri zayıflıyor, hastalıklara açık hale geliyor, birbirlerine ve insanlara hastalık bulaştırma ihtimalleri artıyor. Düzinelerce ülkede tropik ormanlarda çalıştım. Örneğin sağlıklı, geniş ve tahrip edilmeyen tropik ormanlarda sıtma azdır, etrafı insanlarla sarılı ve tahrip edilen tropik orman parçalarında ise çok. Çünkü insanlar ağaçları kesince, hem sıtma taşıyan sivrisineklerin üreyebileceği sulu çukurların sayısı, hem de sıtmaya yakalanıp yayacak insanların sayısı artar. Sivrisinek larvalarını ve erişkinlerini yiyen böcek, kuş ve diğer avcı canlı türlerinin sayısı da azalır.  Doğa için hayalleriniz ne? İnsanların canlı türlerinin soylarını tüketmesini tamamen durdurmak, dünyanın yüz ölçümünün en az yarısının mutlak şekilde korunan alanlarla kaplanması, net sera gazı emisyonlarının 2030’a kadar sıfıra indirilerek toplam küresel ısınmanın 1.5o C’de sınırlandırılması, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın sonlanması, insan nüfusunun ve kişisel tüketimin sürekli artmasının sona ermesi.