25 Eylül 2022, Pazar
28.05.2021 06:00

Bu çatlaktan bir fırsat çıkabilir

Videolar yayımlandıkça, devlet içindeki kayıt dışı örgütlenmenin yüksek makamlarla iş birliği fırsatı yakaladığını görüyoruz. Fakat tartışma kişiler ve suçlar üzerinden yürüyor. Oysa devlet mekanizmasındaki zihniyeti tartışmalıyız. Sistemdeki çatlak, bunun için bir fırsat üretebilir

Bir video serisi sistemin yaldızlarını döktü. Bir süredir bir suç örgütü lideri ile bir bakanın ekranlardan atışmasını izliyor ülke. İlk bakışta anladığımız, devletin de dahil olduğu bir örgütlenme ve ilişki ağı içinde rol değişimi olduğu. Şimdi rolü biten, sahneden indirilen bazı itiraflarda bulunuyor ve esas itibariyle tüm söyledikleri eski rolünü geri istemesi üzerine.  Çok şaşırmadık aslında. Çünkü bu tür bir örgütlenmenin ve işbirliğinin varlığı Susurluk’tan beri biliniyor. Ama yine de videolar on milyonlarca kez hele TikTok’ta yüz milyonlarca kez seyredilmiş durumda.  Bu süreç ve tartışmalar isimler etrafında yoğunlaşırken aslında önemli bir toplumsal zihni kırılma da yaşanıyor bana kalırsa. Aslında devletin demokratikleşmesi ve şeffaflaşması, güçler ayrılığının ve denge-denetleme mekanizmalarının tesisi, toplumun demokrat zihniyete doğru dönüşümü için dinamikler ve fırsatlar üreten bir süreç bu. Fakat siyasi ve entelektüel zeminde ağırlıklı olarak bu süreç etrafında oluşması gereken “demokrasi talebinde güçlenme” henüz yaşanmıyor.  Çünkü bu itiraflara dayanan tartışmalar kişiler ve suçlar üzerinden yürüyor. İtiraflar da tartışmalar da esas itibariyle cinayetlerin ve cinayet girişimlerininin ardındakilerin kim olduğunu teşhir etmek ve cezalandırmak üzerine. Bir de elbette siyasi sorumlu olarak İçişleri Bakanı’nın istifası talebinin yoğunlaştığı, iktidarın zayıfladığı tespitlerinin yaygınlaştığı gözleniyor. Hepimiz biliyoruz ki bu cinayetler ve cinayet girişimleri, el birliğiyle devletin görevlilerinin de aktif rol oynadıkları suçlar. O görevlilerin adlarının konması, mahkemeye çıkarılmaları ve cezalandırılmaları, ilgili bakanın da istifası isteniyor. Yani tartışma aktörler üzerine inşa ediliyor. Halbuki, devlet mekanizmasının ve bürokrasinin önemli bir kesiminde var olan zihniyeti tartışmalı ve bununla hesaplaşmalıyız. Tartışmalar devletçi zihniyetin bu suçları meşru görmesini, örgütlemesini, suç örgütleriyle iş birliği yapmasını yani “kimler ne yaptı, kimler cinayet işledi” yerine “neden bunları yaptıkları” üzerine inşa edilebilirse daha kalıcı çözümler üretmek mümkün.  Sistemin duvarlarında kendi aktörlerinin, iş birlikçilerinin, tetikçilerinin açıkladıklarıyla bu denli ayan beyan oluşan çatlak bir fırsat üretebilir, tartışmalar devletin, yargının ve yönetimin yeniden yapılanması için bir demokrat talep ve hareket enerjisi üretebilir. Şimdi anlaşılıyor ki Hrant Dink, Tahir Elçi gibi suikastlarla varlığını sürdüren devlet içindeki kayıt dışı örgütlenme, bu süreçte hem güçlenme ve yaygınlık hem de çok daha yüksek siyasi makamlarla iş birliği fırsatı yakalamış.  Bu türden kayıt dışı her örgütlenme ve işte olduğu gibi, örgüt ve ilişkilerin nerede devletin, iktidarın politikaları ve yararına, nerede örgüt unsurlarının bireysel güç ve menfaatleri için çalıştığı karışmış durumda. Yine anlaşılıyor ki bu karışma, iç içe geçme hali iktidar blokunun zihni ittifakı oluşturulurken de başrolde olmuş.   Daha iki hafta önce kripto para piyasalarındaki büyük dolandırıcılık vesilesiyle de yazmıştık. Bu türden örgütlenme ve ilişkilerin mecburiyetçi ortakları var. İster dolandırıcılık ister uyuşturucu kaçakçılığı isterse de tetikçilik olsun bu türden işlerin mutlaka siyasi, bürokrat, iş insanı ortakları var.  Ama bu kez anlaşılan Türkiye’deki örgütlenmenin bu ortakları yalnızca yerel siyasetçi, bürokrat ve iş insanı değil; küresel ortakları, hedefleri ve çalışma alanı da var. Baksanıza konuşulanlara, Venezuela’dan Azerbaycan’a, Kıbrıs’tan İran’a, Suriye’ye Katar’a ya da birçok yabancı gizli servise kadar küresel ölçekte bir mesele var karşımızda. Bu küresel boyut nedeniyle bu kez meseleyi geçiştirmek de kısa yoldan temizlik de çok kolay olmayacak gibi görünüyor. Yine bu küresel boyuttaki ilişki ağındaki iç gerilim, iktidara yine küresel güçlerin saldırısı altında olduğuna dair bir savunma imkanı sağlıyor. Ama asıl gerilim, iktidarı oluşturan yerel zihni koalisyonun içinde gelişiyor. Bizim sahnede gördüğümüz de bu yerel kısmı şimdilik. Bu meseleyi çözebilmek ve bu çürümüşlükten arınabilmek için bazı şeyleri birbirinden ayırarak konuşmak ve çözmek durumundayız. Bizler yurttaşlar olarak Cumhurbaşkanı’ndan, adı geçen herkesin, bakan ya da tetikçi de olsa mahkemelerde aklanmalarının veya cezalandırılmalarının önünü açmasını talep edebiliriz. Ama asıl meselemizi çözemeyiz. Asıl bu iktidarın ve devletin her türlü muhalefeti düşmanlaştıran, şiddetle bastırmayı ve yok etmeyi meşru gören zihniyetiyle siyaset zemininde hesaplaşılmalıdır.  Bu yaşananlar ve açığa çıkanlar etrafında oluşması gereken, devletin 100 yıllık zihniyetinin geriletilmesi yani özü itibariyla düzene muhalefet iken, sıkışılan yer iktidara muhalefet oldu. Düzene muhalefet, iktidara muhalefeti içerir. Ama iktidara muhalefetten ibaret değildir. Yalnızca iktidara muhalefet pozisyonuna sıkışmak, giderek odak kayması doğurabilir. Düzen ile iktidar arasındaki günlük çekişmeler abartılır, giderek düzenin falsoları değil iktidarın falsoları öne çıkmaya başlar ve farkında olmadan ve siz iktidara muhalefet ederken düzenden yana pozisyon almış olabilirsiniz. Elbette yaşananların kısa vadede görünebilecek siyasi sonuçları var. İktidar blokunun ana aktörü olan Ak Parti’nin afallamış durumda olduğu, gelişmeleri ve gündemi kontrol edebilme maharetini ciddi biçimde kaybettiği gözleniyor. “Yürütmeye, yargıya, yasamaya” bu denli hakim olduğu, “medyayı, mahkemeleri, maliyeyi” toplumsal mühendislik amacıyla sonuna kadar kullanmayı doğal gören bir siyaset anlayışına sahip iktidarın yine de kayıtdışı örgüt ve ilişkilerle bu kadar iç içe oluşunun toplum tarafından da görülüyor olduğu aşikar.  Bir başka siyasi sonuç olarak, bir yıl içinde Erdoğan sonrasının en büyük adayı olan iki siyasetçinin ne denli zaafları oldukları ortaya çıktı. Daha da önemlisi iki veliaht adayı da şimdiden oyun dışı kaldı.  Tüm bu gelişmeleri pandemi, aşı temin edilememesi, dört yıldır süren ekonomik buhran gibi meselelerin getirdiği tüm zorluklarla bir arada düşünürsek, toplumun büyük bir travma yaşıyor olduğunu söylemek mümkün. 

Adaletsizlik hissi

Hatırlayalım, Susurluk ve ardından 28 Şubat süreci, Marmara depremi, 2000 ve 2001 krizlerinin ürettiği travma ile toplum o günün tüm aktörlerini, siyasetçisinden medyasına, iş insanından kanaat önderine tasfiye etmişti. Bugün de toplumun böylesi bir travmatik ruh halinde olduğunu gözlemek mümkün.  Son bir ayda videolardan öğrendiklerimizin yanı sıra başkaca öğrendiklerimizi ve yaşadıklarımızı da hatırlayalım. Avrupa’nın çöpü ülkemize ithal edilip zararlı olup olmadıklarına bakmaksızın topraklarımıza gömülüyormuş uzun süredir. Bir asbestli gemi benzer biçimde parçalanıp toprağımıza, suyumuza gömülmek üzere yoldaymış. Tüm tepkilere, uyarılara, direnişlere karşın İkizdere’yi, bitki örtüsünü ve ekosistemini geri dönülemez biçimde bozacak kazıya, devletin güvenlik güçlerinin korumasında devam ediliyor. Neredeyse iki günde bir bekçilerin yurttaşlara uyguladıkları şiddet görüntüleri yayınlanıyor. Partizanlık, keyfilik, yolsuzluk hayatın her alanında ve her an yaşanıyor.  Toplumda ise bir yandan yoksulluk ve adaletsizlik hissi kalıcılaşıyor. Diğer yandan toplum, denge denetleme mekanizmalarının, güçler ayrılığının, hukukun, şeffaflığın ne denli gerekli olduğunu kendi gündelik hayatında deneyimleyerek öğreniyor. En önemlisi ise sistem toplumsal meşruiyetini kaybediyor giderek.  Güncelin şehvetinden kurtularak bakarsak, tüm bu yaşananların geleceğin fırsatlarını da ürettiğini görebiliriz. Devleti, yönetimi, yargıyı demokratikleştirerek yeniden kurabilmek, yeniden “biz” olabilmek, ortak ufka bakabilmek için toplumsal talep ve destek güçleniyor. Yeter ki bu memleketin insanlarına ve geleceğine güvenelim.