02 Temmuz 2022, Cumartesi
01.04.2022 04:50

Buzlar erirken toplumsal kutupların özü değişiyor

Yaşanan geçim derdinin etkisi o denli güçlü ki, kutupların sokağa dair soyut ve soğuk anlatılarını eritiyor. Ortak hayata dair bakış etkileniyor, dışarıya, komşuya, sokağa bakış kutuplaşma esaslı olmaktan çıkıp daha empati ve özen esaslı, temasa açık hale dönüşüyor

Uzun bir süreden beri toplum kutuplaşma içinden hayata bakıyordu. Önce kutuplaşmadan ne anladığımı söyleyeyim. Herhangi bir meseleye o meselenin dinamiklerinden, aktörlerinden değil kategorik olarak kimliğinden, pozisyonundan bakmak. Bir bakıma toplumun büyük kesimlerinin kendi kimliklerine, kendi pozisyonlarına aşk ve sadakatle bağlı olması hali. Bu durum kutuplaşmanın her bir köşesi, kümesi için zihni ve ruhi ambargoların, ezberlerin, karşıt duyguların güçlü olması demek. Bu duygu hali giderek öbür tarafı ötekileştirme, şeytanlaştırma bakışını güçlendiriyor.

Her kutup diğerlerinden korunmak için duvarlar inşa ederken, duvarlar o denli yükseliyor ki kendi hapishanelerine dönüşüyor.  

Miladı 2007

Ülkede yaşanan kutuplaşma birdenbire ortaya çıkmadı elbette, 2008’den beri çokça tartışıldı. Önce Ak Parti’nin iktidara gelişi ve ardından 2007 seçimlerinde neredeyse toplumun yarıya yakınının oyunu alarak siyasi gücünü perçinleyişiyle “iktidar yandaşlığı ve karşıtlığı” üzerinden siyasal kutuplaşma oluştu.

Fakat mesele siyasal kutuplaşmadan ibaret kalmadı. Muhafazakarlar sekülerler gibi bir eksen üzerinden, laiklik, dindarlık gibi bir kimlik gerilimine ve mücadelesine dönüştü. Aynı zamanda çözülemeden süren Kürt meselesi etrafında terörün, çatışmaların da etkisiyle Türkler ve Kürtler arasında ayrı bir katmanda kimlik kutuplaşması güçlendi. Devletle Kürtler arasındaki mesele Türk-Kürt gerilimi ve kutuplaşması, devletle dindarlar arasındaki mesele dindar-seküler gerilimi ve kutuplaşması, devletle Aleviler arasındaki mesele Sünni-Alevi gerilimi ve kutuplaşmasına dönüştü. Siyasal kutuplaşma ile kimlikler arası kutuplaşma bir arada yaşanmaya başladı. 

Bu süreç gittikçe hayat tarzları kutuplaşmasına dönüştü. Hayat tarzı yalnızca kimlikten ya da ekonomik gelir seviyesinden belirlenmiyor elbette. Ekonomik gelir, refah veya eğitim seviyesi gibi somut koşullar kadar kimlikler, değerler, ideolojiler, umutlar, korkular, algılar, beklentiler gibi çok daha karmaşık unsurların bileşkesinden oluşuyor. Ülke siyasal ve kimlik kutuplaşmasını da aşarak hayat tarzları kutuplaşması sürecine girince, yalnızca oy tercihleri ya da medya tercihleri değil; banka, ürün markaları, tatil yeri, sosyalleşme alanları hatta kullanılan kargo, kurye servisleri gibi hemen hemen tüm gündelik yaşam alanları da ayrışmaya başladı.

Üç Türkiye var

Bu süreçlerin sonunda karşımızda üç Türkiye oluştu, sekülerler-muhafazakarlar-Kürtler. 2019 yerel seçimlerine kadar son 12 yılda yapılan genel ve yerel seçimlerde ve referandumlarda siyasal tercihler değil kimlikler belirledi sonucu. Siyasal tercihlerimize göre oy vermedik, kimlik sayımı yaptık. Seçim sonuçlarındaki oy oranlarını belirleyen şey seçime katılım oranları oldu. 22-24 milyon muhafazakar Ak Parti’ye, 11-12 milyon seküler CHP’ye, 5-6 milyon Kürt HDP’ye oy verdi. Aday kim olursa olsun, seçim kampanyası, sloganı ne olursa olsun tablo esas itibarıyla değişmedi. 

Fakat önce 2017’den itibaren ağırlığı her geçen gün artan ekonomik buhran, 2018 sistem değişikliği ve keyfi, merkeziyetçi, otoriter yönetim sistemine geçişin ürettiği sorunlar, 2020’den beri süren pandemi ve 2021’den itibaren artık büyük bir kasırgaya dönüşen ekonomik kriz toplumun ihtiyaç ve taleplerini de, duygu ve düşüncelerini de değiştirmeye başladı. 

Önce 2019 yerel seçimlerinde kutuplaşmanın dinamiklerinin ve duygularının değişmeye başladığını gözledik. Artık kutuplaşmanın dinamosu karşı tarafa yönelik olumsuz duygulardı. Şimdi ise bu duyguların da zayıflamaya başladığı bir süreç yaşıyoruz.

Yaşanan can derdinin, geçim derdinin doğrudan bireysel hayatları bozan etkisi, harareti o denli güçlü ki kimliklerin, kutupların sokağa dair soyut ve soğuk anlatılarını eritiyor. Bireysel hayatın tehdit altında olduğu süreç, ortak hayata dair bakışı etkiliyor.

Empati gelişiyor

Doğal olarak bu süreç dışarıya, komşuya, sokağa dair bakışın da ötekileştirme, kutuplaşma esaslı olmaktan, daha empati ve özen esaslı, temasa açık hale dönüşmesini tetikliyor.

Öte yandan metropolleşme, teknolojiyle ilişki, evin-ev içi rollerin değişiyor olması, metropollerde doğup büyüyen gençlerin hem sayıca çoğalmaları hem de çoğulculuğa yatkın oluşları, iklim değişikliğinin ürettiği endişe ve duyarlılıklar gibi birçok dinamik nedeniyle toplum demografik olarak da, gündelik pratikler olarak da değişiyor. Geçen haftaki yazımda değindiğim gibi yalnızca Ak Parti seçmen kümesi değil, muhafazakarlar da sekülerler de Kürtler de değişiyor.

Seçim araştırmalarında kararsız olduğunu söyleyen insanların çoğalıyor olması bir bakıma olumlu aslında. Toplumun bir kesimi kutuplaşmanın ambargolarından kurtuluyor; ortadaki gri alan, belki de makul olan çoğalıyor. Bireysel hayatın somut dertleri kutuplaşan toplumun bir arada yaşama kapasitesini en azından zihni ve duygusal planda güçlendiriyor. 

İzmir’de yerleşik BAYETAV (Birarada Yaşarız Eğitim ve Toplumsal Araştırmalar Vakfı) ile KONDA iş birliğiyle gerçekleştirdiğimiz “Türkiye’de Bir Arada Yaşarız Araştırması” nda, son 4 yılda gerçekleştirdiğimiz araştırmalar da toplumdaki değişimi ve önümüzdeki fırsat alanlarını gösteriyor.

Elbette toplum çok çeşitli kültürel, siyasi, sınıfsal farklar taşıyor. Ama gündelik hayat pratiklerinde bireylerin bu farklılıklara göre tutarlı ve kategorik davrandığını varsaymak doğru değil. Bu kategoriler, kümeler bireylerin gündelik hayatında tümüyle ayrı kompartımanlarda gibi çalışmıyor. Toplum, kompartımanlara sıkışma psikolojisi ve pratiklerinden daha ortak, benzeş, gri alanlara doğru hareket ediyor. Yalnızca toplum değil kimlikler de dinamik ve değişiyor. Kimlikler, farklılıklar, kutuplar arası gri alanlar çoğalıyor, kesişim alanları oluşuyor ve giderek genişliyor. O gri alanlar, kesişim kümeleri de farklı kimliklerin, kutupların ortak tutum ve davranışlarını güçlendiriyor. Toplum da kimlikler de yeni bir hayat alanında, bir arada yaşamın pratiklerinde yeniden şekilleniyor. 

Öncelikler değişiyor

Her bir kimliğin, farklılığın travmaları, belleği, ezberi hala var elbette. Yaşanan yoksullaşma, adaletsizlik, can derdi gibi bireysel hayatları da altüst eden süreç o travmaları, ezberleri yok etmiyor belki ama geri plana atılmasını, güncel ve gündelik hayata odaklanılmasını dayatıyor topluma. Adalet, huzur, güven talebi her bir farklılığın ortak ihtiyaç ve talebi haline geliyor. 

Toplumun yüzde 94’ü “devlet tüm bireylere, gruplara, kimliklere eşit mesafede durmalı” fikrine onay veriyor. Toplumun yüzde 70’i Almanya’da Türk çocuklarının Türkçe eğitim alamamasını insan haklarına aykırı bulurken yüzde 51’i Türkiye’de Kürt çocuklarının kendi ana dillerinden eğitim alamamasını insan haklarına aykırı buluyor. 2012’den beri Kürt çocuklarının kendi ana dillerinde eğitim alabilmesine, yerel hizmetlerde Kürtçenin kullanılmasına destek artıyor. Ama hala Türk kimliğinin ana unsurlarından birisi olan güvenlik arayışı direncinin sürdüğü de görülüyor. 

Araştırmalarda, kutupların kütlesel büyüklükleri azalırken, kutuplaşmanın zihni ve ruhi ambargolarına sıkışmaya devam edenlerin ideolojik ve duygusal pozisyonlarının daha da yoğunlaştığını görüyoruz. Denebilir ki kütle küçülürken harareti daha yüksek olanlar geride kalıyor. Dolayısıyla nereye bakarak düşündüğümüz, davrandığımız önemli. Gri alanın çoğalmasından mı cesaretlenmeliyiz yoksa küçülerek, yoğunlaşarak harareti yüksek kutuplara bakarak korkmaya devam mı etmeliyiz?

Gri alanlara bakarken de Ferhat Kentel’in deyimiyle şunu hatırlamalıyız: “Hem aynıyız hem farklıyız...” “Bu çelişki değil, karmaşıklığın, yani normalliğin farklı tezahürleri. İnsanların aynı beden içinde hem aynılığa hem de farklılığa vurgu yapması, tanınma isteği eşliğinde bir arada yaşama isteğine tekabül ediyor.”

Herkes bu toplumda var olduğunun tanınması gerektiğini, sevgi ve saygıyı herkes kadar hak ettiğini ve istediğini söylüyor. Herkes kendine de geleceğe de güven duymak istiyor. Geleceğin paydaşı, geleceğin ortağı olmak, geleceği kurma, bir arada yaşamı inşa etme sürecine kendi olarak katılmak, var olmak istiyor.  

Sokağa yansımıyor

Ama bu istekleri gerçekleştirebilmek konusunda kısıtları, sıkıntıları var. Ortak ve bir arada yaşama dair arzu ve niyet çoğalıyor ama bu arzu henüz gayrete, sokağa yansımıyor. Gayretin önünde engeller var çünkü. Birincisi hala devletin politikaları, kısıtları. Hem geleneksel devletin güvenlik kodlamaları hem de mevcut iktidarın siyasi alanı daraltma, ötekileştirme, güvenlik güçleri ve yargı eliyle cezalandırma politikaları nedeniyle arzu gayrete dönüşemiyor. Hem de toplumsal bellekteki travmalar korkuları, tedirginliği besliyor. Üçüncüsü de hala geleceğe güven duygusu çok düşük.  Her şeye rağmen insanlık iyiye gidiyor umudu ve kanaati olanlar yalnızca yüzde 18 oranında. İnsanların büyük kısmının iyi ve güvenilir olduğuna inanırım diyenler yalnızca yüzde 21 oranında.

Toplumumuzda ve dünyada insanlar kendi kültürel gruplarının içine kapanıyorlar gözlemine onay verenler yüzde 77 oranında. Toplum olanların, yaşananların, olması gerekenlerin farkında. 

Nazım Hikmet’in sözleriyle Cem Karaca şarkısındaki mısraları hatırlıyorum. “Ben bir ceviz ağacıyım / Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın / Ne de polis farkında.”

Toplum olan bitenin farkında da; tüm bu süreçleri yönetmesi, politikalar, çözümler üretmesi gereken, iktidara yandaşıyla karşıtıyla siyasi aktörleri ve ülkenin entelektüel gücü farkında mı emin değilim...