18 Ağustos 2022, Perşembe
03.12.2021 04:20

Seçmeni koltuğuna mıhlayarak ikna mümkün mü?

Siyasi kültürümüzde son yıllarda yerleşen bir anlayış var. İktidarıyla, muhalefetiyle tüm siyaset liderler üzerinden yürütülüyor. Sadece liderlerin kullandığı kanallar, medya mecraları farklı. İktidar kontrolü altındaki görsel medya üzerinden söylemlerini kitlelere ulaştırmaya çalışırken, muhalefet alternatif kanalları kullanmaya, sokaklarda, meydanlarda liderler üzerinden söz üretmeye çalışıyor. Söylem ve yöntemlerdeki ortak nokta ise partilerin siyaseti bireysel tercihlere indirgemesi ve lider ile her bir bireyin ilişkisi üzerinden siyasetin biçimlendiğini varsaymaları. Özü itibarıyla tercih edilen yöntem siyasetin kişiselleştirilmesi.  Bu durumda partilerin kurumsal, örgütsel varlıkları, çalışmaları, programları, değerleri, ilkeleri, seçim beyannameleri önemli değil. Önemli olan liderin her bir seçmen ile ekranlardan, sosyal medyadan, miting meydanlarından ve esnaf ziyaretleri üzerinden kurabildiği birebir siyasal veya duygusal ilişki.  Partilerin her bir seçmeni uzay boşluğundaki bireyler olarak gördüklerini söyleyebiliriz. Seçmenlerin sınıfsal, etnik, dini, kültürel aidiyetlerinden beslenen ihtiyaç ve taleplerinin önemli olmadığını varsayıyorlar. Paradoksal biçimde kültürel kimliklerden beslenen partiler, seçmeni yurttaş olarak değil birey olarak dikkate alıyorlar. Gençler ve kadınlar konusunda bir miktar duyarlılık ve çaba gösteriyor olsalar da hala bu iki demografik kümenin bile asıl derdini, ihtiyaçlarını, taleplerini kavradıklarını söylemek zor. Ama son yılların moda kavramı olduğu için gençlere, özellikle de “Z kuşağı” diye ezberlenen bir kümeye ulaşmaya çalışıyorlar.  Artık partiler kurumsal ve örgütlü yapılar değiller, sadece liderler var. Ve yine benzer yaklaşımla sınıflar, zümreler, kesimler, kültürel gruplar yok yalnızca birey olarak seçmenler var.  Halbuki seçmen dediğimiz ve tek bir oy mührüne indirgenmiş olanlar önce insan. Zihniyle, gönlüyle, bedeniyle ve içinde yaşadığı, ait olduğu çevreyle insan. Deneyimleri, öğrendikleri, değerleri, hayat tarzı, algıları, beklentileri, korkuları, umutları ve fikirleri olan insan... Seçmenler veya insanlar siyasi tercihlerini yalnızca reklamlarla, videolarla, afişlerle, sosyal medya mesajlarıyla ve liderler üzerinden oluşturmazlar.

Partiler gündelik hayattan koptu

Elbette bu eğilim bu yıl ortaya çıkmadı. Uzun zamandır siyaset dünyasının örgütlenme ve siyaset yapma tarzı siyaseti bu noktaya getirdi.  Bu değişimin sonucu olarak bireylerin oy tercihinin yalnızca lider ile seçmenlerin birebir siyasi ve duygusal etkileşimi-iletişimi sonucu oluşacağı varsayılıyor. Hatta liderler ve partiler bireyleri tüm ilişkilerinden, aidiyetlerinden kopararak, adeta yer çekimsiz bireylerin sorunlarını da kişiselleştirerek düşünmeye zorluyor ya da kendileri bireylerin böyle davrandığını ve düşündüğünü varsayıyor.  Elbette siyasetin kişiselleştirilmesinin bir geri planı var. Çok genel anlamda parti denilen yapı, toplumun farklı kesimleri ve farklı taleplerinin siyaset zemininde örgütlenmesi, temsili, diğerleriyle müzakere-ikna-uzlaşma süreçlerinde örgütlü gücüyle etkin olma çabasının ifadesi.  Kitle partisi olmayı hedefleyen, seçmenlerin çoğunluğunun oyunu alarak iktidara ulaşmak isteyen bir parti tek bir toplumsal taban ve talebe oturmuyor. Partiler, farklı taleplerin, kimliklerin temsilcilerinin ortak ilkeler ve genel hedefe bağlı olarak bir arada oluşları aynı zamanda.  Bu şekliyle partiler homojen değil, iç farklılıkları ve ittifakları var. O farklılıkları bir arada tutan, hayatı ve siyaseti anlamlandırdıkları ortak yaklaşımlar, düşünsel arka planlar, bu anlamlandırma çabasında esas aldıkları ilkeler ve ülkeye dair ortak hedefler…  Son kırk, elli yıldır hayatın ritmi, siyaset ve parti biçimleri, düşünce sistematikleri, ekonomik ve sosyal hayatın dinamikleri, unsurları değişti. Ancak eski usul örgütlenme yapısı ve siyaset tarzında ısrar eden partiler gündelik hayattan koptular.

Siyaset erbabı gitti siyaset esnafı geldi

Bu kopuşun dört sonucu oluştu. Birincisi, partilerin kurumsal akılları ve yapıları entelektüel anlamda bilim ve bilgiden beslenemez oldu. İkincisi, partiler yeni ritmi, düşünme ve iş yapma tarzlarını içselleştirmiş kuşaklardan insan kaynağı olarak yararlanamaz hale geldi. Üçüncüsü, sade vatandaşın denetiminden kurtuldular. Daha da vahimi ve dördüncüsü de dünyada gelen çağa dair duyarlılıklardan, tartışmalardan, bilgilerden ve arayışlardan koptular, ne haberleri ne bilgileri ne de bu tartışmalarla, aktörleriyle ilişkileri var.  Bunların sonucu olarak partiler ve siyaset, profesyonel particilerin, politikacıların eline kaldı. Ülkenin sorunlarından bağımsız, politika rantı ile beslenen profesyonel particilerin ağırlık kazanması “bir şey yapmayı” değil, “bir şey olmayı” öne koyan insanları öne çıkardı. Siyasette ve partilerde “siyaset erbabı” azalırken “siyaset esnafı” çoğaldı. Yeni duyarlılıklardan, yeni bilgilerden beslenen genç insanların yolu partilere düşenleri de “particiliğin gerekleri”, “parti disiplini” efsaneleri ile ya törpülendi ya parti dışına çıkmaya zorlandı. Giderek partiler, farklı taleplerin örgütlendiği ortak hedefi olan yapılar olmaktan farklı kişilerin bir arada oldukları yapılara, fikirlerin değil kişilerin önde olduğu yapılara dönüştü. Aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya örgütlenme tercih edildi. Talepler değil, önce lider ve yönetici kadrolar ve programlar oluşturulup, bunların örgütlenmesine çalışıldı.  Bu durumda siyaseti düzenleyen yasaların başta siyasi partiler yasasının da verdiği imkân ve güçle varlıkları ve rolleri kuvvetlendirilmiş liderler öne çıktı. Yani sanıldığı gibi bu toplum “lider takipçisi” olduğundan, seçmenler kuvvetli lider istiyor türü siyaset efsanelerinden dolayı değil, örgütsel tercihleri ve siyaset tarzları nedeniyle lider partileri ağırlık kazandı.

Kitle partisi değil liderin partisi

Bir an düşünün, hangi partinin Meclis grubu ya da il başkanları toplantısında politikaların tartışıldığını hatırlıyorsunuz? Olan liderin nutuklarıdır, parti yönetim kadrolarının bile liderin tercihlerini öğrenmeye çalıştıkları toplantılardır. Partiler çoğulculukları olmayan, kitle partisi olmayan, liderin partisi haline dönüşmüş durumdalar.  Partilerin iletişimleri ve söylemleri de bu sürecin sonucunda doğal olarak lider figürünü öne çıkarıyor. Tüm farklı siyasi bakış, duruş ve parti imajı lider figürü üzerinden simgeleşiyor.   Meselenin diğer yanı ise liderlerin karşı karşıya oldukları kitleleri nasıl gördükleriyle ilgili. Sanılıyor ki, seçmenin oy tercihi büyük oranda, makarna, kola veya banka tercihi gibi doğrudan televizyon reklamlarından veya mitingler gibi doğrudan pazarlama yöntemlerinden etkilenir.  Bu noktadan bakılınca da çok Amerikanca bazı modellemeler, propaganda slogan ve mesajları, sosyal medya kampanyaları siyasetin asıl mecrası sanılıyor. Herkes kendi Cambridge Analytica örneğini ya da mucizesini yaratacak ekipleri arıyor. Okur hatırlayacaktır, Facebook–Cambridge Analytica veri skandalı olarak da kayda geçen olay, Cambridge Analytica isimli ekibin 50 milyon Facebook kullanıcısının kişisel bilgilerini ele geçirip duygusal manipülasyon amaçlı kullanarak ABD Başkanlık seçimlerinde seçmen tercihlerinin etkilenmesinin amaçlanmasıydı.   Ama Türkiye için soru şu, Türkiye’de seçmenlerin siyasi tercihleri ne kadar bireysel meselelerinden, duygularından, ihtiyaçlarından ne kadar kültürel ya da sınıfsal aidiyetlerinden biçimleniyor? Ya da Türkiye toplumunda Batılı anlamda bireyselleşme, rasyonel düşünce ne kadar yaygın ve güçlü?  Belki de soruyu şöyle sormalıyız, bireyselleşememiş olsa da bireysel meseleleri için gayretli olan insanımızın bireysel hayatına dair beklentileri ile aynı insanların yurttaş olmaya dair, ortak hayata dair beklentilerini nasıl birleştireceğiz?

Esas olan hanenin birliği ve dirliği

Toplumda Batılı anlamda bireyselleşme düşük, hala hayatın öznesi büyük çoğunluk için ailesi.  Dayanışma ilişkilerinin, hayata tutunma çabalarının, refah seviyesini yükseltme, sınıf atlama gayretinin öznesi aile. Örneğin “Z kuşağı” diye kodlanan gençlerin dörtte üçü aileden aldığı harçlığa bağımlı bir hayattan bakıyorlar meselelere.  Bir başka nokta, memleketin insanları birey olmak, bireysel meselelerini çözmek konusunda gayretli ve arzulular. Ama yurttaş olmak konusunda da tedirgin, ikircikli ve temkinliler. Birey olarak öncelikli beklenti “hanenin dirliği ve düzenliği”. Yani hanenin ve ailenin geliri ve geçimi, ailenin sağlık ve eğitim ihtiyaçları, ailenin güvenlik arayışı, barınma, gelecek güvencesi, asayiş meseleleri.  Partilerin vaatleri, projeleri de esas itibarıyla seçmenin birey olarak beklentileri üzerine. Ama aynı insanlar yurttaş da. Ortak hayatta diğerleriyle nasıl ilişki kurabildikleri, ortak hayatın kurumları, kuralları üzerine, ortak hayatın eşitlik, adalet, özgürlük meseleleri üzerine de talepleri, beklentileri var. Ortak hayattaki yurttaş olarak yaşanılan meselelerin bir kısmı kültürel aidiyetlerden, bir kısmı sınıfsal meselelerden besleniyor.  Siyaset ve partiler sanıyorlar ki bireysel hayata dair vaatler, bireysel ilişki, kampanya, propaganda ile yalnızca birey olarak kabul etikleri seçmenleri ikna edecekler. Bugün ülkenin meselelerinin çok önemli bir kısmı ortak hayata dair. Ekonomik buhran bireysel beklentileri ve dertleri öne çıkarıyor olsa da yurttaş olarak insanların adalet, huzur, saygı, özgürlük ve toplumsal barışa dair beklentileri var.     Bugünün Türkiyesi’nde, 2021 yılı biterken, yeni bir toplumsal uzlaşmaya, “biz olabilme duygusunu” yükseltmeye ihtiyaç var. Bunun için gereken şey sanıldığı gibi “yüzde 50+1” diye kodlanan çoğunluk değil, çoğulculuktur. Yeni bir üst değerler manzumesi oluşturabilmek, yeni bir uzlaşma üretebilmek birinin diğerine baskın çıkmasıyla değil hep beraber yeni bir uzlaşmayla olur. Ülkenin var olan siyasi durumu itibarıyla ihtiyacımız tam temsiliyettir. Ülkenin birçok katmanda ve birçok eksende farklılıkları, bu farklı kümelenmelerin farklı değer setleri var. Temel meselemiz tüm bu farklılıkların bir arada yaşayabileceği ortak yaşamın ortak kurallarını yeniden tanımlayabilmektir. Kültürel kimlik farklılıklarının ve ekonomik sınıfsal gerilimlerin ürettiği enerjiyi çatışmaya değil uzlaşmaya yöneltmeye ihtiyacımız var. Birbirimize kendimizin tercihlerini dayatmaya değil yeniden “biz” olabilmeye ve yeni bir mutabakat üretmeye ihtiyacımız var. Bu süreç çoğunluk ya da güç üzerinden değil tüm sınıfsal ve kültürel farklılıkların sürece dahil olmasıyla başarıya ulaşabilir. Partilerin, liderlerin yapması gereken ise seçmeni hem birey hem yurttaş olarak ihtiyaç ve taleplerini kavrayan ve cevaplar üreten siyaseti ve dili üretmeleri.