29 Kasım 2022, Salı
14.05.2021 06:00

Toplum, kendi mühendisliğini yapıyor

Toplumun ruhunda, çoğulculuğa ve özgürlükçülüğe doğru bir değişim var. Halk artık farklılıklara ve farklı toplumsal kümelerin taleplerine daha açık halde. Bu anlamda siyasetin de ilerisindeler

Buruk bir dini bayram yaşıyoruz. Pandemi kısıtları altında, en az can riski kadar ekonomik sıkıntıların, açlık, yoksulluk, işsizlik gerçeği ve korkularının yüreğimizi sıkıştırdığı bir dini bayram yaşıyoruz. Büyüklerimizin ellerini öpmeye gidemedik mesela, halbuki eğer mekansal engel yoksa yüzde 71’imiz her zaman, yüzde 18’imiz de sık sık bayramlarda aile büyüklerine gider, el öperdik. Muhtemelen pandemi nedeniyle bayram namazına gidenler de daha az oldu, pandemi olmadığı zamanlarda yüzde 45’imiz mutlaka bayram namazına da giderdi. Toplumun ruhunda Ramazan bayramının da diğer bayramların da ayrı bir yeri vardı. Yüzde 92 oranındaki insan ‘‘Ramazan ve bayramlar toplumun barış ve huzuru için en önemli geleneklerdir’’ fikrinde örneğin.  Bayram şekeri ve harçlığı almak, bayram vesilesiyle yeni ayakkabıya kavuşmak gibi çocukların coşkusu üzerinden bir nostaljik anlatı yaygın olsa da benim doğup büyüdüğüm kasabada bir araya gelmekti bayram. Ege’de olsa da tarım arazilerinin ve gelirinin kıtlığı nedeniyle kasabanın çocukları için hayata tutunmanın, başarılı olmanın ve daha iyi bir hayatın yolu eğitim ve alın teriyle çalışmaktı. O tarihlerde kasabamda olmadığı için lise eğitimine il merkezine gidilirdi. Lise veya üniversite için kasaba dışına gidenlerin, müfettiş Mustafa dayımın, komşumuz pilot Kaan abinin, doktor Ata abinin kasabaya geldiği zamanlardı bayramlar. Onlar ve diğer benzerleri biz çocuklar için rol modeller, aileler ve kasaba için gurur kaynağıydılar.  Ama sonra kasaba boşaldı, hepimiz şehirli olduk. Kendi şehir merkezimizde Denizli’deyken ya da bölgenin merkez şehri İzmir’deyken hala hemşerilik önemliydi. Doktor, avukat lazım olduğunda herkes yine kendi kasabası kökenli doktor, avukat arardı. Düğünlerde, cenazelerde haberdar olunur, bir araya gelinirdi. Sonraları bayramlarda kasabaya gitmek değil tatil beldelerine gitmek hayatımızın normali oldu. Birbirimizden koptuk, çocuklarımız ise ata toprağıyla, kasabasıyla, ahalisiyle zaten hiç tanışmadılar. Ya şehirlerimizin bazıları göçle metropolleşti ya da bazılarımıza bölgenin merkezi şehirleri de yetmedi daha büyük şehirlere, metropollere geldik. Ülkenin yarı nüfusu 11 metropole toplaştık. Sıkıştık bir bakıma. 60 daireli apartmanlara, apartman tarlalarından oluşan meydanı olmayan mahallelerde yaşamaya başladık. Karşı kapı komşumuzun yerini Instagram’da twitter’da takip ettiklerimiz aldı. Kalabalıkların içinde yan yana ama birbirini fark etmeden, selamlaşmadan, bayramlaşmadan yaşar hale geldik.   Şimdi üye olunan Whatsapp veya Facebook gruplarında internetten edinilmiş romantik fotoğraflarla topluca selamlaşıyor, bayramlaşıyoruz. Gündelik hayatın ritmindeki hızlanma nedeniyle bayramlar gibi gelenekler de çözülüyor.  Toplum gecikmiş bir modernleşmenin telaşıyla sığ, yaşanan kutuplaşmalar nedeniyle savruk bir modernleşme yaşıyor. Çözülemeyen kadim meseleler hemen her şeyi siyasileştiriyor ve kutuplaştırıyor. Örneğin siyasi tartışmalar ve ezberler nedeniyle bu bayramın adının ne olduğunu bile tartışmıştık bir zamanlar. Toplumun yüzde 80’i bu bayrama ‘Ramazan Bayramı’ derken yüzde 14’ümüz ‘Şeker Bayramı’, yüzde 6’mız da ‘Şükür Bayramı’ diyordu.

En sorunlu mesele

Yaşananların sosyolojik ve kültürel boyutları var elbette. Ama aynı zamanda siyasi bir boyutu da var. Ülkenin en sorunlu zihni ve siyasi meselelerinden biri laiklik meselesi. O nedenle dine ve inanca değen, referans alan her konu kutuplaşma meselesi oldu bir süre. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devletin seçtiği laiklik anlayışı ve uygulamaları sorunluydu. Bu politikalar nedeniyle oluşan gerilim sanki toplumun içinde de çok güçlü bir laiklik karşıtı damar varmış algısı yaratıyor. Siyaset bu politikalara itiraz üzerinden beslenerek, dini siyasete alet etmeyi meşrulaştırıyor.  Gerçi bugün iktidarın eksilen toplumsal desteği ile seçtiği politikalar arasındaki açılmayı kapatmak için daha fazla dini referanslı söylem ve politikalara yöneliyor olduğunu da gözden kaçırmamak gerek.  Laiklik üzerine de Türkiye’deki laiklik uygulamaları, sonuçları, itirazları üzerine de oldukça büyük bir literatür ve tartışma var. Derdim bayram gününde bu detaya girmek değil ama laiklik tartışmalarının ürettiği toplumdaki zihni ve ruhi problemin, ambargoların, toplumsal psikolojideki kökenlerine dikkat çekmek.  Ülkenin, toplumun yeniden “biz” diyebilmesi için de en önemli zihni ve ruhi eşiklerden birisinin devletin laiklik anlayışı, politikaları ve bunların toplumdaki karşılıklarının ürettiği gerilimden beslendiğinin altını çizmek gerek. Toplumun yüzde 88’i devletin laik olması gerektiği fikrinde. Ama hukuk sisteminin dini kurallara uydurulması gibi bir konudan yaklaşıp “şeri hukuka dönüp miras bölüşümünde kız ve erkek çocuklar arasında ayrım olup olmaması” sorulduğunda yalnızca yüzde 8’i bu fikre onay veriyor. Öte yandan toplumun yüzde 78’i “çocuk yetiştirirken ahlak eğitiminde dinin rolü olmalı” diye de düşünüyor.   Toplum değişiyor, bunca tartışma, kurum ve kural değişikliği üretmemiş olsa da toplumsal bellekte ve toplumun ruhunda bir çoğulculuğa, özgürlükçülüğe doğru bir değişim üretiyor. Örneğin 2012 yılına göre Türkiye toplumu tüm yaşananlardan sonra farklılıklara ve farklı toplumsal kümelerin taleplerine daha açık hale gelmiş durumda. “Devlet, tüm özgürlükler ve başörtüsü, cinsel yönelim gibi her türlü kişisel tercihler karşısında, bu tercihler ne olursa olsun tarafsız kalmalıdır” ifadesine 2020 Kasım ayındaki araştırmada verilen cevapları incelediğimizde Türkiye toplumunun yüzde 77’sinin bu ifadeyi “doğru” ya da “kesinlikle doğru” bulduğunu görüyoruz. Bu oran 2012 yılında yüzde 69’du.  “Alevilerin dini inanışlarını diledikleri gibi yaşamaları” konusunda da Türkiye toplumu siyasetin ilerisinde. Türkiye toplumunun yüzde 72’si bu ifadeyi doğru bulurken sadece yüzde 11 yanlış buluyor. Doğru bulanlar 10 yıl içerisinde yüzde 60’tan yüzde 72’ye çıkmış. Bugün 18 yaş üstü her 100 kişinin 56’sı Diyanet’in “Müslümanların yanı sıra diğer dinlere de hizmet vermesi” gerektiğini, 32’si “Aleviler dahil tüm Müslümanlara hizmet vermesi gerektiğini, 12’si ise sadece Sünni Müslümanlara hizmet vermesi gerektiğini düşünüyor.  Yine toplum, son yıllarda yaşananların da Diyanet’in nasıl siyasete alet edildiğinin de farkında. Diyanet’in verdiği hizmetlerden duyulan memnuniyet Ekim 2014’ten bugüne ciddi anlamda azalmış durumda. Diyanet’in verdiği hizmetlerden memnun olanlar o tarihte yüzde 67’yken bugün yüzde 34’e düşmüş.  Nitekim, “Diyanet sizin gözünüzde neyi temsil ediyor?” sorusunu sorduğumuzda 100 kişinin 42’si “Devletin dini hayatı kontrol etmek ve yönlendirmek için kurduğu siyasi bir kurumdur” cevabını veriyor ki bu cevabı verenler 2014 yılında sadece yüzde 23’tü.

‘Din birliği’ azalıyor

Ülke metropolleşiyor, gündelik hayat pratikleri değişiyor, diğerleriyle temas çoğalıyor. Yaşanan gecikmiş modernleşme yalnızca pratikleri değil toplumun zihin haritasını ve ruhunu da etkiliyor. Sorunlar siyaset marifetiyle çözülememiş olsa da tartışmalar, deneyimler toplumsal bellekte yer buluyor.  “Türkiye’de insanları ortak bir vatandaşlık bağıyla hangisi bağlar?” diye sorduğumuzda Mart 2016’da “din birliği” cevabını verenler yüzde 36 oranındayken, Aralık 2020’de yüzde 18’e gerilemiş. “Din birliği” cevabını verenler azalırken “ortak gelenekler ve kültür” diyenler yüzde 33 oranından yüzde 50’ye yükselmiş.   Toplum bir biçimde kendi toplumsal mühendisliğini yapıyor. Siyasetçiler ve aydınlar her gün kendi siyaset mühendisliği hünerlerine yatırım yapıyor olsalar da toplumun kendi ruhu, zamanın ruhuyla birleşerek yeni bir geleceğin hazırlığını yapıyor. Bu nedenle bu bayram biraz buruk yaşanıyor olsa da umut biriktiriyor. Tıpkı pandemi gibi bir melanetin, yaşanan tüm risk ve sorunlarına karşın toplumun kendine, hayata özen duygusunu ve dayanışma ruhunu yeniden keşfediyor olması gibi. İyi bayramlar efendim. *** Okura not: Yazıda bahsedilen araştırmalar için: