Türümüz 300 bin yıl kadar önce evrimleşti. Dünya ise 4.54 milyar yıldır var olan bir gezegen. Bir diğer deyişle insanın varlığı, Dünya tarihinin %0.0066’sına denk geliyor. Şöyle düşünün: Eğer Dünya tarihini 1 yıllık bir takvime yerleştirip 1 Ocak gününü Dünya’nın başlangıcı alsaydık, insanlar o yılın 31 Aralık günü, saat 23:26’da tarih sahnesine çıkarlardı. Tarım Devrimi 23:58’de yaşanırdı. Modern bilim 23:59’u 58 saniye geçe başlardı. Biz, bu kadar yeni bir türüz.
Tuhaf çatışma
Bu kısacık sürede başardıklarımız elbette baş döndürücü. Ancak bu hızlı gelişme dolayısıyla insan, doğadaki yerini ve doğanın kendisini anlamak konusunda tuhaf bir çatışma hâlinde. Bir yandan doğanın bir parçası olduğumuz gerçeğini insanlara hatırlatmaya çalışıyoruz; öte yandan, bu kadar büyük bir nüfusun ve medeniyetin var olabilmesi için, doğanın bizim ihtiyaçlarımıza göre modifiye edilmesinin kaçınılmaz olduğunu fark ediyoruz. Bir yandan insan doğanın sıradan bir parçasıdır, doğa için özel bir tarafı yoktur diyoruz; diğer yandan hayvanları ve doğayı korumak için kendimizi onlara insansı özellikler atfetmek zorunda hissediyoruz (bitkilerin insanlar gibi “hisleri” olduğunu, ormanların insan şehirleri gibi bir ticaret ağına sahip olduğunu veya çeşitli hayvanlara insansı özellikler atfedenleri düşünün).Zor bir ikilem
Bu çatışma, tuhaf bir ikilemi de doğuruyor: Bir şeyleri korumak ve kollamak için, onların insanlar gibi olduğunu mu düşünmemiz gerekiyor? “İnsan” veya “insan gibi” olmayan şeyler, “korumaya değer” olamaz mı? Bizi doğayı insanlaştırmaya (“antoropomorfizm”) iten sebepleri biyoloji perspektifinden anlamak zor değil: İnsan, doğanın içinden gelen bir tür olduğu için, doğada bulunan birçok özelliğin bir formu bizim türümüzün de anatomisinde, davranışlarında ve genel olarak niteliklerinde var. Sorun, bunlardan sadece olumlu bulduklarımıza odaklanıp doğayı bu pozitif değerler üzerinden yargıladığımızda başlıyor. Örneğin bitkiler, tehlike altındayken çeşitli moleküller salgılayarak diğer bitkileri uyarabiliyorlar (bir nevi birbirleriyle “konuşuyorlar”), evet. Ancak aynı bitkiler, diğer bitkilerin büyümesini yavaşlatmak ve hatta rakiplerini öldürmek için allelokimyasallar da salgılıyorlar. Veya bitkiler, toprağın altındaki mantarlarla yaptıkları işbirliği sayesinde, “yer altı mikoriza ağı” denen bir ağ boyunca besin maddelerini alıp verebiliyorlar. Dev bir ticaret ağı! Ancak aynı ormanlarda, birbirlerinin köklerine yapışıp besinlerini çalan parazit bitkiler de görebiliyorsunuz. Ayrıca yer altı mikoriza ağını kullanan bitkiler de rastgele seçtikleri türdaşlarına değil, çoğunlukla kendi soyundan gelen bireylere yardım ederek, sadece onları kayırmaya meyilli gözüküyor. Benzer örnekleri hayvanlar dünyasından vermek de mümkün. Önemli olan şu: Bu canlıları korumak için, onların illâ insan gibi olmalarına veya insanın “insandan bile daha erdemli versiyonları” olmalarına gerek yok. Ormanları ve hayvanları korumamızın nedeni, ormanların dayanışma içinde yaşaması veya köpeklerin insan gibi zeki olması olamaz, olmamalı. Benzer şekilde, ağaçların birbirini öldürecek kimyasallar salgılaması, hatta bazı ağaçların belli dönemlerde sincap soylarında kırıma neden olması veya hayvanlar arasındaki vahşi rekabet de onları umursamamak için bahane olamaz, olmamalı.