03 Ekim 2022, Pazartesi
25.03.2022 04:30
Çağrı Mert Bakırcı
Çağrı Mert Bakırcı
cmb@evrimagaci.org

Diğer Yazarlar

Herkes için ‘her şeyin’ kısa tarihi

‘Okur isteği’ üzerine bu hafta varoluşun destansı öyküsünü anlatacağım. “Güneş sistemi nasıl oluştu, Dünya’da yaşam nasıl başladı, insanlar nereden çıktı?” gibi soruları, yerim elverdiğince yanıtlamaya çalışacağım

Geçtiğimiz haftalarda okurlarımdan Selin Hanım’ın 6.5 yaşındaki kızı, kendisine Dünya’nın nasıl oluştuğunu, insanların nasıl var olduğunu, ilk insanın kim olduğunu merak ettiğini söylemiş. Anne bu sorulara doğru cevap veremeyeceğinden korkarak bana yazdı. Ben de bu haftayı çocuklar için (ama tabii aslen yetişkinler için) her şeyin kısa tarihini anlatmaya ayırmak istedim. Bu konuda koca koca kitaplar varken birkaç satıra nasıl sığdıracağız, bir bakalım.

Her şey 13.82 milyar yıl önce, “Büyük Patlama” denen bir olayla başladı. Bu noktada evren, az çok bir insan boyunda, aşırı sıcak ve aşırı yoğun bir “şey”di. Evrende geçmişte var olmuş, bugün var olan ve gelecekte var olacak her şeyi oluşturan bütün madde ve enerji, bu 1.5-2 metrelik “şey”in içine sıkışmış hâldeydi. 13.82 milyar yıl önce, bir noktada bu “şey”, müthiş bir hızla dört bir yana doğru genişlemeye başladı; adeta ucundan çekiştirilen bir çarşaf veya şişirilen bir balon gibi...

1- Her şey 13.82 milyar yıl önce, “Büyük Patlama”yla başladı

Sahne yer çekiminin

Bu genişlemeye bağlı olarak giderek soğudu, içindeki madde ve enerji artık katrilyon kere katrilyonlarca kilometre uzaklara yayıldı. Bu madde şu anda Dünya’nın bizi kendisine çekmesi gibi, birbirini yer çekimi etkisiyle çekmeye başladı. Buna bağlı olarak giderek daha iri kütleler oluşmaya başladı. Bu birleşme ve kaynaşmalar sırasında parçalar tamamen hareketsiz olmadıkları için (yani kendi etraflarında bir miktar döndükleri için), birleşmeleri sonucu oluşan daha iri yapılar da belli bir dönme hızına sahipti. İşte gök cisimlerinin büyük bir kısmı, kendilerini oluşturan parçaların dönmesinden ötürü kendi etraflarında dönecek biçimde oluştu.

2- Denizde başlayan yaşam, hızla çeşitlendi

Bu kütle öbeklerinin en fazla olduğu yerlerde en iri cisimler oluştu: Bunlar yıldızlardı. Yıldızlarda o kadar fazla madde birikmişti ki, bunların merkezlerinde (çekirdeklerinde) müthiş bir basınç ve sıcaklık oluştu. Bu yüksek basınç ve sıcaklık altında, yıldızları oluşturan daha küçük atomlar birbirlerine kaynayarak daha iri atomlara dönüştüler. Ayrıca bu kaynaşma sırasında etrafa saçtıkları enerji sayesinde, yıldızların sahip oldukları devasa kütlenin etkisiyle kendi üzerlerine çökmesine de engel oluyorlar. Bunu yapamayan, yani artık birleştireceği maddesi kalmayan yıldızlar, eğer yeterince büyüklerse, kendi üzerlerine çökerek kara deliklere dönüşüyorlar. Daha ufak yıldızların yakıtı bittiğindeyse, süpernova dediğimiz müthiş bir patlamayla içerdikleri maddeyi ve enerjiyi etrafa saçıyorlar - ki bu madde ve enerji de bir sonraki nesil yıldızların doğduğu yer oluyor. Böylece evrende yıldızlar öldükçe yenileri doğabiliyor.

3- 65 milyon yıl önce Dünya’ya çarpan bir gök taşı dinozorları yok etti ve memeliler rahat rahat yaşayabilmeye başladılar

İşte Güneş’imiz de bu şekilde, kendinden önce gelen bir yıldızın ölümünden saçılan malzemelerden doğdu. Ondan arta kalan madde de diğer gezegenlerin oluşumu sırasında kullanıldı. Hatta bazı yerlerde kütle o kadar azdı ki, gezegen bile değil, sadece kaya parçaları oluşabildi: Mesela Mars ile Jüpiter arasında bulunan, irili ufaklı kayalardan oluşan asteroit kuşağı, bu şekilde artık maddelerden oluşmuş bir bölge.

4- Memeliler Dünya’ya yayıldıkça farklı türlere evrimleştiler

Oluşan gezegenlerden biri de Dünya’ydı ama ilk zamanlarında hiç de yaşanabilir bir yer değildi: Yüzeyi, yer çekimi altında kaynaşan maddelerin birbirine sürtünmesinden saçılan ısı nedeniyle aşırı sıcaktı. Henüz Güneş sistemi tam oluşmadığı için, bol miktarda gök taşı sürekli gezegenleri dövüyordu. Hatta oluşan tüm gezegenler ve kayalar, şimdi olduğu gibi aynı yönde bile dönmüyordu! Bir kısmı aksi yönde dönüyordu; bunlar ters yönde dönen diğer gezegenlerle çarpışarak yok oldular (böylece geriye sadece belli yönde dönen gezegenler kaldı, bugün gördüklerimiz de onlar). Hatta bir ara Mars büyüklüğündeki bir diğer ön-gezegen (yani tam oluşmamış bir gezegen), Dünya’ya çarptı ve bu sırada müthiş miktarda madde uzaya saçıldı. Bu maddeler, Dünya’nın yer çekimine kapılarak Ay’ımızı oluşturdu.

Ama nihayet, Dünya ve Güneş sistemi sakinleşti. Tıpkı bugünkü gibi... Gezegenimizin yüzeyini uzaydan gelen parçalardan koruyan bir atmosferi vardı. Yüzeyde bol miktarda su bulunuyordu. Ve Dünya, jeolojik olarak “ölü” bir gezegen değildi; yani yer altında (depremlere ve volkan patlamalarına da neden olan) tektonik faaliyet sürüyordu. Tüm bunlar, Dünya’yı oluşturan çeşit çeşit maddenin bir kısmının, bugün “yaşam” olarak bildiğimiz formlara ilk adımları atmasını sağladı.

5- Bunlardan bir grup, primatlar ve maymunlardı. İri beyinli zeki hayvanlar olan maymunların bir kısmı  30 milyon yıl kadar önce kuyruklarını yitirdiler

Okyanustan karaya

Yaşam, okyanusların dibinde, yer altındaki volkanların denize ulaştığı yerlerin civarında başladı. İlk canlılar oldukça basitti; hatta bugünkü bakterilerden bile basit yapılılardı. Ama bu önemli değildi; çünkü yaşamı bu kadar güçlü kılan, tekil bireylerinin karmaşıklığı değil, bir bütün olarak, istikrarlı bir şekilde kendini kopyalayıp daha çok canlı üretebilme başarısıydı. İlk canlılar bölündükçe, kendilerine benzer kopyalar ürettiler; fakat bu kopyalar birebir aynı değildi - tıpkı bizim anne/babalarımıza tıpatıp benzemiyor olmamız gibi... Bazı kopyalar hayatta kalmak ve üremek konusunda ebeveynlerinden bile başarılılardı ve bunlar, kendileri gibi başarılı daha fazla kopya ürettiler. Daha başarısız olanlar, nihayetinde bu çoğalma yarışında geri kaldılar ve elendiler. Böylece canlılar, bulundukları ortama en uygun olanların yola devam etmesiyle, gittikleri her yere uyum sağlayacak şekilde değişmeye başladılar.

Denizde başlayan yaşam, hızla çeşitlendi. Önce tek başına yaşayan bakteriler, koloniler oluşturarak bir arada yaşamaya başladılar. Bu kolonilerdeki bazı bakteriler belli görevleri üstlendiler. Bunlar ileride organ ve sistemleri oluşturacak şekilde özelleşeceklerdi. Sonrasında koloniler, bugün bildiğimiz çok hücreli canlılara evrimleştiler. Bu çok hücrelilerden bir kısmı, yassı solucanlar gibi omurgasız hayvanlara dönüştü, bir kısmı yosunlar gibi deniz bitkilerine, bir kısmı balıklara... Bu balıkların bazıları karaya çok yakın yaşıyorlardı ve denizde rekabet arttıkça, geçici olarak karaya çıkabilenler daha kolay hayatta kaldı. O dönemde bitkiler çoktan karaya ulaşmıştı, bu sayede karada hayvanlar için besin de bulunuyordu. Böylece hayvanlar, bir noktadan sonra karaya kalıcı olarak çıkmayı başardı. Bu geçişi temsil eden kurbağa ve semenderler günümüzde hala hem suda hem karada yaşıyorlar. Amfibi dediğimiz bu hayvanların bir kısmı, karaya kalıcı olarak uyum sağlayarak sürüngenlere dönüştü - ki bu sürüngenlerin bir kısmı da sonradan dinozorlara evrimleşti. Sürüngenlerden ayrılan bir kol, fare benzeri ufak memelilere evrimleşti. Dinozorlar çağında memeliler saklanmak zorundaydı, yoksa kolayca av oluyorlardı ama 65 milyon yıl önce Dünya’ya çarpan bir gök taşı dinozorları yok etti ve memeliler rahat rahat yaşayabilmeye başladılar.

6- Bu kuyruksuz maymunların torunları olan orangutanlar, goriller ve şempanzeler hâlen aramızda yaşıyorlar. Ve o torunlardan biri de biz insanlar... 

Sıradan bir parçasıyız

Memeliler Dünya’ya yayıldıkça farklı türlere evrimleştiler. Bunlardan bir grup, primatlar ve maymunlardı. Maymunlar çok iri beyinlere sahip zeki hayvanlardı. Bir kısmı 30 milyon yıl kadar önce kuyruklarını yitirdiler. Bu kuyruksuz maymunların torunları olan orangutanlar, goriller ve şempanzeler hâlen aramızda yaşıyorlar. Ve o torunlardan biri de biz insanlar... İnsanlar tarih sahnesine diğer canlılardan bağımsız olarak çıkmadı. 13.82 milyar yıldır süregelen destansı bir hikâyenin, sıradan bir parçası olarak çıktılar. Ancak iri beyinleri sayesinde medeniyetler inşa ettiler, bilim yapmaya başladılar, öğrendiklerini teknolojiye dönüştürdüler ve bu bilim/teknoloji sayesinde ben bu yazıyı yazabiliyorum, siz de okuyabiliyorsunuz.

Fiyuv! Fena değil. Tabii MUAZZAM düzeyde detayı atlamam gerekti ama 13.82 milyar yılda olan biten kabaca bu. 

Görebileceğiniz gibi, evrenin başlangıcı haricinde “ilk” diyebileceğimiz herhangi bir ân yok: İlk madde yok, ilk yıldız yok, ilk gezegen yok, ilk atom yok, ilk molekül yok, ilk canlı yok, ilk balık yok, ilk amfibi yok, ilk dinozor yok, ilk memeli yok, ilk maymun yok ve ilk insan yok. “İlk” dediğimizde, kesintili bir süreç imâ etmiş oluyoruz: “Önceden yoktu, şimdi o ‘ilk’ olan var.” diyoruz. Halbuki evrendeki olaylar bu şekilde kesintili bir biçimde yaşanmadı. Her şey kendinden önceki şeylerden var oldu. Nasıl ki annemizin karnından çıktıktan sonra, herhangi bir gün kalkıp da “Tamam, ben artık genç oldum” diyemiyoruz, çünkü büyüyüp gelişmemiz kesintisiz süreğen bir olay, hiçbir noktada “ilk insan” veya “ilk gezegen”den de bahsedemiyoruz; çünkü bunların hepsi evren içinde olan biten, süreğen olayların bir parçası. Biz insanlar, bu kategori isimlerini (“insan”, “gezegen”, “bakteri”, “atom” gibi) sonradan veriyoruz. Yoksa evrenin gözünde, bir insanın bir kayadan, bir gezegenin bir yıldızdan, bir atomun bir dağdan hiçbir farkı yok. Hepsi aynı kökenin, farklı form ve biçimlere girmesinden ibaret...

Ve işte bu, varoluşun destansı öyküsü... Evren nereden geldi? İnsan tam olarak nasıl oluştu? Başka yerlerde yaşam var mı? Kara deliklerin içinde ne var? Yaşam, asteroitler üzerinde de başlayabilir miydi? Bu ve bunun gibi milyonlarcası, bilim insanlarının her gün boğuştuğu ve araştırdığı sorular. Ve bugüne kadar sahip olduğumuz her şeyi bize veren, buraya kadar anlattıklarımı son derece detaylı bir şekilde anlamamızı sağlayan ve geriye kalan tüm sorularımıza da er ya da geç cevap verebilecek tek şey var: Bilim.