18 Mayıs 2024, Cumartesi Gazete Oksijen
08.10.2021 04:30

Onu denize gömdüler aslında…

Dünyanın kaç yerinde bir yazarın cenazesi için koca bir kasaba halkı sokaklara dökülür? Aralarında süngerciler, futalı kadınlar, önlüklü çocuklar ve bastonuna dayanmış yaşlılarıyla birlikte… Hepsi bir olup mavi atlasa sarılmış bir tabutu dalgaların üzerinde gezdirir… Deniz kabuğundan trompetleriyle yeri göğü inleterek… Sadece Bodrumlular… Sadece Halikarnas Balıkçısı için…
-Saat kaç? -İki -Bir koku geliyor. -Ne kokusu? -Çiçek… Çok sancım var İsmet. -Nerede baba? -Karnımda. (Tetem telaşla altıncı kattaki teyzeyi çağırmış, başında beyaz örtü, bir şeyler okuyor, onu gördü. Ben uzaklaşması için işaret ettim. Babam farkına vardı:) -She doesnt go away… (Gitmiyor)(Öksürmeye başladı. Hırıltı gibi, kesilmiyor. Doktor Behzat Okay’ı aradım. Geldi, tansiyonunu ölçüyor)  -Ne kadar? 12 üstadım. (Bana yan taraftan elini açarak 5 işareti yapıyor. Ben yavaş bir sesle soruyorum. Bir şey yapmayacak mısınız?” Doktor: Çok sevdiğim bir insan, elimde kalmasını istemem… Annemi dışarı çıkarıyorum. Teyzem ve ben yanındayız. Teyzeme dönüyor.) -Nero, fresko. (Rumca su, taze su) Saat 15.15 ve bitti.  13 Ekim 1973, Cumartesi günü İzmir Hatay Caddesi,  Merhaba Apartmanı, 3. kat… “Sanki büyük bir heykel kaldırıldı büyük bir alandan.” Necati Cumalı
Girit’te dünyaya geldi, Büyükada’da büyüdü, Robert Kolej’de okudu, Oxford’dan mezun oldu, Babiali’de çalıştı, İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı, Bodrum’da yeniden doğdu. 
Girit’te dünyaya geldi, Büyükada’da büyüdü, Robert Kolej’de okudu, Oxford’dan mezun oldu, Babiali’de çalıştı, İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı, Bodrum’da yeniden doğdu. 

ÖLÜM KARŞISINDA DURUŞU…

Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. Hayat doğadır. Çıkarcılar, başkasının üzerinden geçinenler, ölümün hayata karşı askeridir. Şimdi ne yapalım, doğaya karşı bir düşman var yani ölüm. Bu böyle. Ama doğa alt olmuyor. Antidoğa beni öldürür, ama ben çocuklarımla aşarım ölümü. Çocuklarım olmazsa akrabam, sevdiklerim. Onlar da olmazsa insan var”.

YOLA ÇIKMADAN ÖNCE

Kızı İsmet Noonan devam ediyor: Bugün bile bana, “Hayatınızdaki en büyük acı neydi?” diye sorulsa, “Baba kaybı, ardından da anne kaybı” derim. Etrafımdaki herkesin varlığına rağmen ben bir boşlukta idim. Yapayalnız bir İsmet vardı artık. Babamın ölümü büyük bir travmaydı, sarsılmıştık. Cevat (Balıkçı’nın torunları) beyaz çarşafla örtülü dedesinin acısını karyolayı yumruklamakla çıkarıyor. Kuki’nin gözleri ağlamaktan kıpkırmızı. Dodo babamın bedeninin üzerine konan bıçağı kaldırıp, dışarıdan topladığı ot ve çiçekleri, içinden mırıldanarak dedesinin üzerine koyuyor. Bütün aile perişan, babam sanki hiç ölmeyecekti. Arkadaşı, arkeolog ve yazar Azra Erhat: Bekliyordum. İşkencesi sona erdi diye ferahladım. Ertesi günü öğleyin oyumuzu kullandıktan sonra zaten gidecektik İzmir’e Füreya ile. Ben kılığımı hazırlamıştım bile: Balıkçı gibi lacivert tayyör, içine sarı gömlek ve başıma mavi eşarp giyecektim. İsmet Noonan: O sabah ben Ayşe Abla’ya (Türkiye’nin ilk kadın ortodontisti Ayşe Mayda) koştum. O anda, zamanın İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar’la (AP’li) konuşuyor, belediyeden cenaze arabası temin etmesini rica ediyordu. Karşı tarafın reaksiyonunun Ayşe Abla’yı üzdüğünü anlıyorum, dayanamadım “Bırakın Ayşe Abla, arabayı vermezlerse vermesinler” dedim ve eve döndüm. Bir dolmuş minibüs kiralandı, içi tümüyle boşaltıldı. İzmir Belediyesi cenaze arabasını çok gördü, ama Ayşe Abla’nın zorlamasıyla bando mızıkayı yolladı. Azra Erhat: Odada Balıkçı’nın yattığı yatak boştu, hastaneye götürmüşlerdi naaşını. Yatağının yanında kocaman bir çelenk duruyordu. Ecevit göndermiş. Kara haberi duyar duymaz telefon etmiş, yardım yapalım demiş. Yardım da gerekliydi, çünkü İzmir cenaze arabası Bodrum’a kadar götüremezmiş Balıkçı’yı, çıkamazmış şehir sınırları dışına. Çıkamadı ya sonunda, bir minibüse bindirdiler tabutu.  Bodrumlu Rüştü Gür: Kim bilir, Cevat Şakir ölümünden sonra olabilecekleri öngörmüş ve Bodrumlular bana sahip çıkar diye düşünüp Bodrum’a gömülmeyi vasiyet etmişti belki de.

VASİYET...

Bodruma gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok severim. Mindos Kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Haticeye de bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha. Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu dikin mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış da şu tarihte doğup, şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh benim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor, gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat, sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmire gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrumu severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar ara sıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçıya bir merhaba yaraşır.”

İZMİR’E VEDA…

İsmet Noonan: Merhaba Apartmanı’na geldiğim zaman Bodrum’dan gelen arabaların önünde babamın resmi, hepsi arka arkaya dizilmiş, Halikarnas Balıkçılarını son yolculuğuna götürecek can dost Bodrumlular evin önünde bekliyorlardı. Babamı taşıyacak olan beyaz minibüs de evin önüne geldi. Kuki dedesinin üzerine alelade bir örtü koymaya kıyamamış, mavi atlas bir örtüyle sarılmasını istemişti tabutun; öyle de yaptık. Üzerine de torunlarından bembeyaz kalalar demetini koyduk. Bodrum’a gidemeyen annem ve tetelerim babamı evinin balkonundan uğurladılar. Azra Erhat: 9’da evin önündeydik. Bir minibüs geldi. Balkonda Hatice Hanım ve komşuları bağıra bağıra ağlıyorlardı. Çıktım yukarı, “Bacım” dedim, “Ağlama, Balıkçı bunu sevmez.” Damadı John Noonan: Pazartesi günü hayatımın en inanılmaz deneyimini yaşadım. Sabahın 4’ünde Halikarnas Balıkçısı’nı mezarına nakletmek için gelen Bodrumlulardan oluşan bir konvoyla birlikte Cevat Bey’i çok sevdiği Bodrum’a götürdük. Yeğeni seramik sanatçısı Füreya Koral: Cenazeyi taşıyan minibüs önde, ailenin ve eşin dostun doluştuğu arabalar arkada, peş peşe yola koyulmuştuk. Verdiğimiz bürokratik mücadeleden bitkin, kızgın ve acı içinde dolana dolana tırmanıyorduk Bafa Gölü’ne çıkan yokuşu… “Babam Bodrum’a ömrünü ve gönlünü verdi. Acaba Bodrum da babamı o kadar sevdi mi?” diye sormuştu kızı İsmet. Yanıtını Milas’tan itibaren almaya başlamıştık.  
1972'de konan kemik kanseri teşhisinin ardından Cevat Şakir 13 Ekim 1973'de hayata gözlerini yumdu.  Ailesi tıpkı Balıkçı’nın istediği gibi sade bir mezar hazırladı; “başına bir taş, ayağına taş”. (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)
1972'de konan kemik kanseri teşhisinin ardından Cevat Şakir 13 Ekim 1973'de hayata gözlerini yumdu.  Ailesi tıpkı Balıkçı’nın istediği gibi sade bir mezar hazırladı; “başına bir taş, ayağına taş”. (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)

BODRUM’DA BEKLEYİŞ…

Bodrumlu Tuncay Özsert: Bodrum haber alır almaz bu aziz dostun vefatını, hazırlıklara başlamış, İskele Meydanı’nda bütün halk, denizciler, süngerciler, sağlamlar, vurgun yemişler ve biz öğrenciler, kasabanın yöneticileri toplanmıştık. Herkes bir intizam ve düzen içinde bekliyordu. Balıkçı’yı, Ege Denizi’nde son seferine çıkaracak motorlar ve kaptanlar hazırdı. Gazeteci Jale Mutlu: Bodrumlu’nun yüreğinde acılı bir ağıt oldu. Hele vasiyeti üzerine cenazenin Bodrum’a getirileceği duyulunca, ağıt büyüdükçe büyüdü. Bodrumlu Mehmet Yavaş: Balıkçı’nın öldüğü duyulur duyulmaz Bodrum birbirine karıştı. Kendiliğinden şimdiki “ulusal yas” gibi yasa büründü. Bodrum’a bir yas havasının karanlığı çöktü.  Rüştü Gür: Cevat Şakir’in İzmir’de ağırlaştığını duyduk. Belediye Başkanı Reşat Öncü başkanlığında meclis kararı ile mezar yeri tescil edildi... Ölüm haberi geldiğinde biz hazırlıklarımızı tamamlamıştık.

YOKUŞBAŞI’NDA KARŞILAMA…

Füreya Koral: Milas’tan itibaren her köşe başında bir araba, birkaç motosiklet ve bisikletler katılıyordu konvoya… Bodrum’u tepeden gören uzun bir konvoy halinde yaklaştığımızda bir şey fark etmiştik yolun ilerisinde. Bir şey… Bir dalgalanma… Bir yığılma… “Kaza mı olmuş, ne var” demişti Azra. Şoför yavaşlamıştı, “Valla bir durum var ama…” “Bir bu eksikti” demiştim. Yaklaşınca gördük ki Bodrumlular, Bodrum’u Bodrum yapan dayıma haklarını helal etmeye gelmişlerdi.  Azra Erhat: Yol ne kadar sürdü bilemem, arabada çok konuşuyorlardı, başım zonkluyordu. Biz öndeydik. Bodrum’a yakın tepede, şehir manzarasının görüldüğü, Torba yolunun ayrıldığı yere vardık ve indik. Bir konvoy otomobil vardı ve birçok bekleyen insan. Güzel gencecik insanlar, çoğu kadın. Gülriz Sururi geldi öptü beni. Bir de polis Muzaffer… Kahvede bir çay içtik. Nasıl içten bir hava seziliyordu ta Bodrum’un ötesinde. Muzaffer trafiği idare ediyordu. Bir de üstü açık bir cenaze arabası vardı, masmavi çelenkle. Bodrum çiçekleri, o mavi çiçeğin adını unuttum, ama ne olacak, hepsi Balıkçı’nın çiçekleriydi. Rüştü Gür: Cenazeyi, palmiye yaprakları üzerine mavi mineler bağlanarak özenle süslenmiş cenaze arabamıza aldık. Halk öğrenciler Torba kavşağına kadar gelmiş ellerinde çiçeklerle bekliyordu. Tiyatro sanatçısı Gülriz Sururi: Balıkçı için hazırlanmış çelenkler ve çiçeklerle bir anda süsleyip bezediler tabutu. Minibüs çiçeklerin örtüsü altında minibüslüğünü unutmuş, Halikarnas’ın ayakları olmuştu sanki ve o andan sonra Bodrumlular ve Halikarnas Balıkçısı vardı sadece.  İsmet Noonan: Yokuşbaşı’nda artık yola sığmıyorduk. Babam cenaze arabasına alındı. Başlarında beyaz kasketleri olan kaptanlar sıra olmuş, selama durmuşlardı. Bodrumlular Balıkçılarını alıp yokuş aşağı inmeye başlamışlardı bile… Jale Mutlu: Balıkçı, sevdiği yerin sevdiği kişilerin arasındaydı şimdi. Yaşamının en güzel yıllarını geçirdiği bu beldede yaptıklarının karşılığını alıyordu.
Ali Şengün arşivi
Ali Şengün arşivi

BODRUM’A GİRİŞ…

Gülriz Sururi: Arabalar ardına düştüler Balıkçı’nın, kornalarını, sirenlerini çalıyorlardı artık susmamacasına ve sanki güzel sirenler, denizden, tiz çığlıkları ile çağırıyorlardı sevdiği güzel denizlerin dibine Balıkçı’yı. Bin kere anlattığı, bin kere yaşadığı denizlere doğru yol alıyordu Balıkçı. Artık her şey renk değiştirmişti o andan sonra. Yaşamım boyunca benzerini göremeyeceğim bir törendi bu. Tiyatro dışı, ama çok teatral bir törendi. Kesinlikle gerçekleştirilen bir tören. Siren sesleri altında Cevat Şakir’in ardından Bodrum’a girdiğimde, birden başka bir yere geldiğimi sandım. O güne kadar görmediğim insanlar, yolların iki yanına sıralanmıştı. Ancak bir cenaze geçecek kadar dar olan beyaz Bodrum sokakları, ince siyah çizgili beyaz futalarını örtünmüş yaşlı kadınlarla dolmuştu. Hemen yanlarında, gene yaşlı, o güne kadar görmediğim ihtiyar erkekler yola dizilmişlerdi sessiz ve saygılı. Yıllardan beri ilk kez evlerinden çıkan çok ihtiyar vardı o gün. Güzelim Bodrum insanları, Halikarnas Balıkçısı’nın güzel Bodrumluları. Onların yıllar önce Balıkçı ile nasıl konuşup şakalaştıklarını görür gibi oluyorum. Belki şu iki büklüm, bastonuna dayanmış dede ile balığa çıkıp beklenmedik bir fırtınada ölümüne savaşmıştı. Belki şu ihtiyar nenenin çocuğuna isim koymuştu, pek çok Bodrumlu çocuğun ismini koyduğu gibi. Onları, Halikarnas Balıkçısı’nı tanıyan onun Bodrumlularını ilk kez gördüm. Bunca yıl Bodrum’u gezdim, gördüm, tanıdım derken, yıllar sonra tanıştım o gün Bodrum’la, gerçek Bodrumluyla. John Noonan: Gerçekten herkes yol boyunca sıralanmıştı, tam bir kitlesel sevgi gösterisiydi. Ellerinde çiçeklerle okul çocukları, yüzlerce köylü ve balıkçı...  Azra Erhat: O dul kalan Bella Sombra’nın önünden girdik şehre, sola saptık, ta Halikarnas oteline kadar yol dolu, dolu ama nasıl dolu, sorma gitsin.

BODRUM SOKAKLARINDA…

İsmet Noonan: O zaman Bodrum’un tek giriş yolu olan ve Cevat Şakir Caddesi adını taşıyan caddeye girdiğimizde, aman Allah’ım bütün Bodrum yola dökülmüş, binlerce insan caddenin iki yanına sıralanmıştı. Ta tepeden caddenin bitim noktası olan belediyeye kadar bir insan seli oluşmuştu; bastonuna yaslanmış yaşlılar, genci delikanlısı, şehirlisi köylüsü, kaptanı balıkçısı, süngercisi, hepsi ama hepsi buradaydı. Hele öğrenciler, ellerinde babamın çiçeklerinden yaptıkları demetleri cenaze arabası geçerken babamın üzerine atıyorlardı. Babam ölümünden iki gece önce bu çocukları görmüştü sanki. Ağabeyim Sina’nın nöbetçi olduğu gece, gördüğü halüsinasyon esnasında babam, “Bu çocuklar çok yoruldu yahu. Para da verelim, gitsinler yavrucaklar; yollayalım evlerine” diyormuş.   Füreya Koral: Tabutun üzerinde yeşil çuha değil denizi simgeleyen mavi atlastan bir örtü vardı. Bütün dükkanlar kapalıydı. Bodrum halkı bugün Cevat Şakir Caddesi denen yola karşılıklı dizilmişlerdi. Mehmet Yavaş: O kadar uzak mesafede herkes onun tabutuna dokunmak için birbiriyle yarıştı. İsmet Noonan: Cevat Şakir Caddesi’nden sonra Cumhuriyet Caddesi’ne girdik. Kumbahçe Mahallesi’nde, denizin üzerindeki unutulmaz çocukluğumuzun geçtiği evin önünde durduk, sonra şimdiki Halikarnas Disko’nun önünde bekleyen Salih Cengiz’in “Halikarnaslım” isimli teknesine alındı babam. Gülriz Sururi: O gün Balıkçı, son kez yaşadığı anılarıyla dolu sokakları dolaştı. Sonra Girit Mahallesi’nde, şehrin ucundan, denize sıralanmış tüm teknelerin düdükleriyle karşılandı. Jale Mutlu: Kıyıda en iyi arkadaşları olan balıkçılara ve denize teslim edildi.

BODRUM’UN DENİZİNDE…

Gülriz Sururi: Özel yatlar yerli teknelerin ardında yerini almışlardı. Ve ağırlığını koydu Bodrumlu kaptanlar, süngerciler, balıkçılar. Gâvur Ali’ler, İsmail Kasa’lar. “Bu bizim hakkımız” dediler, “Balıkçıyı son yolculuğuna çıkarmak bizim hakkımız.” En görkemli özel yatlar “evet” dedi buna, baş eğdi bu isteğe.  Tuncay Özsert: Minibüs ağır ağır geldi yanaştı. Balıkçı’nın naaşı eller üstünde motora taşındı. Biz öğrenciler de dahil motorlara bindik, halk da bindi. Necdet Kaptan, Şerif Kaptan, Elçin Kaptan, Ali Kaptan, Barka Kaptan, Memet Kaptan ve diğerleri sırayla çıktılar limandan. Mehmet Yavaş: Bodrum’da ne kadar tekne varsa törende görev almak için gelmişlerdi. Sayısını bilemem, ama diyelim ki yüz tekne vardı, hepsine insanlar doluştu. Teknelere binebilen insan kadar da binemeyen insan vardı. Azra Erhat: Biz de bindik. Sonra açıldık, bir de baktım sağıma soluma, üstleri insan dolu motorlar, beş, on, on beş, bir filo… Rüzgar vardı, fış fış gidiyordu denizci Balıkçı, koca Reis, dalgalar cümbüş yapıyordu altında.  Füreya Koral: Allah bilir denizin altında da tüm balıklar, yosunlar, süngerler, amforalar törendeydiler. Mehmet Yavaş: Halikarnaslım hareket eder etmez yüzlerce kişi unutulması olanak dışı bir gösteride bulundu. Hani, denizlerden çıkarılan “böcek” diye isimlendirdiğimiz (Triton kabuklusu) uzun borusu olan bir şey vardır; onun bir tarafını kırıp diğer tarafından üflediğinde insanın içine işleyen bir ses çıkarır. Yani, tam da cenaze uğurlamaya uygun içe dokunan bir ses. İşte insanlar bundan edinmiş. Tekne hareket edince, hep birlikte o borular öttürüldü. Ağlamayan kimse kalmadı desem abartmış olmam.  Jale Mutlu: Motor kıyıdan uzaklaşırken bir oh... çekti Balıkçı, rahatladı. Belki de özgürlük türküsünü söyledi. Belki de roman ve öykülerindeki deniz kızlarıyla, balık ve süngerlerle, deniz gurbetçileriyle son kez söyleşti. Çok sevdiği Karaada ve Salmakis’e veda etti. Mehmet Yavaş: Halikarnaslım Balıkçı’nın tabutu ile önde, diğer bütün tekneler tek sıra halinde arkasında, teknelere binemeyenler de kıyıda kortej oluşturdular. Kıyıyı takip ederek şimdiki marina, Bardakçı koyu, Gümbet sahili dolaştırıldı ve aynı yol takip edilerek geri dönüldü ve Denizciler Derneği önünde tabut tekneden indirildi. 

PARMAKLARIN UCUNDA

Tuncay Özsert: Huşu içinde geziden dönüldü. Jale Mutlu: Limandaki halkın gözü denizdeydi. Motorlar acıyla Halikarnas Balıkçısı’nı getiriyorlardı. İsmet Noonan: Limanda çok gür bir ses duyuldu; “Yalnız denizciler gelsin!” Bu ses, sanıyorum o zamanın emniyet müdürü olan, “Şerif” lakaplı Mustafa Yeşilova’nındı. Babamın çok sevdiği yalın deniz insanları tabutu kucaklayarak, Halikarnaslım’dan aldılar; meydanda hazırlanmış olan podyuma koydular.  Gülriz Sururi: Bodrumlular, sonra bizler, sonra yabancı turistler. Herkes öğretilmeden yerini almıştı. Balıkçı, en önde Bodrumluların elinde, meydanda hazırlanmış yerine geldi. Şiirler söylendi o gün adına, anılar anlatıldı.  Jale Mutlu: Düşüncesi gibi maviydi her şeyi. Çelenklerdeki narenciye dalları, palmiyeler, yaseminler, mimozalar, kendilerini yetiştirenin ellerinden öpmek için birleşmişlerdi orada. Azra Erhat: Meydan dopdolu, gene okullar, çocuklar, gençler, ufak ufak, taze taze, mavi… Biri bir nutuk söyledi kurulan katafalkın önünde. Sonra bir ezan sesi duyuldu.

UÇARAK YENİ CAMİİ’DE

İsmet Noonan: Orada konuşmalar yapıldı, şiirler okundu, ama bu aşamada ben “yoktum” artık! Sadece hatırladığım mavi atlasa sarılı, üzerinde kalalar, narenciye dalları, palmiyeler, begonviller, mimozalar bulunan babamı Bodrumluların omuzlarına almalarıydı. Çarşıdaki bütün dükkânlar kapatılmıştı; sadece yolu kaplayan insan seli vardı. Ben babamın bu insan selinden yukarı doğru uzanan eller üzerinde, bir elden diğerine kaydırılarak uçarcasına geçip gittiğini gördüm. Babam havada uçtu gitti… Jale Mutlu: O kadar kalabalıktı ki, taşımak isteyenler sıranın kendilerine gelmemesinden korkuyorlardı. Azra Erhat: İşte sonra cümbüş başladı. Cenaze katafalktan alındı, iki sıra insan, baktım ihtiyar, yarı yumru balıkçılar, süngerciler, çarşının ta başından ta ucuna duruyorlar, aldılar tabutu ellerinin üstüne, hayır parmaklarının üstüne, üstünde tek o mavi Bodrum çelengi bulunan tabut uçtu uçtu, parmaklar üstünde uçtu, koşuyordum arkasından. Nasıl uçtu hala anlayamam. Vardık camiye. Gülriz Sururi: Tören belli süreyi aşmış olacak ki, ikindi namazına yetişemedi. Ama caminin imamı “Önemi yok” dedi, “Cenaze namazı geç de olsa kılınacaktır.” Ve galiba bir saat gecikerek namazı kılındı Balıkçı’nın. Erkeklerin büyük bir çoğunluğu namaza durdu meydanda.  İsmet Noonan: Cenaze namazı Yeni Camii’de kılındıktan sonra tekrar arabalara binildi. Babamın naaşı gene el üstünde. Jale Mutlu: Merkez Camii’deki dini törenin ardından arabaya konulan cenaze, çevreyi saran halka son kez Merhaba!... dedi. Yetiştirdiği palmiyeler bu acı görüntüyü izledi. Yüze yakın araba oradan uzaklaşırken, halk eksilmişliğini daha çok duydu.

MEZARINI KENDİ SEÇİYOR

İsmet Noonan: 1972 yılında babamla beraber Bodrum’a geldik. Artemis Pansiyon’da kaldık. Babam hasta olduğu için yanından hiç ayrılmıyordum. Babamın Hasip diye bir arkadaşı vardı. Bana onun yanına gideceğini söyledi. Turizm müdürü Çam’ı, arkadaşı Hasip’i ve Belediye Başkanı’nı alarak gömülmek istediği yeri göstermiş. Biz babamın naaşını getirdiğimizde mezar hazırlanmıştı. Eski Turizm ve Kültür Bakanı Müsteşarı Mukadder Sezgin: Mezarını Bakanlık olarak bizim yaptırmamız, üstlenmemiz gerektiğini bildirdim arkadaşlara. Belediye Başkanı’nı aradım, onlardan yer istedim. Zaten o da orayı istiyormuş, o yeri verdiler. Oradaki büyük kayayı falan ben eleman gönderttim. Adım adım dolaştım, benzerlerini Güllük tarafında gördüm. Kıyıkışlacık’ta büyük taş kürüyorlardı, oraya gönderdim hatta bakanlıktaki arkadaşımı, Işık Nural’ı (Bodrum ve Mardin’in şehir planlamacısı) gönderdik. 

GÖNÜL TEPESİ’NE TAŞINMASI…

Gülriz Sururi: Sonra, sonra nasıl oldu bilmiyorum, tüm Bodrumlu iki sıra oldu birden dar sokaklarda ve elleri arasından birbirlerine geçirdiler Balıkçı’yı yerlerinden kıpırdamadan, birbirlerine uzattılar telaşlanmadan. İlk kez bir tabut, omuz değiştirerek taşınmadı, eller ellere verdi Balıkçı’yı, taaa orada kalmayı istediği tepeye kadar. Uçar gibi geçip gitti Balıkçı son kez Bodrum sokaklarından. Füreya Koral: Bodrum’un üç muhteşem koyunu bir bakışta gören tepeye… Sonra oraya “Gönül tepesi” adını verdi Bodrumlular. Jale Mutlu: Mezarı daha önce ayrılmış bulunan Saldırşah Türbesi’nin karşısındaki tepedeydi. Yaşamında olduğu gibi özgürdü burada. Sevdiği deniziyle, Bodrum’uyla Merhabalaşacaktı her gün. Rüzgarın getirdiği temiz havayı dolduracaktı içine. Gülriz Sururi: Bodrum şehrinin en güzel üç koyunu aynı anda gören tek tepesidir orası ve mezarlık değildir. Yavaş yavaş yürüdük o tepeye Balıkçı’nın ardından… Azra Erhat: Beni bir arabaya bindirdiler, sardılar, sevdiler. Vardık tepenin dibine, indik, baktım dik bir tepe. Nasıl çıkarılacak tabut oraya? Gene iki sıra oldular. Gene parmaklar üzerinde uçtu tabut ta yukarı. Çocuklar ellerinde birer sopa, ellerinde birer çiçek kadınlar çıkıyorlardı yokuşu. Vardık yukarıya. İki yanıma baktım: iyi seçmişti yerini balıkçı. Bir yanda deniz gözüküyordu, girintili çıkıntılı bir koy, karşısında koca koca dağlar.  Bütün Bodrum özelliği el altında.

BODRUM’UN TOPRAĞINDA…

İsmet Noonan: Babam toprağa verilirken belleğimde yer eden birkaç fotoğraf karesi var. John slayt çekmeye çalışıyor, Sina ağabeyim mezarın içinde ve Cevat da dayılarına yardım ediyor.  Azra Erhat: Başladılar mezarı kazmaya. Bütün halk yardım etti. Sonra başladılar toprak yığmaya, bulutlar kara kara birikiyordu, akşam olacaktı neredeyse. İkindi namazına zor yetişmiştik. Toprak yığıldı, herkes çekildi. Sonra Gavur Ali (Bodrum’un en sevilen eski denizcilerinden Ali Karayel) yaklaştı, başladı toprağı elleriyle yoğurmaya, yalnız elleri mi, göğsü ile abanıyordu toprağın üstüne. Kara toprak, onu kucaklıyor, düzlüyordu. Bir şeyler söylüyordu elbet Balıkçı’ya, çilekeş dostuna. İsmet Noonan: Her şey bittikten sonra mezarın üstünde oluşan çiçek kümesinin yanında, sapsarı saçlı bir çocuk toprağa çömelmiş dalgın ve düşünceli bakıyor. Dedesinin Dodo’su bu. Sesler, sesler, sesler... Ağlayanlar, başsağlığı dileyenler... Duymuyorum çoğunu; o anda gene ben orada “yokum.” Bir sonbahar akşamının güneş batışı ve o anda birdenbire gelen sağanak yağmurun toprağı ıslatan damlaları var… Füreya Koral: Dostlarım arasında dayıma en yakışan benzetmeyi sağolsun Ara (Güler) yapmıştır. En güzel resimlerini de o çekmiştir. Ara, savaş arabasının üstünde gökleri yararak giden, saçları rüzgarda uçuşan keskin bakışlı bir Yunan Tanrısı’na benzetirdi Cevat Şakir’i. “Gür sesiyle bir ‘Merhaba’ çekti miydi sesi ve yüreğinizi delecekmiş gibi dimdik bakan bakışları sizi yerinize mıhlar” derdi. Nitekim biz onu tepedeki mezarında bırakıp yokuş aşağı inmeye başladığımızda göklere buyruğunu vermiş olmalıydı gür sesiyle. Azra Erhat: Birkaç damla yağmur aktı yüzüme, rahmet diye bir mırıltı dolaştı kalabalığı. Dua okundu. Hep birden, çepeçevre. Sanki Balıkçı’nın sesi de vardı bu duada. Bir çömelmiş insan yığını. Böyle anlam güzelliği… Madde “empsykhos”tur, canlıdır, derdi Balıkçı, öyle. Canlı ve devinekliydi bütün doğa insanlarıyla birlikte. Sonra bitti. Yavaş yavaş aşağıya inmeye başladı kalabalık. Balıkçı orada kaldı.    …Ey, yaşamın askeri! Ölüm nedir ki? Ki kalsın yanın sıra adı. İlhan Berk

O GECE VE ERTESİ GÜN

Füreya Koral: Balıkçı’ya veda için Bodrum dışından gelen konukları Artemis Pansiyon gönüllü ağırlamıştı o gece. Ah Anadolu insanı, sen ne güzelsin! Hayata asi ve uçarı bir paşa oğlu olarak başlayan dayımın içinde yatan cevheri bulup çıkardığın, ondan bir efsane yaratmayı başardığın için… İsmet Noonan: Gece oldu, kapkaranlık bir gece! Odam 15 no’lu oda, denizin üzerinde. Gözlerim ise kalenin ardında görünmeyen tepenin üzerinde. Zindan her şey. Denizin fısıltısı tıpkı çocukluğumuzdaki evimizde olduğu gibi. Biz o sesle uyur, o sesle uyanırdık. Bu gece öyle değil, gözlerimden yaşlar akıyor da akıyor. Ahh, baba, nasıl bıraktık seni yalnız o karanlıklara? John Noonan: Ertesi sabah güneş doğarken yine oradaydım. Hemen yakınında Bodrum, Karya dağları ve mavi Akdeniz manzarası ile muhteşem bir insan için muhteşem bir yer burası. Bodrum onun üzerine bir anıt yapacak, ama bunun için İslam geleneğine göre mezar üzerine herhangi bir inşaattan önce bir yıl bekleyecekler. Zaten en büyük anıt 15 Ekim’deki inanılmaz gösteri olmuştu.  İsmet Noonan: Bodrum’dan ayrılmadan önce gene çıkıyoruz çocuklarla birlikte tepeye. Patikanın sağında tek katlı, küçücük bembeyaz badanalı bir taş ev; iki büklüm bir teyze, bastonuna dayanarak “Merak etme gizim, ben gider bubene su dökerim. O benim gomşum gayri” diyor.Sıkı sıkı sarılıp öpüyorum teyzeyi. Onun solunda da bir gecekonduda yaşayan Osman amca ve develeri var. Hepsi bu!

SON BİRKAÇ SÖZ…

Mehmet Yavaş: Bir kentte, o kentli olmayan yabancı birisinin bu denli sevildiği görülmemiştir. Kaldı ki bu kentin yerlilerinden birisinin bu kadar sevildiği de görülmemiştir. Bütün bunların dışında Balıkçı’nın cenazesindeki kalabalığı Bodrum, Bodrum olalı bundan önce görmemiş, bundan sonra da görmeyecektir.  İsmet Noonan: Babamın sağlığında ben aralıklarla düşünürdüm, “Babam Bodrum’a ömrünü adamış, canını vermiş, bu kadar çok sevmiş; acaba Bodrum da babamı böyle benimsedi, sevdi mi?” diye kendi kendime sorardım. 15 Ekim 1973 günü kadirşinas Bodrumlular babamı öyle sahiplendiler, kucak açtılar, kalplerini verdiler, karşıladılar ve uğurladılar ki sorumun cevabını aldım. “Keşke herkes onun gibi yaşayabilse, onun gibi ölebilse.” İlhan Selçuk DD’nin Notu: Bu yazıdaki her kelime sahibine aittir. Ben sadece yayınlandıkları yerleri bulup belli bir akışta bir araya getirerek 15 Ekim 1973 gününü an be an nakletmeye çalıştım. Farklı kameralardan bir çekim gibi… Bunun dışında “Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı kimdir, onu bu kadar önemli yapan nedir veya cenazesi neden bu kadar benzersizdir”e dair başka hiçbir cümle yazmaya gerek yok sanıyorum. Ki zaten https://gazeteoksijen.com/yazarlar/iyi-ki-dogdun-halikarnas-balikcisi/ ve https://gazeteoksijen.com/yazarlar/halikarnas-balikcisi-anlatmakla-bitmez/ yazılarında dört tam sayfa anlatmıştık.  Yine de bir not düşelim. Belki 13’ünde Balıkçı’ya onun parçalarıyla “Merhaba” demek istersiniz: Piyano başındaki annesinden dinlemeyi çok sevdiği Bellini’nin Norma uvertürü, Charlie Chaplin’nin Limelight’ı, Nibelungen’in bölümleri, William Tell uvertürü (onu en anımsatan bu olabilir), TRT İzmir Radyosu’ndan ısrarla istediği Manuel De Falla’nın Jota’sı ya da Enrico Caruso’dan bütün Cağaloğlu’nu inlettiği herhangi bir arya. Ve son olarak “Şah boylum” türküsü. Kaynakça: 1-Azra Erhat (Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı) 2-Gülriz Sururi (Kıldan İnce, Kılıçtan Keskince) 3-İsmet Noonan (Halikarnas Balıkçısı’nın Kızından Anılar Akın Akın) 4-Füreya Koral (Ayşe Kulin’in kaleminden Füreya) 5-Mehmet Yavaş (Halis Açacak’ın kaleminden Süngercim) 6-Rüştü Gür (Bodrum 1930-1980) 7-Tuncay Özsert (Bodrum Beldiyesi’nin hazırladığı Bodrum’un Mavi Merhabası) 8-Jale Mutlu (19 Ekim 1973, Melengeç Gazetesi) 9-John Noonan (Balıkçı’nın dostu Washington Post Eski Genel Yayın Yönetmeni Alfred Friendly’ye yazdığı 17 Ekim 1973 tarihli mektup) 10-Sönmez Taner-Rüştü Tezcan (Halikarnas Balıkçısı’nın Mirası) 11-Hulki Aktunç (Son Bin Fen) 12-İlhan Selçuk (16 Ekim 1973, Cumhuriyet gazetesi).