23 Mayıs 2024, Perşembe Gazete Oksijen
22.10.2021 04:30

Vur davulcu davulların in-le-sin, Ben gidiyom, goca Bodrum din-le-sin

Bir düğüne katıldım, Bodrum’a bakışım değişti, hayata dair ümidim arttı. Eğer imkanını bulursanız mutlaka bir Yörük düğünü izleyin. Olmadı, size becerebildiğim kadar ben anlatmaya çalışayım. Olay Karaincir’de geçiyor…

Karaincir, Bodrum’un Akyarlar mahallesine bağlı küçük bir koyun adıdır. Yarımada’nın en güney ucunda; sabah kalktınız mı karşıda Knidoslulara “Günaydın” der, akşamları Akyarlar’a indiğinizde Kos Adası’nın ışıklarını seyredersiniz. Koca bir Migros vardır caddesinde, birkaç oteli, siteleri, ama mesela tek bir turistik eşya dükkanı bulamazsınız Karaincir’de; “havalı” bir yer değildir. Bir iki “beach” yazılı tabela görürsünüz, onların da sadece tabelası beach’tir, kendileri bildiğiniz halk plajı…

Bu sayede Bodrum Yarımadası’nın saklı cennetidir Karaincir. Denizi muazzamdır. Tepedeki Mandıra boğazıyla denizin arasında kalan koyun, insanı iyileştiren, doğal bir kliması vardır. Kayıtlı nüfusunun çoğu Karaincir’in yerlisidir. Sahilinde, marketinde, berberinde neredeyse hep aynı yüzleri görürsünüz. Dışarıdan insanların gelip çalışacağı bir yeri yoktur, dolayısıyla Karaincir hele de yılın sekiz ayı tamamen Karaincirlilerindir. 

Karaincirlilerin en büyük ailelerinden biri “Gökgözler”dir. Diğeri Muslular. Akyarlar’a doğru giderseniz Deliceler, Akyarlar’da Aslanlar, Kemer tarafında Gambırlar, Avcılar… Bunlar Yörük sülale isimleridir. Yörük “iyi yürüyen, cesur” demektir. Yörüklük, zeybeklik, efelik, kızanlık aynı şeyler değildir, ama bilhassa Ege’de hepsi iç içedir ve aynı yere çıkarlar: Yiğitlik. 

-Bu dağların sahibi kim? Emmi.

-Yiğit kime derler? Sözünde durana.

-İnsan bu dünyaya niçin gelir? Ölmek için.

Ruhi Su (Zeybekler/Öndeyiş)

Temel devrenleri yapması kadar saklaması da zordur. Bez kılıflar içine telleri birbirine değmeyecek şekilde konur. Kokudan ve nemden korumak için defne yaprağı ve çırayla birlikte muhafaza edip, sık sık havalandırılır. (Fotoğraf: Melis İstekli)
Temel devrenleri yapması kadar saklaması da zordur. Bez kılıflar içine telleri birbirine değmeyecek şekilde konur. Kokudan ve nemden korumak için defne yaprağı ve çırayla birlikte muhafaza edip, sık sık havalandırılır. (Fotoğraf: Melis İstekli)

Mavi Gözlü’ye laf yok

Asırlar boyu devam eden “yürüyüş” Yörüklere üç önemli bilgi öğretmiştir: Issız dağlarda, ormanlarda, sarp patikalarda karla kışla boğuşurken kendine güvenmeyi ve doğayla kardeş olmayı. Göç yolu boyunca sürekli yeni insan topluluklarıyla karşılaşırken başka inanışlara ve kültürlere saygı duymayı. Hayatta kalmaya çalışırken ailenin, ocağın, ve obanın önemini.

Bu kadim geçmiş, zamanla o kadar belirgin bir Yörük karakteri ortaya çıkarmıştır ki, bir Yörük artık “yatık” da olsa üzerinde hep o izleri taşır. Bir kere yeşil doğa görmek, temiz hava almak “özgürlük”le eşanlamlıdır Yörük için… Hayvanların, ağaçların, toprağın, gökyüzünün dilini bilir. Kalenderdir, doğallığı ve rahatlığı sever. Pratik zekalıdır. Kimsenin hayatına karışmaz, ama kimsenin de kendisine karışmasını istemez. Çabuk sinirlenir, çabuk barışır. Başına buyruktur. Son derece özgüvenlidir. Pek öyle söz sanatı bilmez, düz konuşur. Keçilere, çiçeklere, türkülere, ateşe ve rakıya ayrı bir düşkünlüğü vardır.

Bir de yurduna, hele de “Arkadaşlar! Gidip, Toros Dağları’na bakınız, eğer orada bir tek Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi biliniz ki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet asla bizi yenemez” diyen Sarı Saçlı Mavi Gözlü’süne laf edilmesinden hiç hoşlanmaz.

Yörük Yörüğü bulur

Eğer geçen hafta Karaincir’de bir Bodrum düğününe katılmasaydım Yörük kimliğinin hala son derece canlı ve güçlü olduğunu göremezdim. Düğünün kendisi kadar önemliymiş bu Yörüklük meselesi. Bunu ilk “Gelin mutlaka ata binmek istiyor” dediklerinde fark ettim. Hemen sordum Gökgözler ailesine;

-Gelin kızımız Ayser, Ege Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Fakültesi’ni birincilikle bitirmedi mi? 

Evet, birincilikle bitirdi… 

-Peki, Ayser yıllardır İzmir’de okuyup İzmir’de çalışan, artık tamamen büyükşehir hayatına adapte olmuş biri değil mi?

Doğru, öyle biri.

-O zaman niye hala at?

Yooook, o başka mesele. Ayser başarılı, ayakları üzerinde duran bir birey olmuş olabilir, ama o bir Yörük. Bir Yörük, kültüründen kopamaz. Bak gitti, koca İzmir’den başkasıyla değil, yine bizim Bodrum’dan bir Yörük ailesinin oğlunu seçti.

-Damat da mı Yörük?

Tabii Hüseyin oğlumuz da Yörük. Ege Üniversitesi’nde kimyager. Onlar da Dağbelen’in Gavasoğulları’ndan… Yörük Yörüğü bulur, kolay kolay başka bir aileyle karışmayı istemez.

-E ya severse?

İşte bizim Berber Hasan… Samsunlu kızımız Asiye’yi sevdi, ama düğün haftasını ona da yaptık. Şimdi Asiye bizden güzel zeybek dönüyor.

-Ne Yörük kültürüymüş ama…

Deve kültürü bile kalkmamış ki Yörük kültürü kalksın… Geçenlerde Dalaman’dan bir kız evine gideceğiz, araç tutup deveyi Dalaman’a götürdük, ama ille de götürdük. Yörükler böyledir. Kültürlerini yaşatamazlarsa kendileri de yaşayamazlar. 

“Yakışanı yap damat”

Düğün adetleri Bodrum Yörüklerinin arasında her mahalleye göre küçük farklılıklar gösterebilir. Mesela Bitez’de oğlan evinde mutlaka “bayrak pilavı” yenirken Gümüşlük’te geline “saç kınası” yapılır, ama bu ayrıntılar dışında günümüzdeki giriş-gelişme-sonuç bölümleri neredeyse hep aynıdır. Eğer gençlerin istediği, ailelerinin de onayladığı bir yola girildiyse bir perşembe günü kız istemeye gidilip, ertesi perşembe nişan takılır.  Nişan dönemi Ramazan bayramına denk gelirse aileler kıza ve oğlana karşılıklı giysiler hediye eder. Ayrıca oğlan kıza bir altın bilezik takar. Kurban bayramında ise oğlan tarafı bir koç alır, yıkar, süsler, kına yakıp, arife günü kızın ailesine götürür. Koçun iki boynuzu arasına takılmış büyükçe bir altın para ya da bilezikle… 

Evlenmeden önce erkeğin kesinlikle evinin olması istenir. Aksi halde kızın ailesi o evliliğe müsaade etmez. Bunun dışında oğlan tarafına pek başka bir şart koşulmaz. Altın alınması konusunda ısrar yoktur, “Sana yakışan neyse onu yap” denir. Bu da “Durumun neye uygunsa onu yap” anlamında söylenir. Kız tarafı evin beyaz eşyası, yatak takımını hazırlar. Diğer parçalar erkeğindir. 

Düğünler genellikle Eylül veya Ekim aylarında yapılır. Hem bunaltıcı sıcaklar bitmiş, hem de henüz yağmur ve soğuklar başlamamıştır. Düğün haftasına eşlik edecek olan çalgıcılar, deve ve atın masrafları oğlan tarafına, yemekler, içkiler kız tarafına aittir. Düğünün bu kısmı o kadar külfetli olur ki Bodrum’da parasızlıktan yakınan birine “Kız mı evlendirdin” denir. Çünkü Bodrum’da düğünler bir gün değil, üç gün değil, tam bir hafta sürer. Eski haftayla “perşembeden perşembeye”; Cumhuriyet’ten itibaren bir pazar günü başlayıp bir sonraki pazar gününe kadar…

Ayser ve Hüseyin çiftinin ipinden tuttuğu deve Yörük kültürü için çok önemli bir hayvan. Yörük dilinde “göçüt” ya da “yüklet” denir, ailenin bir bireyi gibi görülür. (Fotoğraf: Melis İstekli)
Ayser ve Hüseyin çiftinin ipinden tuttuğu deve Yörük kültürü için çok önemli bir hayvan. Yörük dilinde “göçüt” ya da “yüklet” denir, ailenin bir bireyi gibi görülür. (Fotoğraf: Melis İstekli)

Bir hafta Kerimoğlu 

Geldik bizim düğünün davetiyesine: Kızımız Karaincir’in Gökgözler sülalesinden Ayser Billor’la, oğlumuz Dağbelen’in Gavasoğulları sülalesinden Hüseyin Muslu’nun hayatlarını birleştirdiği bu özel günlerinde birazdan siz değerli okurlarımızı da aramızda görmekten mutluluk duyacağız.

Düğünümüzün çoğu bölümü adet olduğu üzere kız evinde geçecek. Yani Necla-Veli Billor’un Karaincir sahilindeki restoranları Celep Veli’de… Burada bir hafta boyunca hep birlikte keşkek yiyip, Sepetçioğlu’nda kollarımız iki yana açık dönecek, ağır Kerimoğlu’nda diz vuracağız. Davetiyemizde “LCV” veya “kıyafet zorunluğu” ibareleri yok, ama hangi gün, nerede, neler yapılacağının anlatıldığı 10 satırlık madde var. Haydi başlayalım:

PAZAR

Sabah saat 10.00. Dağbelen’de oğlan evininin bahçesine “bayrak dikildi”. Bayrağın adeti şöyle: Uzun bir sırığa Türk bayrağı geçirilir, üzerinden bayrakçının hediye yemenisi, gömleği, atleti sallandırılır, sırığın ucuna Yörüklerin olmazsa olmazı çiçekler, onun da en ucuna uğur getirmesi için bir elma ya da ağı otunun soğanı takılır. 

Musluların evinde bayrak dikilip, düğün haftasının ilk davul-zurna sesinin duyulmasıyla birlikte akrabalar, aile dostları, komşular birer ikişer bahçeye gelmeye başladı. Orta yerde damat Hüseyin ve arkadaşları için ayrıca bir sofra var. Hep birlikte kahvaltı edecekler. Kahvaltı dediysek, düğün haftasına yaraşır bir kahvaltı: Karpuzu, peyniri, söğüşü, haşlama tavuğu, yanına içkisiyle… Milaslı Servet Karacan ve ekibi art arda Bodrum havaları çaldıkça demini de alan gençler başladılar oynamaya. Onlar çekildi, damadın ailesi çıktı meydana. Bu arada evin bir odası ağzına kadar seleler ve gelinin giysileriyle dolu. Sele, çok büyük tepsi demek. İçlerinde damat tarafının gelin için hazırladığı çeyizler var. Her biri beyaz tüllerle kaplanıp, düğüm yerlerine birer Bodrum papatyası takılmış, gelin kıza götürülmeyi bekliyorlar. 

Saat 14.00. Karaincir’de Celep Veli restoranın bahçesine büyük bir Türk bayrağı asılmış, altında masalar… Sabahtan beri kazanlarda keşkek, etli nohut kaynıyor. Yanına Bodrum’un lokum pilavı ve yoğurtlama… Kız tarafı, konu komşu hep birlikte önce bir yemek yendi. Sonra başladı Bodrum havaları ve işte gelin kızımız Ayser tek başına çıktı meydana. Benim tüm düğün haftası boyunca en etkilendiğim sahnelerden biri buydu. Üzerinde ipek buldandan kanaviçe işli bir elbise, sağından solundan iğne oyaları sarkıyor. Başında yine iğne oyasından çiçekli bir taç, boynunda altın paralar… Ayser çok güzel… Yüzünde kocaman bir gülümseme, başı dik, ruhu dik, gayet rahat ve özgüvenli, türküye eşlik ediyor. Önce esler vererek düz beş adım gidiyor. Bir düz daha gidiyor, sonra kollarını iki yana açarak kendi etrafında dönüyor.

Etrafta sandalyelere dağılmış Karaincirliler Ayser’i izlerken meydana annesi Necla Abla çıka geldi. Bu sahneye de vuruldum. Necla Ablayı size daha önce kabak çiçeği dolması tarifini yazarken anlatmıştım. “Ben Necla ablayı hep ayağında crocs’ları, yarım şalvarı, başında yemenisiyle görürüm” demiştim. O Necla Abla gitmiş yerine bir Türkan Şoray gelmiş. Üzerinde bayrak kırmızısı elbisesi, siyah topuzuyla Necla Abla da dik, o da son derece kendine güvenli, ana-kız aynı adımları atıp, aynı anda dönmeye başladılar.

Sonra bu kez aralarına evin babası Celep Veli katıldı. Gökgözler’den Veli Billor, sülalesinin çoğu üyesi gibi namına uygun gök gözlü bir Yörüktür. Babası celep olduğu için o da “Celep Veli” diye bilinir. Siyah fötr şapkası, eğlenmeyi seven, ama kızdı da mı tam kızan mizacıyla Celep Veli Karaincir’in baş karakterlerinden biridir. Düğün haftası boyunca en iyi zeybek vuranlardan da biriydi. 

Anne, baba ve kızları bir süre birbirlerine gülümseyen gözlerle bakarak karşılıklı döndüler. Derken evin küçük kızı Ayfer de katıldı onlara, Celep Veli çekildi ve sahneyi tamamen kadınlar devraldı. Hepsi o kadar güzel, o kadar mağrurlardı ki… Bir çember oldular, orta yere de gelini alıp, kah Sepetçioğlu’nda kah Şah Boylum’da bir saate yakın 9/8’lik ritimle döndüler. 

Ve ne o gün ne de düğünün herhangi bir anında kimse kimseye “Haydi sen de kalk oyna” demedi, kolundan çekiştirmedi. Çünkü oyun ve türküler zaten Bodrum düğünlerinin asıl çatısı. Davete gerek yok. Meydan sırası gelen illa ki kalkıp oynar. Oynamayana da gönül konmaz. Yörük rahatlığı ve hoşgörüsüyle… 

Zaten bu ruh halini düğünün tamamında hissediyorsunuz. Kimse kimseye puan veren gözlerle bakmıyor. Herkes doğal, olduğu gibi ve pozitif. Mesela düğünün en heyecanlı yerinde ses sisteminde arıza oluyor, insana saatler gibi gelen uzun bir süre tamirini bekliyorsun veya birden yağmur bastırıyor, koşa koşa iskemlelerle kapalı alana geçiyorsun, yağmur bitiyor yine elllerde iskemleler, açık alana çıkıyorsun. Ama bu arada kimsede gerginlik, homurdanma, gelinin veya damadın yüzünde en ufak bir somurtma yok. Gamsız sanırsınız, oysa hayır, an neyi getirdiyse tüm kalenderlikleriyle onu yaşıyorlar, en pratik çözümü bulmaya çalışarak, ama “obanın huzurunu” bozmadan…

Saat 16.00. Celep’in bahçesinde kadınlar oynuyor, kimileri sandalyelerden onları izliyor, kimileri de kenara çekilmiş sohbete dalmışken uzaktan hoş bir davul sesi duyuldu. Gelin alayı geliyor. Karaincir’in girişinde Muslu ailesi, dostları ve damadın arkadaşları deveciyle buluşmuşlar. Karayel bir güzel süslenmiş, çanı takılmış. Bir yanına gelinin ağır hediyelerinin konduğu sandık, diğer yanına iki köfün (küfe) asılmış. Köfünün birinde ekmek, birinde helva… (Eskiden odun da konur, hatta o odunu kesmek için ormana yine davul zurnayla gidilirmiş.)  Hörgücün üzerine de bir halı atılmış, damat konvoyu yola koyuldu. Bayrakçı ve davul-zurna ekibi önde, arkada Hüseyin’le arkadaşları, sonra Karayel, onun etrafında aile efradı, ellerde seleler, kız evinin bahçesinin dibine kadar geldiler. Ama hemen girmediler. Gençler ortaya bir rakı şişesi koydu. Onun etrafında çember oldular. Ve zurnayla başladı ağır Kerimoğlu: Haydülen de haydülen Şu dağlarda geyik kalmadı Oyn’ülen de kör arabım sen oyna Senden başka yiğit kalmadı Gençler önce kollarını açıp bekliyorlar. Bu, kartalın sarp kayalardan düze inişi… Sonra birden yere çöküp diz vuruyorlar. Bu, “Biz efe isek bu toprağın hatırına, bu toprağın aşkına” mesajı… Ardından tek ayak üzerinde, kendi ekseninde üç kere dönüyorlar. Bu da “Biz bu toprağın zekâtını verdik de geldik” meydan okuması… Ve hep birlikte şişeye doğru çöküp birkaç saniye öyle heykel gibi duruyorlar. Bu da onların birlik beraberliği… İlk bakışta Abidin Dino’nun Kuvayı Milliye çizgileri, hatta belli belirsiz Taksim Cumhuriyet Anıtı figürleri gibi bir duruş bu… Çok farklı, çok güzel…

Gençlerin de ağır havası bittikten sonra artık oğlan tarafı kız tarafının hazırladığı meydana yine davul zurna eşliğinde girişini yaptı. Herkes kenara açıldı. Türk bayrağının altında, Karayel’in önünde Ayser’le Hüseyin birbirlerinin gözlerinin içine bakarak karşılıklı oynamaya başladılar. Yanlarında da bayrakçı onlara eşlik ediyor. Bu arada oğlan tarafı yemeğe davet edildi. Seleler götürülüp bir odaya kondu. Deve aşkı o kadar büyük ki Yörüklerde, herkes Karayel’le bir poz verdi. 

Artık deveden sandık indirilecek, ama nedense Karayel bir türlü çökmüyor. Evin küçük kızı Ayfer’in yine bir Yörük olan eşi, Çapgınlar soyundan Ercan Göktekin girdi devreye. Deveciye atlet, gömlek, bir şişe içki, kocaman da bir balkabağı hediye etti. Neyse ki deve çöktü de, sandık indirildi, ekmek-helva dağıtıldı ve düğünün ilk aktivitesi olan “kız evine ağırlık götürme” merasimi sona ermiş oldu. 

Fotoğraf: Melis İstekli
Fotoğraf: Melis İstekli

PAZARTESİ

Kız tarafının gelen çeyizi gösterme ve biraz dinlenme günü. Aslında çeyizin çoğu dün oğlan evi meydandan ayrıldıktan sonra seleler açılıp masaların üzerinde sergilenmişti zaten. Çeyizin başrolü tabii ki “temel devren” ve “bindallı”ya ait. Bir Bodrum yöresi giysisi olan temel devrenin adı bir görüşe göre “temeli deviren”den geliyor. En hafifi 25 bin, en ağırı 150 bin liraya kadar gidiyor temel devrenin, çünkü altın işleme. Ve üzerinde öyle bir iş var ki, Ayfer ablası Ayser için altı ay işledi temel devrenini. Ayser’inki koyu yeşil kadifeden. Kiminin bordo kiminin mor yapılır, ama mutlaka her Bodrumlu Yörük gelininin sandığında onun için dikilmiş bir temel devreni olur. Bindallı da kayınvalideden gelmiş, masmavi, şıkır şıkır parlıyor. Gerisi şallar, el oyaları, yemeniler, havlular, örtüler, gelin kız için ayakkabı, çanta, parfüm, iki tuvalet, gelinlik, onların aksesuarları…

SALI

Bu kez damada götürülecek çeyizler hazırlandı. Aynı selelere konup, aynı şekilde tül ve çiçek takıldı. Üzerine de kimden gidiyorsa onun adı; gelinin halası, gelinin teyzesi vs… 

ÇARŞAMBA 

Kız evinde sabahtan cevizli baklava ve su böreği yapıldı. Oğlan evinde keşkek, lokum pilavı, etli nohut, yoğurtlama. Akşam olunca kız tarafı selelerle beraber Dağbelen’deki eve “baskına” gitti. Yine masalar kuruldu, ama bu kez “kız çalgısı” vardı, yani sadece keman ve darbuka. Tabii seleler oğlan tarafına verilirken bu kez muziplik sırası kız evine geçti. Ercan zaten baştan söylemişti, “Ne verirsek aynısını alacağız” diye. Dediğini de yaptı, Ağırlık günü ne verdiyse hepsinin karşılığını aldı. Takas bitince baklavalar dağıtıldı ve tabii ki yine sırayla oynandıktan sonra oğlan evi baskını sona erdi. 

PERŞEMBE 

Yarın kız evinde büyük olay var, onun hazırlıkları, eksik malzemelerin alınması, meydanın hazırlanması, son rötuşlar…

CUMA

“Ağırlık götürme”den sonraki en önemli ritüel: Kına Gecesi. Sabahtan yine nohutlar vuruldu, keşkekler dövüldü, mönü yine aynı ve akşam olunca yine aynı misafirler gelmeye başladı. Bu kez bahçenin girişine ışıl ışıl bir tak yapılmış, yere yeşil halılar serilmiş, profesyonel bir ses sistemi kurulmuş, etrafta sandalyeler… O sandalyelerin de bir oturma düzeni var. Bu gece bilhassa yaşlı kadınlar ve anneler en önde oturacak. Genç kızlar bu gece daha bir güzel oynayacak. Belki de bu düğünden başka düğünler çıkacak… Ama şimdi kızlar şöyle bir kenara çekilsin, gece asıl Ayser’in gecesi…

Az önce oğlan evi kına gecesine baskına geldi. Kırmızı tuvaleti ve yine o güzel gülümsemesiyle Ayser, boylu poslu damadımız Hüseyin’le birlikte çıktı meydana. Tabii ki yine aynı türküler… Zaten bu bir hafta boyunca içim ağır Kerimoğlu, dışım hızlı Kerimoğlu… Uyurken bile Kerimoğlu:

Vur davulcu davulların in-le-sin

Ben gidiiiiyom, goca Bodrum din-le-sin

Bodrum’un ünlü yerel sanatçısı Reha Ergene düğün yönetmeyi iyi biliyor: “Hadi şimdi oğlan tarafının bayanları” diyor o bayanlar çıkıyor sahneye, “Şimdi kız tarafının erkekleri”, “Şimdi Bal Mahmut ve arkadaşları”, “Şimdi damat bey ve arkadaşları”… Hem türküleri söylüyor hem akışı idare ediyor. 

Herkes böyle sırayla meydana çıkarken bir de fark ettim ki ne gelin var ortada ne kızkardeşi ne de ailenin diğer hanımları… Onlar olmayınca düğün bir anda çiçeksiz saksıya dönüyor. Neyse ki bir 10-15 dakika sonra geldiler: Üzerlerine temel devrenlerini giymişler, iki sıra dizilmiş sahneye yürüyorlar. Ayser’in üzerinde yeşil temel devreni, başı “Yan Baş” yapılmış, elinde tüylü bir kına tefi… Hepsi taktan geçip bu kez kına oyunları oynamaya başladılar. Sonunda erkek tarafından biri “Haydi artık kına yakılsa mı” diye hafif bir serzenişte bulundu ki, Ayser hemen itiraz etti: “Hayır ben daha oynayacağım!”  Orada Ayser’e bir kez daha hayran oldum tabii. Hemen ardından Akyarlar Muhtarımız Ali Billor koydu ağırlığını, “Kına yakıldı mı müzik biter!” Reha Ergene anladı mesajı, kaldığı yerden devam. Baktım Celep Veli de mikrofonu eline almış, “Benim ağa kızım, helal olsun sana!” diye seslendi meydana. Herkesin oynama aşkı bir daha depreşti ve tabii ki Kerimoğlu! Tam o esnada sağanak yağmur bastırdı. Herkes kapalı alana…

Sonunu çok merak etmesem mümkün değil girmezdim o salona, ama aşıların aşkına deyip ben de yerimi aldım. Hüseyin orta yere oturtuldu. Omzunda yeşil bir şal. Ayser bu kez mavi bindallısını giymiş, elinde mavi tüle sarılmış, abiye bir testi, damadın etrafında oyunlar oynayarak dönüyor. Bir yandan da bu sahnenin tek türküsü Aynalı Körük çalıyor. Ayser döndü döndü döndü, birden pattt diye Hüseyin’in ayaklarının dibine testiyi attı. Testi paramparça, içinden şekerler saçıldı. Hüseyin tatlı tatlı gülerek bakıyor Ayser’e, içinden kim bilir neler geçirerek… Aynalı Körük bitince artık “Has Kına Gecesi”ne geçildi. Önce ailenin yengeleri kızın elllerine kınasını yaktı. Sonra gelinle damadın başının üzerinde “nöbet şekeri” kırdılar. Rengi kırmızı, tuğla büyüklüğünde bir şeker. Maksat gelinle kaynananın dilleri hep şeker gibi tatlı olsun.

Hüseyin Arap atının ipinden tutmuş, atın üzerinde Ayser, başında Yörük duvağı ve tacıyla ana caddeye kadar birlikte böyle gittiler.
Hüseyin Arap atının ipinden tutmuş, atın üzerinde Ayser, başında Yörük duvağı ve tacıyla ana caddeye kadar birlikte böyle gittiler.

CUMARTESİ

Geldik düğün gününe. Günlerdir Bodrum düğünlerine dair öyle farklı şeyler gördüm, dinledim ki doğrusu resmi nikah törenini hiç merak etmedim. Ben gittiğimde zaten çoktan bitmişti. Yine Celep Veli’de, yine aynı insanlarla, yine keşkek ve yine aynı müzik ekibiyleyiz. Ancak bu kez ve ilk kez başka şarkılar duyuyorum, biri Zeki Müren’in bir parçasıydı mesela, bir diğeri Hüsnü Arkan’ın… Ayser beyazlar içinde, Hüseyin smokiniyle, etraflarında güzel çiftler, hep birlikte slow dans ediyorlar. Bir Bodrum düğünü için enteresan bir an, ama bana bu kadarı yeterli. 

PAZAR

Bitti mi sandınız? Daha ne olabilir ki mi diyorsunuz? Gelin gitmedi ki bitsin. Dün gece komparsitalar dönülüp Kerimoğlu’yla gece sonlandığında damat da gelin de baba evlerine geri gittiler. Bodrum adeti böyle. Bugün yedinci gün ve yine kız evinde, yine keşkekli, yine Reha Ergene’li bir gündeyiz. Ama bugün mendillerimiz hazır olsun. Önce baba-kız sonra da bu Bodrumlu Yörükler hepimizi birazdan fena ağlatacaklar. 

Ayser’in üzerinde beyaz gelinliği… Annesi, kardeşi, ailesinin kadınları ve arkadaşlarıyla birlikte Kerimoğlu, Sepetçioğlu, Keklik, Çekirge, Tosun Memet, Zerdali, Yeni Cami, Gargı Deresinin Pinar Odunu, Şah Boylum’u bir sıradan çaldırıp oynadı. Güzel tebessümü yine yerli yerinde duruyor, ama hareketleri gittikçe yavaşlıyor Ayser’in. Aynı ağırlık artık herkeste var. Hele Celep Veli, ortalarda bile yok, bahçenin arka tarafında bir masada, başında fötrü, ailenin birkaç erkeğiyle sessizce rakısını içiyor. Fakat çare yok, artık sıra Aktaş’a geldi. Müzik durdu. Biri arkaya doğru seslendi, “Celep Veliii, gel kızının karşısına…”

Herkes kenara çekilip alan babayla kıza bırakıldı. Baba kız kollarını açıp birbirlerine bakarak başladılar dönmeye… Aktaş, gelinin “Tamam ben hazırım, gidebilirim” türküsüdür de, acaba Celep Veli hazır mı göndermeye. “Bir daha çal” dedi Reha Ergene’ye… Baba-kız bir daha oynadılar, meydandaki hava biraz daha ağırlaştı. Sonra o şarkıyı nereden kim bulduysa, birden fena bir parça çalmaya başladı:  “Gözümün nuru canımsın benim Kızım, yavrum büyüdün de şimdi gidiyor musun? Allah’a emanet ol Uç güzel kızım Dallarıma defne ol güzel kızım” Celep Veli kızına sımsıkı sarıldı, eli kendi beline gitti, tak tak tak! Kuru sıkı olduğu bilindiği için kimse karışmadı, ama tabii o andan sonra meydanda yiğitlik miğitlik kalmadı, herkes başladı gözünü silmeye. Tüm aile, kadınlı erkekli meydana geldi, hep beraber son bir kez zeybek vuruldu. Sonra birden kalabalıktan bir ses duyuldu, “Onu söylemeden gitmeyelim, burada bu söylenir” diye. Reha Ergene hemen anladı ve alandaki herkes hep bir ağızdan başladı söylemeye: “Ya-şa Mustafa Kemal Paşa ya-şa Adın yazılacak mücevher taşa!” Millet söyledikçe söylüyor, Celep Veli’nin gözü birden uzakta bağlı duran ata ilişti. Hani Ayser’in şu taa en baştan şart koştuğu Arap atı. Üzerine kırmızı şal atılmış, beyaz bir at. Celep Veli atladı ata, getirdi kızına. Necla Abla da hemen kızını aldı arkadaki bir odaya götürdü. Celep Veli de odaya geldi, kızının kırmızı kuşağını beline sarıp, başına duayla kırmızı duvağını örttü, Yörük tacını giydirdi. Ayser artık hazırdı gitmeye. Zaten Hüseyin de ailesiyle gelmiş, gelini almak için dışarıda bekliyordu. Davul zurna çalıyor, bayrakçı sırığıyla yine bir o yana bir bu yana zıplıyordu. Ayser atına atladı, yanında bundan sonraki yoldaşı Hüseyin, beraberinde bizler, hepimiz ağır ağır ilerlemeye başladık. Karaincir caddesine kadar çıktık. Ayser’le Hüseyin gelin arabasına bindiklerinde Celep Veli’yle kayınvalide Suzan Hanım arasındaki şu son diyaloğu duydum:

-İyi bakın kızıma…

-Sen merak etme Veli Abi!

SON

Ben gelin tarafının anlatıcısıyım, gerisini göremedim. Ama adetlere göre oğlan evine gelince gelinin başından aşağıya bir avuç buğday, darı, bozuk para atılır. Hatta “darısı başına” lafı da buradan gelir. Gelin akşam ezanına kadar kayınvalidenin evinde bekler. Artık evine geçeceği zaman eline bir çanak bal verilir. Gelin kız bala parmağını daldırıp kapının her yerine sürer. Eve ancak ondan sonra girip, imam nikahı kıyılır. Gelinle damat yalnız bırakılır, ama eğer damadın arkadaşları biraz şakacıysa sabaha kadar damada eziyet ederler: “Hadi bize guru pakla pişir”, “Hadi bize baklava yedir”, “Haydi yumurtanın sarısıyla beyazını ayır”… Ama ailenin de yardımıyla def edilmeleri suretiyle herkes köşesine çekilir.

Sabah oldu mu damatla gelin evden çıkar, birlikte tek tek aile büyüklerini gezip el öperler. İkisi de ailelerden son harçlıklarını alır ve normal hayat başlar. 

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diyeceğiz elbette, ama iki küçük not düşeyim: Pazar akşam üzeri Celep Veli’nin bahçesine uğradığımda 16 büyük boş tüp gördüm. O kadar keşkeğe tüp mü dayanır… Ama daha önemlisi ve güzeli; kına gecesi akşamı sistem çalışmış, bir kızımıza talip var. Temel devrenleri işlemeye başlayın, büyük olasılıkla seneye yine keşkek, yine Kerimoğlu!