14 Ağustos 2022, Pazar
28.05.2021 06:00

Aferin bana

Size en son kim “aferin” dedi? Ne zaman? Ya siz en son kime aferin dediniz? Hatırlıyor musunuz? Çocuklar, sporcular hariç. Günlük hayatta...

Aferin’e ihtiyaç var mı? İhtiyacınız var mı? Yaptıklarınızın, söylediklerinizin ortaya koyduklarınızın kabul görüp beğenilmekten öte takdir edilmesine ihtiyacımız ne kadar? Farkına varıyoruz ki nadir istisnalar dışında takdir etmek, aferin demek, denmek neredeyse yok oldu. Yapılacak, erişilecek, üstesinden gelmesi, çözülmesi gereken şey o kadar çok ki. Bunlar her gün sayıları da artarak görev haline gelirken başarmak anlamını yitirip rutin görev haline dönüşür. Evde, işte, sosyal hayatta yapılması gerekenler o kadar çok ve o kadar hızlı artıyor ki, yapmanız gerekenler listesi, birkaç ciltlik ansiklopedi dolduracak hale geliyor. Bırakın yapamayıp becerememeyi, beklenenin az gerisinde kaldığınızda bile yok sayılıyorsunuz. Bu da dijital. Ya başarılı, ya başarısız. Yani ya bir ya sıfır. “Fena değil” buharlaşıp uçuyor. İki notlu bir dünyada, imparatorun arenadaki gladyatörlere gösterdiği baş parmak kadar bir değerlendirme kriteri var. Baş parmak aşağı yoksunuz. Yukarı; rutin hayata devam izni. Fazlası değil. Aferin falan yok. Halbuki aferin, farsçadaki takdir, teşvik, övme anlamındaki aferinden gelmiş. Hatta Rüşdiye Mektepleri nizamnamesinde, “başarılı, özenli, örnek teşkil eden...” öğrencilere “aferin” belgesi verilirmiş. Fazlası da var: Dört aferin bir Tahsin, iki Tahsin bir İmtiyaz.. diye “Zikr-i Cemil” e kadar giden bir ödül ve belge skalasında. Artık aferin bile sürümden kalktı.

Başarı = Sahip olma

Özellikle metropol hayatında insan, takdiri garanti yakın çevresinden mesafe, zaman ve sıklık olarak ayrı kaldıkça yalnızlaşma da hissedilir hale geliyor. Başarıda daha çok sahip olunanlara odaklanılan geçmiş yüzyılın dayatması hala geçerli. Okulun, eğitimin, hatta tüm faaliyetlerin odağında sahip olma baskısı var. Kariyerin, unvanın, araban, saatin, çantan, evin, yazlık evin ve ötesi... Başarı kriterlerinin neredeyse tamamının sahip olunanlar üzerinden tanımlanması, takdir beklentisini de bunlar üzerine inşaa ediyor. Ama burada da ‘olması normal, olmaması eksiklik’ kuralı, benzer kümeler içinde çalışmaya başlıyor.

Statüler darbe aldı

Bu dönem hepimiz evde kaldık. Zorunlu olarak. Ferrarilerimizi garajdan çıkaramadık, çanta ayakkabı dolapta kaldı. Herkesin aynı boydaki kutucuklara, büstü kadar sığdığı, ekran üzerinden yapılan iş ve sosyal toplantılarda statü darbe aldı. Don üzeri gömlek olunsa da, ekrandaki görüntüye ne ayakkabı çanta ne yüzük saat sığmadı. Herkes aynı oluverdi. Evin, kimsecikler görmezken ne anlama gelmesi gerektiği de sorgulanır oldu. Metropol hayatının yalnızlığı her ana yayıldı. Birileri tarafından beğenilmek anlamını yitirdi. Reklamların eski asır boyu ittirdiği, kaynananın kıskandığı yemeklerin yapıldığı yağ, komşunun kıskandığı banyo fayansları, bakarken erkekleri elektrik direklerine çarptıran saçların yıkandığı şampuan... Önemini yitirdi. Beni, başkalarından önce ben beğenmeliydim. Ben beni beğenip takdir etmiyorsam, başkalarının beni takdir etmesinin anlamı azalır. BEN. Benim beğendiğim beni, başkalarının beğenmesine açabilirim. “Selfie”nin çıktığında Oxford sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilmesi de bundan. her ne kadar “özçekim” diye ilk fotoğraf makinelerinden kalma çekme fiili hoyratça önerildiyse de, eğrisi doğrusuna geldi. BEN, özünün çekim alanını ortaya çıkarmak istedi.

Aidiyetler yetersiz

Sosyal medya da bu yalnızlığın ilacı oluverdi. Neredeyse sadece kişinin kendi görüntülerinden ibaret sayfalar patladı. Oraya sadece kendini beğendiklerin koyulduğu için artık herkesin beğenmesine açılabilirdi. Sahip olmanın zor olması, istenenlerin sürekli yakalanamaz seviyelere çıkması netleşti. Tatmin odağı sahip olma, olanların da hali pek farklı değil. Köken, memleket, din, geniş aile, semt hatta pek sarılınılan futbol takımları gibi çoğu sadece doğuştan edinilmiş aidiyetler, yaşamla tek olarak başa çıkmak için yetersiz kaldı. Ait olma yavaştan sahip olmaktan daha önemli ve değerli hale geldi. Kendi gibilerle olmak en azından rahatlatıyor. Bunun da kolaylaştırıcısı sosyal platformlar oldu. Herkes çoklu aidiyetler yaşayabildiği için farklı topluluklarla bütünleşti. Zamanla aidiyetler ilgi alanlarından dünyayı ele alış biçimlerine evrildi. Sivil inisiyatiflerin değeri anlaşıldı. Aidiyetler kişilerden çok değerlere evriliyor. Çevreci, hayvansever, cinsellik, ırk, köken.. ayrımcılıklarına karşı, sağlık, çocuk, şiddet, sanat konularına duyarlı bazen de boşvermiş, sığ da olsa kümelere ait olmak kolaylaşıyor. İnsanlar evlerinin, çevrelerinin, insanların, insanlığın konuları üzerinden aidiyetlerini, bu yolla da kendini tanımlıyor.

Kendini kutlamak

Aidiyetler değerler üzerinden oldukça, tüm davranışı etkiliyor. Daha az, su ve plastik kullananlar, şiddete, çevre tehditlerine tepki, şeffaflık ihtiyacı artıyor. Buradaki aidiyet değerlere yoğunlaştıkça, o değerler doğrultusunda davranmak bir hayat amacına dönüşüyor. İşte o zaman, başkalarının aferini beklentisi azaldıkça, insanın kendini kutlaması, kendince aferin demesi, tatmin ve mutlu olması anlam kazanıyor. Ortak değerlerin oluşması ve sahiplenilmesi ortak, kolektif tatmin getirecek gibi. Kendinize ‘aferin’ diyor musunuz? Ne için? Değerlerimiz aferinlerimizin teminatı.  Bir ve sıfır arasında kutuplaşmasına rağmen. Galiba.