19 Ocak 2026, Pazartesi
12.12.2025 04:43

Emeklilerin evi artık ucuz otel odaları!

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Ankara Ulus’taki ucuz otellerin hemen hepsi yaşlı emeklilerle dolu. Odaların günlüğü 200 ila 400 lira arasında, aylık 6 bin lira ödeyen de var, 12 bin lira ödeyen de... 6 bin lira ödeyenlerin odalarında tuvalet ve banyo yok... Bir otel köşesinde yalnız başlarına yaşıyorlar. Çoğunun maaşı en düşüğünden 16 bin 881 lira, başka çareleri yok. Ne ev var, ne çoluk çocuk onlara bakacak. En az 25 yıl çalışıp çabalamışlar ve karşılığı bu olmuş, bir otel köşesi... 


Öyle de hesaplasanız olmuyor böyle de hesaplasanız olmuyor. Rakamlarla başlayayım, neden işin içinden çıkamadığım daha iyi anlaşılsın!.. Türk-İş’in hesabına göre, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 29 bin 828 lira, yoksulluk sınırı 97 bin 159 lira... Tek başına bekar bir çalışanın aylık yaşam maliyeti ise 38 bin 752 lira!

Otel otel dolaşırken, hiç tahayyül edemediğim hayatlar çıktı karşıma... ( Fotoğraf: Efekan Akyüz) 


Bu çalışanların hali, bir de emeklileri düşünün. En düşük emekli maaşı 16 bin 881 lira ve emeklilerin yaklaşık yüzde 70’i bu maaşa talim ediyor. Artık hayat eskisi gibi de değil. Emekliye destek çıkabilecek çoluk çocuk, köyden gelen erzak da geçmişte kaldı. Hele bir de evi olmayan yalnız emeklileri düşününce içim daralıyor. Tam da zam öncesi bu iç karartıcı tabloyu arayıp da bir bilenle konuşayım derken, DİSK Emekli-Sen Eskişehir Şube Başkanı Hatice Kılıç’tan bir açıklama geliyor. Kılıç, yalnız yaşayan ve eşini kaybetmiş emeklilerin bir araya gelip ortak ev tuttuğunu, çünkü emekli maaşlarının kiraya yetmediğini söylüyor. Hani Anadolu’dan büyük şehirlere okumak için gelen yoksul çocukların üniversite öğrencisiyken yaptıkları gibi...

Evet böyle emekliler varmış. Zor oluyor bulmak, buluyorum ama hiçbirini konuşmaya ikna edemiyorum. Utanıyorlar konuşmaya, sanki utanması gereken onlarmış gibi!.. Yine de pes etmiyorum, pek çok telefon görüşmesi yapıyorum ve sonunda beni çok şaşırtan bir bilgiye ulaşıyorum! Devrimci Emekliler Sendikası Genel Sekreteri Fikri Kalender, “Siz birlikte ev kiralayanları arıyorsunuz ama daha da beterleri var. Ankara Ulus’taki otellere gidin de görün!” diyor telefonda... Hiç zaman kaybetmeden bir uçağa atlayıp Ankara’ya gidiyorum. Sağ olsun birebir tarif veriyor bir de Fikri Bey: “Ulus’ta eski İtfaiye Meydanı’na gidin, civarı ucuz otellerle doludur. O otel odaları artık emeklilerle dolu.”

Ben de bu tarifi veriyorum taksi şoförüne… Melek Hatun Camii’ne gelmeden bir parkın önünde indiriyor beni ve fotoğrafçı arkadaşım Abdullah Tepeli'yi, “Bakın bu parktaki banklar emeklilerle dolu. Mutlaka onlardan birkaçı o otellerde kalıyordur” diyerek...

Yetmezmiş gibi bir de kanserle savaşıyor

Hemen parkın girişinde ayakta yaşlı bir bey dikkatimi çekiyor. Elinde koca bir demet kırmızı ve beyaz gül... Tanesi 100 liradan satıyor. “Emekli misiniz?” diye soruyorum, emekliymiş. Adını soruyorum, “Metin derseniz yeterli” diyor, soyadını vermek istemiyor. 

Otelin kapısından giren her emeklinin elinde bir poşet, akşam nevaleleri var içinde... Kiminde incecik, bir dilim beyaz peynir, 50 gram ya gelir ya gelmez, bir de ekmek... Kiminde üç haşlanmış yumurta, ekmek. Durumu en iyi olanın poşetinde üç küçük tavuk budu ve ekmek. Odaya çıkacak, onları piknik tüpünde kızartıp yiyecek. Daha ne kadar yaşayacaklarsa her gün aynı!

(Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

74 yaşındaki Metin Bey, mesane kanseriymiş. “Doktor ‘Evde oturma, bir işle meşgul et kendini’ dedi. O sebeple buradayım” deme ihtiyacı hissediyor. Anlıyorum ki yaptığı işten utanıyor. Bu kez ben utana sıkıla, “Maaş yetiyor mu peki?” diye sorunca, “Yetmiyor. Maalesef ev de kira...” oluyor cevabı. “Ben gazeteciyim. Buradaki otellerde kalan çok emekli varmış. Öyle mi?” diye sorunca, eliyle banklarda oturanları gösteriyor. Bakıyorum, bir sürü yaşlı erkek... “Buradakilerin hepsi orada yatıp kalkanlar. En kötü otelin günlüğü 200-300 lira... Genelde iki-üç kişi aynı odada kalıyorlarmış. Kira gibi aydan aya ödeme yapanlar da varmış” diyor. Sonra da bir iç geçirip ekliyor, “Allah’a çok şükür benim başımı sokacak bir evim ve bir ailem var...”

“Biz yaşlandık, bizim önümüz temelli kapalı”

Ona önce şifa, sonra hayırlı işler dileyip banklara doğru ilerliyorum. Ne kadar yaşlıca bey varsa hepsine tek tek soruyorum, “Buradaki otellerde mi kalıyorsunuz?” diye... Tek bir cevap alamıyorum. Hiç kimse konuşmak istemiyor. Ta ki o soğuk havada, bir gömlek bir ceketle bankta oturan 63 yaşındaki Şaban İman’a denk gelene kadar... Gözlerini karartmış boş boş uzaklara bakıyor. Sorumu duyunca, “Biz yaşlandık ve ne yazık ki bizim önümüz temelli kapalı bu ülkede. 16 bin lira maaşla nasıl geçinelim?” diye bana soruyor. Bende cevabı yok ki!.. O da biliyor: “Diyorlar ki ‘Türkiye’mizde adalet var.’ Adalet zenginlere var, bizim gibi garibanlara yok! Meclis’teki o milletvekilleri hiç düşünüyorlar mı acaba, bu maaşa geçinilebilir mi? Bizim vergilerimizle maaşlarını almayı biliyorlar ama...”

Kimi kimsesi var belli ki ama “Orayı hiç karıştırma” diyor

Sohbeti koyultuyoruz. Öğreniyorum ki hapisten yeni çıkmış, bir dolandırıcı yüzünden, topu topu 12 gün yatmış ama hapis hapistir. “O 12 gün bana 12 yıl gibi geldi” diyor. Uzun uzun hapishanelerdeki zor koşulları anlatıyor. O da ayrı bir mesele ya!..

Peki hiç kimi kimsesi, çoluğu çocuğu yok mu?.. Yüzü iyice kararıyor, alnındaki çizgiler derinleşiyor, “Orayı hiç karıştırmayın” oluyor cevabı, o kadar... Yıllarca inşaatlarda aşçılık yapmış, “81 ilin yarısını dolaşmışımdır” diyor. İş arıyor ama bulamıyor... 

Hapisten çıkar çıkmaz Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kimsesizler için açtığı barınma evinde kalmaya başlamış. Eliyle Ankara Kalesi’ni gösterip yerini tarif ediyor. “Şimdilik orada kalıyorum. Çok iyi bir yer, sabah kahvaltı, akşam yemek veriliyor. Her odanın duşu, tuvaleti var. Ama artık kendime başka bir yer bulmam lazım. Sadece 15 gün kalma hakkımız var” diyor.

(Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

“Yaşıyoruz muyuz, ölü müyüz belli değil!”

Meğer o sebeple otellere bakmaya gelmiş. Biraz canı sıkkın, “Benim baktıklarımda en düşük günlük fiyat 500-600 lira. Odalarda duş bile yok. Gücüm kuvvetim yerinde, bir iş bulabilsem, şantiyelerde çalışabilsem yaşar giderim. Ama Ankara’dan ayrılamam, her hafta karakola gidip imza vermem lazım... Hepimiz ekmeğimizin peşindeyiz. Ama gençler bile iş bulamazken ben bu yaşımda nasıl bulacağım?” diyor.
Birlikte otellerin oraya doğru yürümeye başlıyoruz. O derdini anlatmaya devam ediyor: “Zengin garibanın halini bilmez. Akşamki halin sabahınkini, sabahki halin akşamınkini tutmaz. Her an her şey değişebilir. Çaresizlikten ne yapacağını bilemezsin... 16 bin lira maaş alıyorum... Yaşıyorum ama, canlı mıyım, ölü müyüm bilemiyorum. Bir çay bile içemiyorum düşünmeden, o 10 lira bile çok geliyor...”  

‘İkinci Bahar’ mı dediniz, sıkıysa bunu Ulus’un emekli dolu otellerinde söyleyin...

(Fotoğraf: Efekan Akyüz) 

Senelerdir aynı otelde kalanlar var

Az sonra ayrılıyoruz... O yeniden daha uygun fiyatlı bir otel bulmaya gidiyor. Ben de bu zor hayatta ayakta kalmaya çalışan emeklileri bulmaya... Kime sorsam hep aynı adresi veriyor, “Kafkas Otel’e gidin, orası emekli dolu” diyorlar. Buluyorum oteli, bir ara sokakta, çok eski bir bina... Bir zamanlar görkemli bir otelmiş belli ki... Resepsiyondaki görevliye derdimi anlatıyorum. Patronlar olmadan otelin içinde görüşme yapmama izin verme yetkisi yokmuş. “Yarın öğlen saat 1 gibi gelin, patronlar burada olur. O zaman odalara da çıkar emeklilerle konuşursunuz” diyor. Ardından da, “Ama isterseniz dışarıda bekleyin. Bu kapıdan çıktılar mı, o bizi bağlamaz. Dilediğiniz gibi konuşursunuz” diye ekliyor.

Şaban İman (Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

Otelin 68 odasından en az 50’sinde emekliler kalıyormuş. Günlük ücret 400 lira, aylık olursa 9 bin ila 10 bin lira arası... “Böyle aylarca kalanlar var mı?” soruma cevabı, “Var tabii... Senelerdir kalanlar var. Emekli, ev kiralayacak durumu yok. Bir ev kiralamaya kalksa en kötüsü 16-17 bin lira. Üstüne üstlük doğalgaz, su, elektrik faturaları var. Bu otelde her şey dahil bu fiyata... Onlara daha uygun geliyor” oluyor. Daha fazla konuşmak istemiyor belli ki, “Siz yarın öğlen gelin, patronlar ve müşteriler anlatır” diye ekliyor. 

Dışarı çıkıp biraz bekliyorum... Sabah İstanbul’dan yola çıkarken yağmur ve soğuk vardı, Ankara da yağmurlu ama daha soğuk. Bu sebeple pek dışarı çıkan olmuyor. Girip çıkan bir-iki kişi de konuşmaya yanaşmıyor. 

Film seti gibi bir otelin resepsiyonundayım

Yapacak bir şey yok, ben akşama İstanbul’a dönmeyi planlıyordum, plan bozuluyor. Bu akşam Ankara’da kalacağım. Birkaç otel ismi daha öğreniyorum. Ara sokaklarda bu otelleri arıyorum. Bir bakıyorum, önümde bir otel, adı Kral Paris Oteli... Girişteki tabelada ‘Türkiye Cumhuriyeti Ankara Valiliği Kimsesizler Misafirhanesi’ yazıyor. Kapıdan zar zor yürüyen, yaşlı, hasta bir bey çıkıyor. “Emekli misiniz?” diye soruyorum. Bana acı acı bakıp “Yok, keşke!.. Yaşlılık maaşı alıyorum, 5 bin 390 lira...” diyor. Öyle bir keşke diyor ki, başka soru soracak gücü bulamıyorum kendimde. Sonrasında öğreniyorum ki, bu misafirhanede kalanlar, hiçbir geliri olmayan yersizler, yurtsuzlar, kimsesizler, hastalarmış...

Bu kez hemen az ilerideki Opera Otel’e giriyorum. Sanki bir Yeşilçam filminin setindeyim. Resepsiyonda İzzet Günay’a benzeyen bir görevli. Ne yazık ki fotoğraf vermeyecek! Arkasında koskoca bir çelik kasa, İngiliz markalı, 1800’lü yıllardan yadigar. Duvara asılı, ceviz ağacından eski mi eski bir anahtarlık... Öğreniyorum ki, burası en az 80 yıllık bir otelmiş... Küçücük lobideki siyah deri koltuklara gömülmüş müşteriler birbirleriyle sohbet ediyor. 60’lı yıllara ışınlanmış gibiyim. Duvarlar pembe, tavan yüksek mi yüksek, kartonpiyerler işlemeli ve yine pembeye boyalı... 

Tuvalet ve duş ortak ama geceliği sadece 200 lira!

İzzet Günay’a benzeyen 65 yaşındaki Erdal Aydın’a, “Sizin otelde çok emeklinin kaldığı söylendi. Günlük konaklama ücreti ne kadar?” diye soruyorum. 200 liraymış! Şaşırdığımı görünce açıklıyor: “Bizde banyo hiç yok, tuvalet ise ortak. Her katta iki tuvalet var. 29 odamız bulunuyor. Burası dört katlı... Bazı odalarda üç-dört yatak var. Eskiden hepsine müşteri alıyorduk ama sorun çıktı. Hırsızlıklar oldu, kimileri odaya geç gelip diğerlerini uyandırınca kavga gürültü çıktı. Biz de artık her odayı tek kişiye satıyoruz.”

“Emekli müşteriniz çok mu? Onlarla konuşabilir miyim?” diye soruyorum. “Şu anda pek bulamazsınız. Emeklilerin hemen hepsi çalışıyor. Genelde akşam 6’dan, 7’den sonra gelirler. Görüyorsunuz vatandaş emekli ama bir yerlerde çalışmak zorunda” diyor. Sonra devam ediyor: “Ben de emekliyim ve çalışmak zorundayım. Emekli maaşım 16 bin 880 lira, çalışmasam imkanı yok yetmez. Evde beş nüfusuz. Eşim hasta, kalp kapakçığından ameliyat oldu. Her hafta hastaneye götürülmesi gerekiyor. İki kızım var, evdeler. Biri annesine bakıyor, diğeri ev işleri ve alışverişle uğraşıyor. Oğlum ise askerden yeni geldi, iş arıyor. Bu otel olduğu için kimseye muhtaç olmadan yaşıyoruz. Otel zaten dayımın ama burası istimlak bölgesi, her an bu otel de yıkılabilir ve ben de işsiz kalabilirim. İşte bundan korkuyorum...” 

66 yaşında emekli olmayı iple çekiyor

Öyle efendi biri ki, tüm bunları çok sessizce ve hayatın doğal akışıymış gibi anlatıyor. Bu sırada deri koltukta oturanlardan bir yaşlıya dönüyorum.  “Emeklisinizdir herhalde?” diye soruyorum. Yine beni şaşırtan bir cevap, “Yok henüz değilim, yeni senenin içinde emekli olacağım inşallah” diyor. 66 yaşında ve emekli olamamış Adnan Tüzer, beni daha da şaşırtan bir bilgi daha veriyor. Tam 15 yıldır bu otelde kalıyormuş!

Kendi deyimiyle çoluğu çocuğuyla yolları ayrılmış. Yıllarca şoförlük yapmış, kamyon, TIR, otobüs, ne denk gelirse... Şimdi de dolmuşçuluk yapıyormuş. Bu yaşa gelip de niye emekli olamamış hala? “Nerede işe girsem, ‘Bugün, yarın’ dediler oyaladılar. Aç kalacaktım işe girmesem, mecbur sigortasız çalıştım. Şimdi her gün çalışamıyorum. Sağlığım el vermiyor. İki-üç gün çalışıp iki-üç gün dinleniyorum. Bazen 15 gün hiç çalışamıyorum. Neyse ki artık yanlarında çalıştığım insanlar sigortamı tam yatırıyor. 20 yıldır onlarlayım, ben onların malına sahip çıkıyorum, onlar da bana... Sağ olsunlar beni yarı yolda bırakmadılar” diyor. 

Mustafa Kalay (Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

“Bizim cenazelerimiz bu otelden kalkacak!”

Yetmiyor, “Çok şükür, kafamı sokabileceğim bu otel var” diye ekliyor. “Peki emekli olduktan sonra ne olacak?” oluyor bu kez sorum. Ben cevabı beklerken, o sırada bizi dinleyen bir bey araya giriyor. Meğer otelin sahibinin oğluymuş 62 yaşındaki Alparslan Güner. “Bir adam eğer eşinden ayrıldıysa, üç sene içinde evlendi evlendi. Evlenmezse cenazesi bizim otelden kalkar! Nice insanlar gelip geçti. Ben de 30 yıldır burada çalışıyorum. Hepsine şahit oldum. Artık bu insanların ikametgahları burası!” O bunu öylesine, sıradan bir şey söyler gibi söylüyor. Benim içim acıyor, ister istemez, “Şimdi söylenecek söz mü Adnan Bey’in yanında” diyerek durumu toparlayacağımı sanıyorum. Yine şaşırmak bana düşüyor. Adnan Bey, “Yooo, benim de cenazem buradan kalkacak. Başka nereye gideceğim?” diyor ve ekliyor: “Ölmeden önce emekli olacağım inşallah. Nasip kısmet...” 

Bu nasıl bir tevekküldür anlamak mümkün değil...

Sıra fotoğrafa gelince, üçü de istemiyor. Özellikle Adnan Bey’in fotoğrafının çekilmesini çok istiyorum ama “Çevremden, ailemden dolayı istemiyorum. 40 yıldır şoförlük yapıyorum. Beni bilenler, ‘Bu adam da meğer neymiş’ gibisine olur! Bir oğlum, bir kızım var, ikisi de üniversite mezunu. İkisinin de çoluğu çocuğu var. İkisi de benden uzak, ben de onlardan uzak! Ben Allah’ıma yakınım, onlar kuluna yakın! Onların da yolu açık olsun, benim de yolum açık olsun” diye kibarca reddediyor.

Fotoğraf: Abdullah Tepeli

“Ben istemez miyim bir evim olsun!” 

Derken 65 yaşındaki Mustafa Kalay'ı görüyorum. 10 yıldır bu otelde yaşıyor, emekli olalı beş yıl olmuş. Maaşı 16 bin 881 lira... “Neden otel?” diye soruyorum. “Eşimden ayrıyım, tek başıma kiraya çıkamıyorum. 15-20 bin liradan aşağı ev yok. Maaşımı eve mi vereyim, karnımı mı doyurayım? Hesabını siz yapın. Ben de istemez miyim bir evim olsun? Sakince girip çıkayım, istediğim zaman tuvalete gireyim, istediğim zaman banyo yapayım... Kazancım ancak buraya yetiyor. 6 bin lira aylık veriyorum” diyor. Peki ne yiyip ne içiyor? “Yumurta, patates haşlıyorum daha çok. Salata yapıyorum. Malzeme alabilsem çok iyi yemek yaparım da...” derken, yine araya otelin sahibinin oğlu Alparslan Bey giriyor ve “Ramazan aylarında onun kurduğu sofralarda çok oruç açtık. Çok lezzetli yemek yapar” diyor.

“Çamaşırlarımı arkadaşımın eşi yıkıyor, Allah razı olsun”

Mustafa Bey kaldığı yerden devam ediyor: “Küçük bir odam var, tek başımayım, elimden geleni yapıyorum. Küçük bir tüpüm, küçük bir televizyonum var. Bir tek banyo yok, onun için de hamama gidiyorum. Üç-dört günde bir banyo yapmak isterim ama hamam 400 lira. Ancak 15 günde bir gidebiliyorum. Ne yapayım imkanım yok!” Peki ya çamaşırlar? Arkadaşından rica ediyormuş, eşi yıkayıveriyormuş. “Allah ondan razı olsun” diye ekliyor.

Mustafa Arslan, 68 yaşında... (Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

Benim aklım hamam parasına takıldı. “400 lira çok değil mi?” diye sorduğumda keseyle birlikte fiyatın 600 lira olduğunu da öğreniyorum. Alparslan Bey, “Esnafa suyun tonunu 117 liraya veriyorlar. Yazın biz de çok su parası ödüyoruz. Çünkü otelde kalanlar 5 litrelik su şişelerini doldurup güneşin altında ısıtıyor ve tuvaletlerde duş alıyorlar. Kışın 2 bin lira gelen su faturası, yazın 5-6 bin lira geliyor. Bizden gidiyor ama ne yapalım” diyor. 

“Odanızı görebilir miyim?” diye soruyorum ama bir türlü izin çıkmıyor. Sonunda Mustafa Bey kabul etse de Alparslan Bey, “Mahremiyet” diyor başka bir şey demiyor.  

Otelde yaşayan emeklilerin sofrası işte bu küçük sehpalar. (Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

Odadaki tek lüks, eski mi eski küçücük bir tüplü televizyon

Ulus ve civarında art arda pek çok otele giriyorum... İki günde yaklaşık 30 kilometre yol yürüyorum. O sokak senin, bu sokak benim... Tek derdim var, artık emeklilerin evleri olan o otel odalarını görebilmek. Ya onlar istemiyor utanıp ya da otel yönetimi izin vermiyor. Sadece bir kez, ara sokaklardan birindeki bir otelde, ama o da kapıdan bir anlık görebiliyorum... Neyse ki fotoğrafçı arkadaşım o birkaç saniye içinde bir çekim yapabilmiş cep telefonuyla. Söz vermiştim beni odasına çıkaran emekliye çekim yapmayacağımız için, çok üzgünüm sözümde duramıyorum ama hayatının sonbaharını otel köşelerinde geçirmek zorunda olan insanların nasıl yaşadığını görmenizi istedim... 

Siz de göreceksiniz, benim o bir anda görebildiklerime gelince... Birkaç metrekarelik küçücük bir oda... Dağınık, duvarlardaki çivilere iyiden iyiye yıpranmış giysiler asılmış, bir yanda küçük bir tüp, masanın üzerinde yarısı boş bir karton yumurta, bir armut ve bir elma, yarım bir ekmek, bir eski tavayla tencere, bir de çaydanlık... Odanın en lüks eşyası ise küçücük bir tüplü televizyon... Odada dikkatimi çeken bir şey daha var, onu da paylaşmadan edemeyeceğim. Oda dağınık olmasına dağınık ama temiz... Unutmadan söyleyeyim, 70’li yaşlarının ortalarında olan bu beyin ağzından alabildiğim tek şey ise, üç yıldır o odada yaşadığı... 

Oteli Afganlar satın almış, adı değişmiş, ‘Helal’ olmuş

Ara sokaktaki bu otelden tekrar ana caddelerdeki otellere dönüyorum. Bu sefer, eskiden devlet hastanesi olan, neredeyse asırlık bir binadayım, Helal Otel’de... Daha öncesinde adı Marmara Otel’miş. Afganlar burayı satın alınca adı değişmiş. Resepsiyon görevlisi 42 yaşındaki Mahmut Bey anlatıyor: “Burada emekliden bol bir şey yok. Yedi yıldır kalanı da var, arada kalıp sonra kaybolanı da... Mesela 82 yaşında bir memur emeklisi amcamız var, eşinden ayrı, çocukları da istemiyor. 23 bin lira maaşı var, şimdi burada kalıyor... Özellikle son birkaç yıldır emekli sayısında ciddi artış var. Bizim otelde bir aylık konaklama yaklaşık 13 bin lira... Odalarda banyo ve tuvalet yok ama 24 saat sıcak suyumuz akıyor. Banyolu odalarımız da var ama onların geceliği 600 lira. Yine de kiradan daha uyguna geliyor emeklilere...”

Fotoğraf: Abdullah Tepeli

Mahmut Bey anlatmaya devam ederken lobiye elinde poşetlerle bir bey giriyor. “Tamam, işte aradığınız emeklilerden biri geldi” diyor Mahmut Bey. O da sohbetimize katılıyor... Emekli maaşı 20 bin liraymış, otele ayda 13 bin lira ödüyormuş. Boğazına kalan para sadece 7 bin lira. Bu sebeple ek iş yapıyormuş, pazarlarda eski eşya alıp satıyormuş. “Ne yiyip içiyorsunuz?” diye soruyorum gayri ihtiyari, 58 yaşındaki Ali Özçelik’e. Elindeki poşeti açıyor. Beyaz köpük bir tabakta üç küçük tavuk budu, daha doğrusu bageti, etikette ‘Kilosu 100 TL’ yazıyor, o üç bagete ödediği ise 70 lira... Yanında iki ekmek, bir de su var. “Hepsine 115 lira verdim. Odada ocak var, kızartıp yiyeceğim. Bu sadece bir öğünün parası. Bunun sabahı da var. Durumumuz çok fena hanımefendi... Bugün buranın pazarıydı, asıl pazara gidip emeklilerle konuşmalıydınız. Millet çöpten sebze meyve toplayıp bir de onları satmaya çalışıyor. Ne yapsın emekli, karnını doyurmak için hırsızlık mı yapsın bu yaşta?” diyor.

Fotoğraf: Abdullah Tepeli

“Beni konuşturmayın ne olur, çok doluyum!”

Helal Otel’in biraz ilerisindeki Zelal Otel’deyim şimdi. Resepsiyon görevlisi 73 yaşındaki Alaaddin Genç de SSK emeklisiymiş, emekli olduktan sonra bu otelde çalışmaya başlamış ve 20 yıldır burada! “Evde iki kişiyiz, hanımla ben... Emekli maaşım 18 bin lira, 13 bin lira kira veriyorum. Geriye kaldı 5 bin lira... Kışa girdik doğalgaz 2 bin mi, 3 bin mi gelir bilemiyorum. Elektrik, su, telefon derken, faturalara giden en az 3-4 bin lira... Geri kalan ekmeğe bile yetmez! Mecbur çalışacağım” diye başlıyor anlatmaya.
Sonra otelde kalan emeklilerin halini anlatıyor: “Otelde 47 oda var. Banyolu odaların fiyatları 500-600 lira, banyosuzlar 400 lira. Son üç yıldır odalar hep emekli dolu. Bu gidiş kötü, Allah sonumuzu hayretsin!”

Alaaddin Genç (Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

O anlatmaya devam edecek ama o sırada otele elinde bir poşetle bir bey giriyor. “Gazeteciyim, otellerde kalan emeklilerle ilgili bir haber hazırlıyorum. Konuşabilir miyiz?” diye soruyorum. Gözleri doluyor anında, “Lütfen beni konuşturmayın, çok doluyum. Ağzımdan bir şey kaçacak, bu yaşta hapis yatacağım! Girmeyin bu konulara, girmeyin!.. Sonra çıkamayız işin içinden” deyip susuyor, odasına gitmeye yelteniyor. Ben ısrar edince, kırmayıp başlıyor derdini anlatmaya: “Bakın hanımefendi, ben yıllarca şehirlerarası otobüslerde şoförlük yaptım. Emekli oldum, 21 bin lira aylığım var, 15 bin lirası otele gidiyor. Bana kalıyor 6 bin lira! Bu paraya ne yiyebilirsin bir ayda? Bu yaştan sonra  ticari araçlarda şoförlük yapmam yasak. Devlet burada kesinlikle haklı!.. Tamam ama ben nasıl geçineceğim? Şu anda boşum ve iş arıyorum. Bildiğim tek iş şoförlük... Söyleyin bana, ben ne yapayım?”      

Garip Bey 73 yaşında... (Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

İsmini soruyorum... Öyle bir cevap geliyor ki, inanamazsınız. Adı Garip! “Siz böyle bir isme rastladınız mı hayatınızda? Yalan söylemiyorum, benim adım Garip! 73 yaşındayım, 13 yıldır otel köşelerindeyim. Hep bir eve çıkarım diye umut ettim ama artık mümkün değil” diyor. 

Göz yaşları aktı akacak, kendini zor tutuyor. Neden sonra elindeki poşeti gösterip, “Akşam yemeği için ne aldığımı göstereyim” diyor. Görüyorum akşam yemeğini Garip Bey’in... İncecik zar gibi bir beyaz peynir dilimi, 50 gram ya gelir ya gelmez. Bir de ekmek... Bu kadar, hepsi bu kadar! Daha fazla dayanamıyor, ağladığını görmemizi istemiyor, koşar adım odasına gidiyor. 

“72 yaşındayım daha ne kadar yaşarım ki!”

Bakakalıyorum ardından, çaresizlik içinde... Daha ben kendime gelemeden bir bey daha giriyor otele. Onun da elinde bir poşet, içinde akşam nevalesi... Dört yıldır bu otelde yaşayan 72 yaşındaki Atilla Bey, soyadını vermek istemiyor. “11 yıl iki ay sigortalı çalışabildim Adalet Bakanlığı’nda... Hala emekli olamadım. Bin 160 gün daha prim yatırmam gerekiyor. Yıllarca çalıştım, sigortamı yatırmadılar. Gençtim, önemsemedim... Şimdiki işimde de sigortam yok. Ödense ne olacak ki, ben 72 yaşındayım. Daha ne kadar yaşarım ki?” deyip susuyor. Neden sonra kendini toparlayıp devam ediyor: “65 yaş maaşı alıyorum 5 bin 300 lira. Şimdi bir derneğin lokalinde çaycılık yapıyorum. Param ancak otelde kalmaya yetiyor. Ben tek değilim zorda olan, bu ülkede benim gibi yaşayan milyonlarca insan var.”

Merak edip, ona da poşetinde ne olduğunu soruyorum. Açıyor o da poşeti... Bir gazete kağıdına sarılmış üç haşlanmış yumurta, iki de ekmek... Bu kadar! “Ekmekler 30 lira, yumurtanın da tanesi 10 lira, hepsi 60 lira. Neyse ki çay bedava! Otel sağ olsun” diyor. 

Atilla Bey’in varsa bir umudu, o da bir kısa cümlesinde gizli, “Daha ne kadar yaşayacağım ki?” Budur, sadece bu kadar! Ben hayatımda hiç bu kadar utanmamıştım ve bu utanç hepimizin!

(Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

Berberlerden emekli tarifesi: Saç tıraşı 150 TL!  

Ulus’ta otel otel dolaşıp emekli ararken bir berber dükkanı dikkatimi çekiyor. Dikkatimi çekme sebebi tıklım tıklım dolu olması ve fiyat tarifesi. ‘Emekliye saç tıraşı 150 lira, sakal tıraşı 150 lira, yıkama 50 lira’ yazıyor. İzin isteyip Cesur Erkek Kuaförü’nden içeri giriyorum. Kolay gelsin faslından sonra, sohbete başlıyoruz. Dükkanın ustalarından 51 yaşındaki Gökmen Ekici, bir yandan saç tıraşı yaparken bir yandan sorularımı cevaplıyor. “Emeklilere özel tarife uygulamaya ne zaman başladınız?” diyorum, “Onu dükkanın sahibi Cesur Bey size daha iyi anlatır. Yarın gelirseniz konuşabilirsiniz. Ama bu tarife sayesinde günde en az 100-150 emekli geliyor. Otobüs onlara bedava olduğu için Ankara’nın her yerinden müşterimiz var. Hafta içi dört kişi çalışıyoruz. Bugün ise iki ustayız. Paralarını alıyoruz ama daha çok dua alıyoruz” oluyor cevabı...

“Ne güzel bir şey yapıyorsunuz, keşke bütün esnaf yapsa” deyince ben, acı acı gülüp, “Sormayın, bu indirimli tarife yüzünden Berberler Odası’na şikayet etmiş bazı meslektaşlarımız. Ceza aldık, dükkan kapandı. Bu yüzden vitrine tarife bile asamıyoruz” diyor.

İlk onlar başlatmış ve bazı başka berber dükkanları da emekliye indirim yapmaya başlamış. Ancak bu parayı veremeyen emekliler de var! “Durumu olmayanlara zaten yardımcı oluyoruz. ‘Ne varsa onu ver’ diyoruz. Hiç para almadığımız da oluyor tabii” diyor Gökmen Bey.  

Dükkanın müşterisi olan emeklilerle de konuşmak istiyorum. “Otellerde kalan var mı aranızda?” diye soruyorum. Aslında hep olurmuş ama şu anda yok. Peki ya ek iş yapanlar?.. Hemen yanımda bir müşterinin saçını kesen Ali Kangal, “Ben 53 yıldır bu işi yapıyorum. Emekli oldum, aldığım maaş 16 bin 800 lira... Ek iş yapmasam geçinmem imkansız” diye cevaplıyor. 

Sohbet ederken ortalığı süpüren biri dikkatimi çekiyor. Adı Hüseyin Han, 68 yaşında... Daha önce tıraşa gelirmiş, bir yıldır burada çalışıyor. Hüseyin Bey konuşma engelli. Hastanede temizlik görevlisiymiş eskiden. Çalışanlar da, müşteriler de onu kollamaya çalışıyor. Zorlukla mücadele edenlere en güzel, en büyük destek bu dayanışma değil midir zaten!  

Bütün emeklilelere 6 numara tıraş...

Ertesi gün, dükkanın sahibi Cesur Bey’i görmek için yine oradayım. Bu kez dükkan daha da kalabalık, dört kişi soluksuz çalışıyorlar. Beni anlatmışlar Cesur Bey’e... Hemen başlıyoruz sohbete, hem işini yapıyor hem benimle konuşuyor. 54 yaşındaymış, bu mesleğe ilkokul üçüncü sınıfta çırak olarak başlamış. Bu dükkanı açalı 15 yıl olmuş. “Burası semtin en lüks dükkanıydı. Herkes önünden gelip geçerdi, pahalı diye içeri girmeye çekinirdi. İnsanları nasıl dükkana sokarım diye düşünürken, bir gün ‘Emekli tıraşı 5 lira’ diye yazdım bir beyaz kağıda, yapıştırdım vitrine... Önceleri gelen geçen güldü, derken bir anda işler patladı” diye başlıyor anlatmaya... “O zaman da ihtiyaçları vardı bir indirime ama bugünkü kadar zorda değildi emekliler. Dükkana müşteri çekmek için başlatmıştım indirimi. Artık zorunluluk oldu. Bu tarifeyle onlara elimizden geldiğince destek olmaya çalışıyoruz” diyor.

Biz böyle sohbete dalmışken, koltuktaki emeklinin tıraşı bitiyor. Yerine bir başkası oturuyor. Cesur Bey hemen tıraş makinesini eline alıp başlıyor işe. Hiç sormuyor, “Nasıl keseyim?” diye... Soruyorum, herkes gülüyor. Cesur Bey, “Emekli tıraşının standardı bellidir, arkalar 6 numara, üstü de makasla alıyoruz. Kısa keseceğiz ki, çabuk uzamasın, masraf çıkmasın” diyor. 6 numara tıraşı süren 75 yaşındaki Hamdi Bey’e dönüyorum. Soyadını vermek istemiyor, sebebi söylediklerinden belli. “Ben devlet memurluğundan emekliyim. Bu ülkede hep yoksulluk oldu, enflasyon oldu ama bugünkü gibi bir yokluk görmedim ben. Ve herkes konuşmaya korkuyor, gözaltına alınırım diye. İşin gerçeği bu!” diyor.

O sırada duvardaki uyarı çekiyor dikkatimi. “Müşterilerimizin dikkatine: Bu işyerinde siyaset ve küfürlü konuşmalar yapılmaması rica olunur” diye yazıyor. Mesaj alınmıştır!..   

(Fotoğraf: Abdullah Tepeli)

Bir biraderine bir de Mansur Yavaş’a duacı!

Pazartesi öğlen Cebeci’deki Kent Lokantası’na gidiyorum. Önce menüye bakıyorum, çorba, tavuk döner, pilav ve ayran var. 75 lira... Kredi kartı da geçiyor. Öyle İstanbul’dakiler kadar olmasa da önünde kuyruk var... Ama bu kuyruktaki emeklilerin halleri vakitleri, Ulus’taki emeklilere göre birazcık daha yerinde... Kuyruğun dışındaki bir yaşlı dikkatimi çekiyor. Belli ki birini bekliyor. 75-80 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bu beyin yanına yaklaşıp “Emekli misiniz? Bir haber yapıyorum size de soru sorabilir miyim?” diye açıyorum sohbeti. Tahminimde çok yanılmışım, Fahrettin Kara 62 yaşındaymış! “Çok doluyum, ne olur beni konuşturmayın” oluyor ilk sözü. İki gündür Ankara’da bu cümleyi o kadar çok emekliden duydum ki!.. “Neden?” diye soruyorum. “Konuşulacak çok şey var da, konuşmak istemiyorum. Ağzımdan bir şey kaçırırım şimdi...” oluyor cevabı. Biraz ısrar edince ben devam ediyor: “Hanımefendi, yıllarca otomotiv sektöründe çalıştım, emekli maaşım 19 bin lira... Kiram 8 bin lira. Ama benim oturduğum yerde herkes oturamaz. Öyle her şeyi tam bir yer değil... Eğer biraderim bana destek vermese kuru ekmeğe yetmez param. 62 yaşındayım ama hayat beni çökertti. Bir rahat yaşamak var, bir de böyle yaşamak var. Diyeceksiniz ki çoluk çoğun yok mu? Var ama onlar da ancak kendi ailelerini geçindirebiliyor...”

“Ne kadar zam bekliyorsunuz?” diye soruyorum. Hiç umudu yok belli ki, “Hiçbir şey beklemiyorum” diyor kısaca... Sonra “Mansur Yavaş bizlere 2 bin 250 lira emekli desteği veriyor. Allah ondan razı olsun, onun ayağına taş değdirmesin! Türkiye onun gibi insanlar tarafından yönetilse bakın nasıl bir ülke olur” deyip susuyor. Tam o sırada biraderi geliyor ve Kent Lokantası’na giriyorlar... 

* Bu haber/yazı ve resimlerin eser sahipliğinden doğan tüm hakları Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’ne ait olup işbu yazı/haber ve resimlerin, kaynak gösterilmeksizin kısmen/tamamen izin alınmaksızın yeniden yayımlanması yasaktır. Haftalık Yayıncılık Anonim Şirketi’nin, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 24. maddesinden doğan her türlü hakkı saklıdır.