29 Kasım 2022, Salı
26.08.2022 04:30
Zülfü Livaneli
Zülfü Livaneli

Büyük Zafer

Sivas Kongresi günlerinde Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret eden Amerikalı general Harbord, paşayı Büyük İskender’e benzetir ve ‘’Aynı yerde doğmuşsunuz zaten!’’ der. 

Mustafa Kemal hemen,”Benzerlik sadece bundan ibarettir general’’ cevabını verir.  “O dünyayı fethetmeye çalışıyordu, bense vatanımı savunuyorum.’’     

***

Bozkurt adlı kitabında Atatürk için bir sürü mesnetsiz iftira sıralayan İngiliz yazar Armstrong bile onun için “Çapı o kadar büyüktü ki başka koşullarda ve ülkelerde doğsa Büyük İskender olurdu’’ demek zorunda kalır.  

***

New York’ta UNESCO’yu temsilen katıldığım bir panelde eski Portekiz Cumhurbaşkanı Sampaio ile sohbet ediyorduk. ‘’20’nci yüzyılın en büyük lideri kimdir diye düşünüyorum, iki isim arasında karar veremiyorum’’ dedi. ‘’Churchill ve Mustafa Kemal arasında kararsızım.’’ 

“Hiç tereddüt etmeyin sayın Cumhurbaşkanı’’ dedim. “Mustafa Kemal, Churchill’i yenmişti. ’’

***

Böyle bir liderin, Kazım Karabekir, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve diğer silah arkadaşlarıyla birlikte kazandığı Büyük Taarruz zaferinin 100’üncü yıl dönümüne içimiz buruk vaziyette giriyoruz. Büyük kurtuluş ve kuruluş heyecanlarıyla yola çıkan ülke bugün ne yazık ki mafyaların, çetelerin, tarikatların, terör örgütlerinin eline düşmüş, can çekişiyor.

Bu duruma ulaşmak için ilk yaptıkları kampanya Mustafa Kemal düşmanlığına dayanıyordu. Bugün bile Youtube, TikTok gibi mecralarda binlerce yalan dolan, hakaret videosu dolaşıyor. 

Atatürk’ü ne kadar kemirir, yıpratırlarsa, ülkeyi cehenneme çevirme imkanları artıyor.

Bir karşılaştırma yapmak için kuruluş yıllarına ait bir anıyı paylaşıyorum sizlerle.

Büyük Zafer’in 100’üncü yıl dönümü kutlu olsun. 

Pehlivan ve Gazi

Kasım ayıydı. Ankara’nın kömür kokan isli havasında, belli ki Kurtuluş Savaşı zaferinin heyecanıyla verilmiş Zafer adını taşıyan otelde, altındaki derme çatma yatağın sarsılmasına, gıcırdamasına yol açan yüz elli kiloluk yaşlı bir adam derin derin uyumaktaydı. Üç gündür devam eden güreş turnuvasında hakemlik yapmıştı. 

Yorulmuştu doğrusu. Demiri sıkıp suyunu çıkardığı gençlik çağında, günde üç güreş tutsa bile yorulmak bilmezdi ama yaşlanmıştı artık, bırak güreşmeyi hakemlik bile yoruyordu. Buna rağmen yetim çocuklar yararına düzenlenen üç günlük turnuva sonunda mutlu ve gururlu olduğunu hissetmişti.  

Çünkü son gün Gazi gelmişti alana. Uzaktan da olsa onu görebilmişti. 

İki metrelik, yüz elli kiloluk yaşlı adam hafif mırıltılarla uyurken, Paris güreşlerini görüyordu düşünde. Üç Fransız’ı rahat yenmişti ama o Hintli sıkı adamdı doğrusu. Dediklerine göre Hint kaplanı Gulam pehlivanın sırtı hiç yere gelmemişti. Üç Fransız’ın, Macar’ın, Alman’ın sırtını yere yapıştırdığı zorlu güreşler sırasında bile aklı Gulam’daydı. Sonunda o büyük gün gelip çatmıştı. Paris heyecan içindeydi ama Gulam’a şans tanıyanlar çoğunluktaydı. Tam iki saat sürmüştü güreş. Karşısında sanki bir insan değil de sahici bir kaplan vardı. Adaleleri yanacak hale gelene kadar zorluyordu ama Hintlinin gücünü bir türlü kıramıyordu. İkinci saatin sonuna yaklaşırken Gulam’da belli belirsiz bir gevşeme hissetti. Baskıyı artırdı, canını dişine takarak yüklendi, derken bir boşluğunu yakaladı ve Hint Kaplan’ını kaldırıp fırlattı. Fena düşmüştü adam, zaten biraz sonra da omuzunun çıktığı anlaşılmış, güreşe devam edememişti. 

Pehlivan şimdi Paris’te hakemin elini yere vurduğunu, çalan gongu, halkın alkışlarını duyuyordu. Bir süre sonra diğer sesler kesildi, hakemin yere vuruşu yükseldi.

Pehlivan gözlerini açtı, karanlık odada nerede olduğunu fark etmesi için beş on saniye geçti. Paris’te değil, Ankara’da Zafer Oteli’ndeydi ve kapı çalınıyordu sahiden. Güm, güm, güm eden sabırsız kapı vuruşları devam ederken “Tamam tamam, geliyorum” diye seslendi yüksek sesle. Uzun iç donu ve fanilasıyla yatağı çatırdatarak kalktı, kapıyı açtı. Karşısında heyecanla titreyen otel görevlisi vardı. 

“Ne oluyor?’’ dedi pehlivan “Yangın mı çıktı?’’

“Hayır’’ dedi görevli, göğsü inip kalkıyordu. “Size elden bir mektup geldi.’’

“Allah Allah” diyerek kulağını kaşıdı pehlivan. “Bu saatte mi?”

“Evet efendim’’ yeni geldi dedi çocuk.  “Salih Bozok beygetirdi.’’

“Salih Bozok mu? Emin misin, Bozok mu?’’

“Evet’’ dedi çocuk heyecanla. “Üstelik mektup Gazi hazretlerinden geliyor.’’

Pehlivan merakla aldı mektubu, açtı ama okuyamadı. Çünkü Deliorman’da Tırnova’da çoban olarak büyüyen pehlivan okuma yazma bilmiyordu. 

“Okusana bunu bana’’ diyerek mektubu görevliye verdi. 

Heyecandan yüreği çırpınıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.

Çocuk okumaya başladı:

Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a

Seni, cihanda ün almış bir pehlivanı tanıdım. Parlak muvaffakiyetlerinin sırrını şu sözlerle izah ettiğini öğrendim: ‘Ben her güreşte arkamda Türk milletinin bulunduğunu ve millet şerefini düşünürüm.’ Ben, dediğini en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için senin bu değerli sözünü Türk sporcularına bir meslek düsturu olarak kaydediyorum. Bununla, senden ve sözlerinden ne kadar memnun olduğumu anlarsın. Pehlivan, sana sağlık içinde uzun bir ömür dilerim.”

Gazi Mustafa Kemal

Gulam Rüstem’i perişan etmiş olan o kürek gibi eller titremeye başladı. Gözlerine hücum eden yaşları zor tuttu, yutkundu. 

Mektubun içinden bir de çek çıkmıştı.

“Bu ne?” dedi.

Çocuk “Ziraat Bankası’na yazılmış’’ dedi. “Gazi hazretleri pehlivana bin lira verin ve bunu Aralık maaşımdan faiziyle kesin buyuruyorlar.’’ 

İşte o mektup

“Bin lira, demek bin lira ha!’’ diye geçirdi içinden.  

“Bin tane lira…’’

Hayatında hiç görmemişti böyle bir para. 

“Ne yapacağım bu kağıtla?’’ dedi çocuğa.

O da “Yarın bankaya gideceksiniz, size bin lira verecekler.” dedi. 

Çocuk gittikten sonra pehlivan yatağa oturdu, elindeki kağıtları evirdi çevirdi, baktı baktı, bir daha baktı. 

Tırnova’da geçen çocukluğunu, on üç yaşındayken düşmanın eline geçen memleketlerinden kaçıp Balıkesir’e canlarını zor atmalarını, o zalim 93 Harbi’ni, gençliğini, bir yandan sürüleri güderken bir yandan da köyde tuttuğu güreşleri düşündü. 

Ünü kısa zamanda çevreye yayılmış,  başka köylerde de güreşmeye başlamıştı. Acı kuvvetiyle önüne geleni devirdiği için kendine güveni artmıştı. Herkesi yenebileceğine inanmıştı artık. Bu güvenle meşhur Katrancı Halil Pehlivan’a meydan okumuş ama kan kusarak bitirdiği güreş sonunda koca bir yıl yataktan kalkamamıştı. O zaman “Demek ki el elden üstün’’ diye düşünmüştü. 

“Bunu hiç unutma Mehmet. Düşmanın karıncaysa bile küçümseme.’’ Üstelik Katrancı karınca değildi.

Pehlivan o gece hiç uyumadı, hava ağarınca bankaya gitti. Daha açılmamıştı. Kapıda bekledi. Mesai başlayınca ilk gelenler, pehlivana buyur şampiyon dediler, sabah kahvesi ikram ettiler. 

Pehlivan kendilerine mektubu ve çeki verdi. 

Müdür okuduktan sonra mektubu saygı ifadesiyle pehlivana iade etti. 

Çeki bir memurla içeri yolladı. Pehlivan’a bir kahve daha içelim dedi, zile bastı. Zaten yaba gibi kocaman elleri arasında kaybolan o minik fincandan bir şey anlamamıştı pehlivan. Gençliğinde yarım kuzu yiyip, üstüne kuyruk yağını da eritip içen o koca gövdeye ne derdi ki o kahve.  

Pehlivan’ın heyecanı hala bitmemişti. Dünyanın dört bir yerinde güreşip herkesi perişan ettiği için iki padişah ona madalya vermişti. 

Sultan Hamit ve Sultan Reşat. Onlar bile heyecanlandırmamıştı kendisini ama şimdi öyle miydi ya. 

Halkın kahramanı, kurtarıcısı, yedi düveli dize getirip vatanlarını kurtaran Gazi Paşa’ydı bu. Hiçbirine benzemezdi.

Biraz sonra memur gelip bin lira saydı eline. Müdür “Hak edilmiş bir para, güle güle harca pehlivan” dedi, ayağa kalktı, vedalaşmak için elini uzattı.

Pehlivan “Kağıdımı vermeyi unuttunuz!’’ dedi.

“Hangi kağıt?’’ diye sordu müdür.

“Hani” dedi “Size verdiğim kağıt’’ 

‘’Aaa’ dedi müdür “O mu? İlahi pehlivan. O çek, yani parayı ödedik, o kağıt bizde kalacak.’’

“Sizde mi kalacak?’’

“Elbette’’ dedi müdür. “Çek işi böyledir.’’

Pehlivan önündeki parayı itti, koca gövdesinin heybetiyle ayağa kalktı;

“O zaman alın bu parayı geriye’’ diye kükredi. ’’Kağıdımı verin bana. Onun üstünde Gazi Paşamın imzası var. Paranız sizin olsun.’’ 

Müdür diller döktü, bin dereden su getirdi ama pehlivanı ikna edemedi.

Sonunda parayı alıp çeki vermek zorunda kaldılar. 

Pehlivan bankadan çıkarken “Bin liraymış’’ diye söyleniyordu. 

“Paşamın imzası bin liraymış. Alın sizin olsun bin kaymeniz’’ 

Çeki mintanının cebine koydu, o kış ayazında ısındığını hissetti.