23 Nisan 2024, Salı Gazete Oksijen
06.10.2023 04:43

Kilit taşı

Türkiye hakkında konuşan yerli yabancı her kişi, sözü bir anda Mustafa Kemal’e getiriyor, belki de getirmek zorunda hissediyor kendini

Çağımızda hiçbir lider Mustafa Kemal kadar basına, gündelik tartışmalara, TV konuşmalarına, siyasi tezlere konu edilmiyor, değişik partiler konumlarını o liderlere göre belirlemiyor, aydınlar o isme karşı aldıkları pozisyon yüzünden kavga etmiyor. Kurucu liderlerin isimlerine daha çok tarih kitaplarında ve akademik tezlerde rastlanıyor. Bizde ise sabahtan akşama kadar Atatürk konuşuluyor. Sosyal medyanın en cahil ve yıkıcı unsurları aklın almayacağı dinsel, cinsel yalanlarla dolu, ahlaksızca iftira videoları yayınlıyorlar.
Belki bunları görmüyorsunuz (görmeyin daha iyi çünkü siniriniz bozulur) ama eline bir telefon geçiren herkesin yayın yaptığı platformların baş konusu Atatürk’ü lekelemek. Peki hiç düşündük mü bu konu niçin bu kadar güncel, neden dolayı bir kısım akademisyeni, yazarı, aydını ile cahil cühela saldırgan seviyesiz kesim ‘Atatürk’ü yıkma’ amacında birleşiyor? Gelin bunun cevabına daha yakından bakalım.

Ulus devlet kuruluşu

Türkiye Cumhuriyeti, imparatorluklar yıkıldıktan sonra zaten var olan hakim bir kimliğin, ulus devlete dönüşmesiyle ortaya çıkan ‘doğal’ bir süreç sonunda kurulmadı. Bu açıdan diğer ulus devletlere benzemiyor. Osmanlı’da dini kimliklere göre belirlenen ‘milletler’in ve yarı özerk bölgelerin, bugün artık en ciddi tarih çalışmalarında, hatıratlarda, yeni açıklanan gizli görüşme tutanaklarında açıkça görüldüğü gibi ‘Düvel-i Muazzama’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak için ‘anasır’ denilen ve Osmanlı’da dini kimliklere göre belirlenen ‘milletler’i isyana kışkırtması ve kendi devletlerini kurma yönünde teşvik etmesi sonucunda devletsiz kalan Müslüman ahaliyi yeni bir ‘Milli Devlet’ çatısı altında toplamayı tek çıkar yol olarak gören Osmanlı subaylarının kurduğu devletin kendisine bir ulus yaratması ile ortaya çıktı.

Zaten Mustafa Kemal Paşa’nın son derece dikkatli seçilmiş kelimelerle ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir’ tanımı, bu konudaki her türlü kuşkunun ötesinde bir kesinlik taşıyor.
Kavramları iyi bilen Paşa kurucu unsura Türkiye halkı, millet olma vasfını kazanmış ulusa da Türk Milleti diyor. Bir başka deyişle imparatorluk artığı Türkiye’nin ulusal kimliği yukarıdan aşağıya bir iradeyle kuruluyor. Deyim yerindeyse devlet kendisine modern anlamda bir ulus yaratıyor, belki de ulus-devlet değil bir devlet-ulus oluşumunu başarıyor.  (Belki de devletin kendisini halkın üstünde konumlandırması ve dokunulmaz kılmaya çalışması bundan dolayıdır ama bu başlıbaşına ayrı bir yazının konusu. Üzerinde epey kafa yorduğum, travma sonucu kurulan devletlerin yapısı bahsine girer.) Yukarıdan aşağıya kurulan ve Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu gibi değişik kültür gelenek ve hatta dillere sahip Osmanlı ahalisini bir kimlik altında toplama iradesinin simgesi Mustafa Kemal Paşa idi. Bu simgeyi herkesin en baştan, bütün kalbiyle benimsediğini söylemek saflık olur ama zamanla bu tarihi simge yerleşti ve Cumhuriyet’in birleştirici unsuru oldu.

Cami kubbelerinde, diğer taşların gelip dayandığı kilit taşı, Türkiye Cumhuriyeti için Atatürk kültünde tecelli etti. Bu yüzden bugün 1938’de vefat etmiş bir devlet kurucusuna bu derece şiddetle saldırmak, Osmanlı’nın son dönemlerindeki ‘Düvel-i Muazzama’ saldırılarını andırıyor ve bu hızla gider, önü alınmazsa bizi aynı akıbetin beklediğine kuşkum yok. Belli ki finans ve motivasyon kaynaklarına sahip bu yoğun saldırı iyi hesap edilmiş bir strateji sonucunda ortaya çıkıyor.  Bir zamanlar, Batı devletleri ve basını tarafından bir Orta Çağ ülkesinden laik ve modern bir toplum yarattı, kadınları özgürleştirdi diye göklere çıkarılan Atatürk’ün, son otuz kırk yıldır, neredeyse dünyadaki bütün kötülüklerin sorumlusu olarak gösterilmeye çalışılması başka neyle açıklanabilir. Kilit taşını çek, ulus bütünlüğünü yerle bir et, halkı da dini, mezhebi ve kavmi kimliklerle sonu gelmez bir iç kargaşaya hatta savaşa sürükle. Azerbaycan diliyle ‘ayır/buyur’.

Kemalizmler

Tabii ki bu sonuca giden yolda en büyük suç, yüzüne Kemalizm maskesi takan zalim darbelerin, kibrin, yolsuzlukların, kötü yönetimlerin, halklara zulmedenlerin yaptığı tahribata yol açanlarda. Tarihsel kişiliklerin başına gelen en kötü şey; vefatlarından sonra, onlar adına davrandığını söyleyen ama taban tabana zıt hareketlerde bulunan grupların ortaya çıkmasıdır. Büyük bir trajedidir bu. Büyük insanların sağlıklarında izin vermedikleri ve onları temsil etmeyen düşünceler, yanlış bir biçimde onlara mal edilir.

Ne yazık ki dünyada ortaya çıkan her büyük güç gibi Mustafa Kemal de istismar edilmiş, sömürülmüş, iyisiye kötüsüyle her türlü niyet ve çaba “Kemalizm“ maskesi altında yürütülmüştür. Bu yüzden bir tek Kemalizm’den değil çeşitli Kemalizm’lerden söz etmek mümkün. Ve bunların çoğu, (bazı iyi niyetli ve yurtsever anlayışların dışında) eğer yaşasa Atatürk’ün karşı olacağı türden eylemler. Bu ülkedeki askeri darbelerin “Kemalizm” adına yapıldığını hepimiz biliyoruz. Ama bilmediğimiz şey; eğer yaşasaydı Atatürk’ün bu darbelere iyi gözle bakıp bakmayacağı, okuyan yazan herkesin perişan edildiği, kitle kıyımlarına uğratıldığı rejimleri ve 17 yaşında çocukların yaşının büyütülüp idam edilmesini onaylayıp onaylamayacağı. Bunu ancak onun daha önceki düşüncelerine ve tutumuna bakarak anlayabiliriz. Mustafa Kemal genç bir subayken, İttihat ve Terakki kongresinde askerin siyasete bulaşmasına karşı çıkmıştı.

Bu görüşünü dile getirdiği konuşmasında, Balkan faciasına sürüklenmekte olan ordu için şu örneği vermişti: “Mesela harpte, İttihat Terakki mensubu bir yüzbaşı ile böyle bir bağlantısı bulunmayan bir paşayı düşünün. Hangisi hangisinden emir alacak? Bu durum harp kabiliyetimize darbe vurmayacak mı?”
Bunu söylediği ve ihtilallere yatkın olan Enver’i eleştirdiği için İttihat Terakki tetikçilerinin üzerine gönderildiğini ve çeşitli suikastlardan kıl payı kurtulduğunu biliyoruz. Böyle bir insan, askerin müdahalesine olumlu gözle bakar mı? Elbette bakmaz. Zaten bütün mücadelesini Osmanlı paşası olarak değil, Müdafaa-i Hukuk (Hakların Savunulması) çerçevesinde yapmamış mıdır? Cumhuriyet döneminde subay arkadaşlarına “Eğer siyaset yapacaksanız üniformanızı çıkarın” dememiş midir? Şimdi böyle bir insanı vefatından yıllarca sonra darbeciliğe, ırkçılığa, nefret söylemlerine alet etmek ya da bunlarla suçlamak ne derece doğru?

Yukarıda verdiğim tek bir örnekten yola çıkarak “Kemalizm” adı altında ortaya çıkan bütün hareketleri akıl süzgecinden geçirmeliyiz ve düşünmeliyiz: Acaba bu adı ve onun resimlerini kullanan hareketler, Atatürk’e ne kadar uygun? Gerçekten onu yansıtıyor mu? Unutmayalım ki Atatürk, anlaşılması kolay bir insan değildi. Büyük bir asker ve devlet adamı olduğu kadar, Fransızcadan kitaplar çevirmiş, geometri kitabı yazmış ve hepsinden önemlisi binlerce cilt kitap okumuş, üzerinde düşünmüş ciddi bir entelektüeldi. Aynı zamanda da çeşitli konuşma metinlerinde görüleceği gibi İslam konusunda muazzam bilgi sahibiydi. Bu çapta bir insanı anlayabilmek, akıl, çaba ve düzey gerektirir. Atatürk’ü basit sloganlara indirgemek ve basit siyasi hareketlerin malzemesi hâline getirmek doğru değildir. Ölümünden önce söylediği şu sözler bile, onun dünya liderleri arasındaki seçkin yerini göstermiyor mu: “Ben size manevi miras olarak hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.

Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.” Bu açık vasiyetten sonra, onun adına çeşitli ‘Kemalizm’ler icat etmek ve vefatından yıllarca sonra onu haksız yere kullanmış kişilerin yaptıklarına bakarak, ismini kirletmeye çalışmak hangi ahlak ve düşünce namusu ile bağdaşır? Atatürk bir tanrı değil insandır ve elbette her insan gibi o da eleştirilebilir. Ama onu eleştirecek olanların, o düzeyi kavrayabilecek entelektüel kapasitede olmaları ve büyük tarihçi Gadamer’in dediği gibi, her düşünceyi o zamanın değerler sistemi içinde algılayabilmeleri koşuluyla.