23 Nisan 2024, Salı Gazete Oksijen
07.05.2021 06:00

Osmanlı tarihinde Sultan Ömer ve Sultan Ali dönemleri

Gördüğünüzün saçma bir başlık olduğunu ve bunu bilerek yaptığımı siz de biliyorsunuz elbette. Ama merak buyurmayın; arkasını getireceğim ve neden böyle bir başlık attığımı anlatacağım. Ve bu yazıyla, hem benim hem de Oksijen okurlarının zevkle okuduğu, en değerli tarihçilerimizden Ali Yaycıoğlu’na (Stanford Üniversitesi) bir selam göndermiş olacağım.  Tabi ki tarihimizde böyle sultanlar yok. İşte soru da bu noktada başlıyor. Niye yok? Her imparatorluk ya da hanedan, mensup olduğu dinin en büyüklerinin adlarını koyar çocuklarına. Bu isimler Hıristiyan uygarlığında daha çok İsa’nın havarilerinden ve azizlerden seçilir. Sıkça duyduğumuz Peter, Andrew, James, John, Philip, Bartholomew, Matthew, Thomas, James, Simon gibi hanedan isimleri, havarilerin İngilizcedeki kullanılışları. Yuhanna John, Matta Matthew, Petrus Peter vs gibi kullanılmış. Fransızlar, İtalyanlar, İspanyollar da bu kutsal isimleri koymuşlar çocuklarına.  Osmanlı hanedanından da özellikle ilk yüzyıllarda çocuklarına dört halifenin isimlerini koymaları beklenmez miydi? Devlet kurucusunun adı olduğu için Osman, peygamberin adı olarak Mustafa ve Mehmet’e çevirdiğimiz Muhammet isimleri var ama Ebubekir, Ömer, Ali yok. Peygamberin torunları Hasan yok, Kerbela şehidi Hüseyin yok.  Oysa bugün bile İslam aleminin kabile, tarikat önderlerinin isimlerine bakınca Molla Omar da bulursunuz, Ali de, Ebu Bakr da.  (Yüzyıllar sonra bazı şehzadelere konulan Ömer Faruk, Ali ve diğer dini isimlerden söz etmiyorum.)

Asya Türk isimleri

Osman Gazi için çeşitli kaynaklar, ismin Arapça yazılışındaki Othman (ya da Uthman)’dan yola çıkarak Ataman adının İslami versiyonu olduğunu söylerler. Bu tartışmayı işin ustası tarihçilere bırakalım.  Ama Osman Gazi’nin aile şeceresine bakınca Arap ismi taşıyan tek kişi olması da garip değil mi? Babası Ertuğrul Bek, amcaları Sungur Tekin, Gündoğdu, Tündar; kardeşleri ise, Saru Batu ve Gündüz.  Osman Bey’in çocuklarına verdiği isimler Orhan Bek, Pazarlı Bek, Çoban Bek, Hamid Bek, Alaeddin Bek, (Oymaklarına toprak veren Selçuklu Sultanına hürmeten) Melik Bek, Savcı Bek, Ertuğrul Bek. Bu isimlere baktığımız zaman İslami bir vurgudan çok, Orta Asya, Oğuz boyu isimleri görüyoruz. Zaten en tanınmış Osmanlı müverrihleri de bu soyu Oğuz’dan ya da Gökalp’ten başlatıyor.   İkinci bey Orhan ise tam bir Asya ismine sahip. (İlhan, Ayhan, Batuhan vs gibi)  Ondan sonra gelen isim Murad. Evet, Murad Arapça bir isimdir ama Kur’an’da hiç geçmez. Arzu edilen şey anlamında, dini bir vurgusu yok.  Murad’ın oğlu Bayezid ise daha da tartışmalı bir isim. Kimileri Ebu Yezid (Yezid’in babası, yani Muaviye) olduğunu söylüyor ama peygamber torununun katili olan Yezid’in adını niye ansınlar diye düşünüyor insan. Hiçbir kaynakta bunun tam bir açıklamasını bulamadım. (Farça bi’yi başa alarak Biyezid - Yezid olmayan anlamı verenler de var ama bu bana zorlama geliyor.) Bayezid’in oğulları Emir Süleyman, İsa, Musa ve Mehmed. Mehmed dışında hepsi İslamiyet’ten önceki isimler. Nihayet sıra, söylenişi değiştirilmiş de olsa Hz. Muhammed’e gelmiş.  Ondan sonra yine Murad ismine dönülüyor. Sonra Mehmed, yine Bayezid ve Selim. Selim Kur’an’da sıfat olarak geçen, halim selim, yumuşak tabiatlı anlamına gelen bir isim.

Cennetle müjdelenenler de yok

Hadislere göre Hz. Muhammed’in on kişiyi cennetle müjdelediği bilinmekte. Aşere-i mübeşşere denilen bu on kişinin  (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa’d, Abdurrahman, Ebu Ubeyde ve Said ibn Zeyd)  adı da – Osman dışında- çocuklara konulmuyor. 
Halil İnalcık ve Zülfü Livaneli
Halil İnalcık ve Zülfü Livaneli

Arap-Türk meselesi mi mezhep mi?

İlk kez yirmi beş yıl önce yazdığım ve zaman zaman tekrarladığım, tarihçilere danıştığım bu soruyu son olarak rahmetli Halil İnalcık hocaya sormuştum.  Hocanın Kızı Günhan yakınımızdı, torunu Gökhan’ın da çocukluğunu bilirim. (Yine Asya isimleri.) 2005 yılında Emine Çaykara’nın hazırladığı Halil İnalcık- Tarihçilerin Kutbu* kitabını okudum ve hocaya duyduğum hayranlık daha da arttı. Bu duygularla Vatan gazetesinde bir yazı yayınladım. (Hoca büyük bir tevazu ile “bu yazının hakkında yazılmış en iyi yazılardan biri olduğunu” söyledi.)  “Kitabı okuyunca Halil hocanın alçakgönüllü tavrına, geçmişin ışığında bugünü değerlendirme kapasitesine bir kez daha hayran kalıyorsunuz. Bence hocanın bütün bu özellikleri taçlandıran çok önemli bir tarafı daha var: Makul oluşu, her şeyi aklın ve sağduyunun süzgecinden geçirme alışkanlığı. Bu özellik sanki herkeste bulunurmuş gibi gelir ama aslında çok az rastlanan bir meziyettir.  İnsanlar (tarihçi bile olsalar) ideolojik, milli, etnik, dini sebeplerle gerçeği çarpıtmaya, aşırı yorumlar yüklemeye çok meraklıdırlar. Bazıları da sadece ilgi çekme merakından yapar bu aşırılaştırmaları. Ama Halil İnalcık, radyoda doğru istasyonu arayan bir ibre gibi sürekli araştırıyor, üzerinde çalıştığı konunun hem sağını hem solunu, hem geçmişini, hem geleceğini görüyor ve bulduklarını da müthiş bir bilim namusuyla eğip bükmeden, kimseye yaranmaya çalışmadan söylüyor. Bence bilimsel yeterliliği yanında onu dünya açısından son derece önemli ve vazgeçilmez kılan da bu. Halil hoca bugün kamplara ayrılmış olan Türk aydınının ideolojik nedenlerle gerçeği eğip bükmesi eğilimi karşısında büyük bir bilimsel namus anıtı olarak duruyor. Yeri geliyor Osmanlı'yı savunuyor, yabancı tarihçilerin tek taraflı tutumlarını yerle bir ediyor; ama yeri geliyor Fatih'in annesinin Hıristiyan olduğunu yazmaktan çekinmiyor, zalim ve kusurlu padişahları, sarayda pek sık görülen içki ve afyon alışkanlığını belirtmekten de geri durmuyor. Ve bütün bunların o dönemin ahlâk anlayışına göre değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.”

Muhteşem bir sohbet

Halil hoca ilerlemiş yaşına rağmen dostlarıyla yemekte buluşmayı, iki kadeh kırmızı şarap eşliğinde sohbet etmeyi çok severdi. Beni de bir gün Çin lokantasına davet etti. Her bakımdan mükemmel olan bu ziyafette hocamıza, aklımı kurcalayan bu soruları yönelttim. Acaba Türk gelenekleri, Araplaşmadan daha mı ağır basıyordu da bu isimleri almadılar, yoksa mezhep kavgalarından uzak durmak mıydı amaçları diye sordum. Altı yüzyıl boyunca hiçbir padişahın hacca gitmemesi de bu soruyla birlikte düşünülebilir mi dedim. Aslında bu konu etraflıca araştırılmalı dedi, not aldı. Osmanlı Kayı boyundan değildir dedi, Timur’la rekabet etmek için bir şecere yaratıp soylarını Oğuz’a dayandırdıklarını, Türkmen olduklarını ama soyun belli olmadığını söyledi. Daha sonra hocayla Balkanlardaki kolonizatör dervişleri konuştuk. Ondan izin isteyerek bu konudaki bir Bektaşi şiirini okudum. “Rumelin fethinde o gerçek veli Tahta kılıç tutar ol batın eli” Çok ilgisini çekti. Bunu bir kitabında kullanmak istediğini söyleyerek, işlek bir Osmanlıca yazıyla peçetenin üstüne yazdı. Çünkü şiir hem o dönem fetihlerinin dervişler yoluyla ve gönülle yapıldığını vurguluyor, hem de tahta kılıcın ikili anlamıyla Şamanizme gönderme yapıyordu.  Hoca zaten Fatih’in hocası Akşemseddin’in de Göktanrıcı olduğunu ekledi.  Kitaplarının kapağında Prof. Dr. unvanını kullanmamaya özen gösteren, sadece Halil İnalcık yazdıran bu derin ve mütevazı hocaya saygı ve şükran duygularımı belirtirken, cevabını alamadığım bu soruyu, Halil hocanın en parlak öğrencilerinden Ali Yaycıoğlu’na yöneltsem ne der acaba? Gerçi kendi değerli tarih çalışmaları, güzel resimleri ve yeni doğan bebeğiyle çok meşguldür ama belki bir ara vakit bulabilir.  * Tarihçilerin Kutbu Halil İnalcık Kitabı / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları