06 Aralık 2022, Salı
20.05.2022 04:30

Popüler kültüre serbest dalış

Atlantic Records’un kurucusu Ahmet Ertegün’ün New York’taki evine davetliydim. Sehpanın üstünde Brankusi’nin ünlü kafa heykelciği duruyordu, duvarlarda Matisse tabloları vardı. ‘’Tebrik ederim’’ dedim. ‘’Gelişmiş bir zevkiniz var.’’

‘’Aslında benim Akinalı Thomas üzerine doktoram da var.’’ dedi. ‘’Ama bu yönümün ortaya çıkmasından hoşlanmam. Kültür azınlıktır, piramidin en tepe noktasında yüzde birdir. Oysa ben bir iş adamıyım. Ticaret yapmak için piramidin en alt tabanına seslenmek zorundayım.’’

Para kazanmak için popüler kültüre alçalmayı doğru bulmadım ama bu bir seçim meselesi diye düşündüm. 

Popüler kültür

Gözümüzün önündeki bir çocuğun her gün büyümesini fark etmediğimiz gibi toplumlardaki değişiklikleri de algılamamız zor. Ancak, belli kilometre taşlarının karşılaştırılması ile bir sonuca varılabiliyor.

Beni bu konuda uyaran son gösterge Eurovision yarışması oldu. Eskiden bu ülkenin entelektüelleri, bu ticari televizyon şovuyla hiç ilgilenmez ya da dalga geçerlerdi. 

Olsa olsa Türkiye’nin kimlik sorununu göstermesi açısından ilgi çekerdi. 

Çünkü bu yarışmaya katılmayı milli mücadele gibi gören TRT ve merkez medya, ilk kez Orta Avrupa tarzında bir parçayla katılmamızı uygun görmüş, sonuncu olunca her yıl yenilenen bir iştahla kimlik değiştirmeyi tercih etmişti. Ortadoğulu kimliğimizi vurgulayan göbek danslı Petrol, klasik Avrupa kültürüne sahip olduğumuz iddiasıyla bol peruklu Opera, bunlar da olmayınca Anadolu akla gelip Halay, sonra rock, techno vs. her yol denenmiş, sonunda oyun havası ritmiyle galibiyet alınmıştı. 

Bu yıl baktım da tweet’lerinde Kant’tan, Hegel’den bahseden, Wittgenstein, Benjamin okuyan zevat Eurovision tartışıyor. Bu ticari şova, ciddi kültür ürünü gibi yaklaşıyorlar.

Zaten popüler kültür herkesin hücrelerine kadar sızmış durumda. Gelip geçici disko şarkılarına Bob Dylan muamelesi yapıyorlar. 

Dolayısıyla kapitalizmin cicili bicili pop kültürü, aydınlar dahil herkesi esir aldı dersem abartmış olmam herhalde. 

Zaten Türkler, önce Çin, sonra Arap Fars, daha sonra Fransa şimdi de Amerikan popüler kültürünün akıntısına kapılıp, orijinal bir kültür yaratısında eksik kalmıştı. 

Eğer Anadolu halkı, sözlü edebiyatla Türkçenin büyük şairlerini yüzyıllar boyunca taşıyıp Cumhuriyet dönemine ulaştırmasaydı, böyle bir kültürün varlığı bile unutulacaktı. 

Eğlenmek kötü bir şey mi?

Her insan topluluğunun eğlenmeye ihtiyacı vardır elbette. Dans etmek, şarkı söylemek, komedilere gülmek her insanın vazgeçilmez hakkıdır. Ama burada iki önemli nokta var.

Eğlence kültürünün de kendi içinde alçalan yükselen dönemler mevcut.  Herkesten Charlie Chaplin, Bernard Shaw, Aziz Nesin, İsmail Dümbüllü (soyadı Dersim’deki Dımbli  halkından gelir) mizahı bekleyemiyorsunuz (Halkların izlediği komedinin düzeyi çok önemlidir. Bu konuyla ilgilenenlere Idiocracy (Ahmaklar diye çevrilmiş) adlı filmi izlemelerini öneririm. Bu filmde de gösterildiği gibi cehalet artıp seviye düştükçe, küfürler, insanların bedensel pislikleri komedi konusu haline geliyor.)

Bu düzeye bahane olarak üretilen ‘’Halk bunu istiyor’’ söylemi var. Gelin, bu konuya yakından bakalım. Gerçekten halk mı istiyor yoksa halk böyle mi koşullandırılıyor?

Halk ne ister?

“Hayata dair anlatılarla nasıl karşılık bulunur?” kaygısı ile “Halk ne ister?” popülizmi arasındaki ayrım çok önemli.

Birincisi, döneme ve modaya direnerek bir meselesi olan yapıtlar üretmekle ilgili. İkincisi ise, “Halk böyle istiyor!” klişesiyle, ucuz işlere mazeret geliştirmek.

Filmler, kitaplar, haber yayınları, düşünce yazıları, hepsindeki yüzeysellikler için gerekçe hazır: Halk böyle istiyor! Yıllarca emek vermek yok, farklı alanlardaki bilgileri ilişkilendirmek, akıl yürütmek, anlatım biçimleri geliştirmek, hiçbiri yok; neden? “Halk böyle istiyor!”

Bu bir yalandır. Hatta iftiradır. Ne var ki, o kadar uzun süredir ve o kadar etkili biçimde yayılıyor ki bu yalanlar, artık sorgulanmaz hale gelmiş durumda. Kanıksandılar. Toplum her alanda düzey kaybediyor ve daha kötüsü, bu durumun neden-sonuç ilişkisi yanlış kuruluyor. 

Toplumsal yapılar da sonuçta bir tür bileşik kaplar özelliği gösteriyor. Bütün sistemleri iyi işleyen ama sadece hukuk sistemi kötü durumda olan bir toplum olabilir mi? Veya sağlık veya eğitim gibi bazı alanlarda kötü, diğer sistemleri iyi bir toplum, mümkün mü? Sokakları, sanat üretimi, trafiği, siyasal mekanizmaları, medyası birbirinden bağımsız bir toplum var mıdır?

Son dönemlerde toplumsal gidişimizin bozulması da herhangi bir alana özgü değil. Dolayısıyla, herhangi bir alanın düzelmesiyle sistemin ve ortamın düzeleceğini düşünmek, bir tür aymazlık. Örneğin en sık kullanılan klişe sözlerden biri, “Eğitim şart”, hiçbir şekilde geçerli bir çözüm önerisi olamaz. Hiçbir sistemde eğitim, o sistemin niteliğine aykırı olamaz ki.

Bir ülkede popüler sanatın düzeyi, sokaklarda satılan gözünden yaş damlayan çocuk tablosu kadarsa, eğitim sisteminin düzeyi de o kadardır. Sağlık da hukuk da.

“Bir toplumda müzik bozulursa her şey bozulur!” diyor Konfüçyüs. Diğer alanlardaki seviye düşüklüğüne neden olur gibi bir anlam yüklemek doğru olmayabilir ama müzik, toplumun genel düzeyi için, diğer alanlardan daha erken sinyal veren, net biçimde ortaya koyan bir göstergedir.

Hayatın her alanına şike ve hilenin, toplumsal ilişkilere nefretin, şiddetin egemen olduğu bir ortamda sanatın çökmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu... Günlük hayattan ve kanıksanmış durumdan biraz uzaklaşıp Türkiye’nin son yıllarda içine sürüklendiği yaratıcılık fukaralığına bir bakın. Mesela müzikte, birkaç on yıldır, “Elleri havada göriimmm!” çığlıkları ve cıs-tak bilgisayar ritimleri üzerinde söylenen tekerlemeler, ağlamalar, inlemeler, ilkel sesler ortalığı kaplamış durumda.

Müzik, sosyologların da üzerinde durmasını gerektiren önemli veriler sunuyor. Geçen gün bir haber okudum. Müzikli bir mekânda istediği şarkıyı söylemediği için şarkıcıyı vurmuş adam. Böyle olaylar yıllardır yaşanıyor. Ama o adamın hangi şarkıyı istediği bilgisi verilmiyor. Oysa bu önemli. Tek bir olaydan yola çıkmak yanıltıcı olabilir, fakat insanların müzik zevkiyle dünya görüşü arasındaki ilişki istatistiksel olarak incelenmeli. Hangi toplumsal tavırlar, hangi yaşam biçimleri hangi müziği dinleyenler arasında yaygın?

Sokaklarda saçma sapan bir konuda tartışırken aniden birbirine saldıran insanlar, apartmanda varlığı sorun kaynağına dönüşen komşular, dengesiz tavırlar sergileyenler, kendi çocuğuna bile düşmanca davrananlar… Ve elbette trafikte, iş yerlerinde, mahallelerde uygarca yaşayan insanlar; bunların hepsinin müzikal beğenisi incelense, anlamlı sonuçlar çıkacağına eminim.

Neden böyle oldu, bu duruma nasıl geldik? Aslında apaçık ortada ama kısaca tekrarlamakta fayda var. Her zaman yozlaşma, lümpenlik, nitelikli sanat, halk sanatı, onurlu tavırlar, hepsi her dönemde ortaya çıkıyordu. Yüzlerce yıldır bazen bir kısmı, bazen diğer kısmı çoğalarak bir arada bulunuyordu. Dolayısıyla bir kültür sanat düşmanlığı her dönemde vardı. Ama 12 Eylül 1980 darbe dönemi kadar büyük bir düşmanlık, o kadar büyük ve açık saldırılar hiç olmamıştı.

Hatta o darbenin etkisi o kadar uzun sürdü ki, hâlâ da devam ediyor diyebiliriz, sonraki on yıllar boyunca incelmiş zevkler, düşünsel faaliyetler hep küçümsendi. Memleketin en aydın kesimi öldürüldüğü, engellendiği, halkla iletişim kanalları tıkandığı için, yıllarca tek taraflı yayınlarla kabalık, yüzeysellik, çirkinlik yayıldı.

Üstelik bu durum büyük ölçüde normalleşti. Artık sakızlardan çıkan maniler düzeyindeki şarkı sözlerini, kahvehane sohbeti düzeyindeki köşe yazılarını, yılların birikimi değerlere karşı ayaküstü üç beş cümlelik yorumlarla kanaat beyan edilmesini kimse yadırgamıyor.

Sonuçta 12 Eylül darbesi sürüyor. İktidar koltuklarında askerler yok çoktandır, ama medyada, kültür sanat politikalarında, eğitim sisteminde 12 Eylül devam ediyor.