07 Ekim 2026, Çarşamba
Gece Modu Gece Modu Gündüz Modu Gündüz Modu
Haber Giriş: 07.10.2026 17:05 | Son Güncelleme: 07.10.2026 17:21

Koşunun yükselişi bize ne anlatıyor?

Koşu kulüpleri, yarış planları, sabah buluşmaları, paylaşılan rotalar… Koşunun etrafında büyüyen kültür, kendimize nasıl baktığımız, başarıdan ne anladığımız ve birbirimizle nasıl bağ kurduğumuz hakkında çok şey söylüyor
Koşunun yükselişi bize ne anlatıyor?

Bir zamanlar plan yapalım dediğimizde aklımıza yemekler, buluşmalar, belki bir gece dışarı çıkmak gelirdi. Şimdi bu planların arasına sabah koşuları, antrenmanlar ve yarışlar da giriyor. Koşu, pek çok insan için günün bir saatini ayırdığı bir spor olmanın ötesine geçiyor; arkadaş çevresini, seyahat takvimini ve kendini anlatma biçimini şekillendiriyor.

Burada anlatacağım nedenlerden bağımsız olarak, sadece sevdiği için ya da sadece spor amaçlı koşanlar da var elbette.

Yaklaşık iki yılın ardından koşuya geri döndüm ve 4 Ekim’de Bodrum Yarı Maratonu’nda 10 kilometre koştum. Bir süredir hem sosyal medyada hem de dünyadaki trendleri takip ederken dikkatimi çeken bu kültüre, bu kez içeriden de bakma fırsatım oldu. Peki, ne oldu da koşu böylesine yaygın bir kültürel fenomene dönüştü?

Geçenlerde koşuyla ilgili X’te gördüğüm bir cümle beni hem çok güldürdü hem de düşündürdü: “Bilmediğimiz bir şey olacak da hep beraber ona mı hazırlanıyoruz?” Strava’nın 2024 trend raporu, koşu kulüplerine katılımda %59'luk artış bildiriyor. 2026 yılında istatistikler paylaşıldığında çok daha artmış olacağını tahmin ediyorum. Bu arada sadece Z jenerasyonu gibi düşünmek oldukça aldatıcı olur, bugün otuzlu ve kırklı yaşlarında olan Y kuşağı da bu kültürün bir parçası. Yine Strava’nın 2025 raporunda milenyum kuşağında 10 kilometrelik yarış kaydeden koşucuların payı bir önceki yıla göre %18, maraton kaydedenlerin payı %10 artıyor. Bu veriler tabii ki tüm dünyayı değil, platformdaki koşucuları anlatıyor.

Koşunun yükselişi, farklı yaşlarda ortaklaşan ihtiyaçlarla ilgili olabilir: Kendine zaman ayırmak, bir topluluğa katılmak, yeni bir hedef bulmak ve ekranlarla çevrili bir hayatta fiziksel dünyayla yeniden temas etmek. Her birini detaylıca aktarmak isterim çünkü evrensel pek çok sorun, ihtiyaç, dönüşüm ve trendin izlerini bulabiliyoruz.

İşten parkura taşınan performans kültürü

Sağlıklı yaşamın gündelik diline bakın: Uyku kalitesi, adım sayısı, nabız, toparlanma, protein, uzun yaşam… Bedenimizle kurduğumuz ilişki giderek ölçülebilir hedefler üzerinden şekilleniyor. İyi hissetmek yetmiyor; ne kadar iyi olduğumuzu da görmek istiyoruz.

Koşu bu dilin içine kolayca yerleşiyor. Mesafesi, süresi, temposu belli. Bir önceki haftayla karşılaştırabiliyor, gelişimi rakamlarla izleyebiliyoruz. Kendi hayatımızın hem sporcusu hem performans analisti oluyoruz. Yapay zeka platformları da burada devreye giriyor. Paylaşılan koşu istatistiklerini değerlendirip, belirlenen hedefe göre antrenman önerileri sunarak bir koşu koçu rolü üstleniyorlar.

Bu ilişkiyi, kariyerinde yol almış milenyum kuşağından profesyoneller açısından da düşünmek mümkün. Hedef koymaya, plan yapmaya, sonuç almaya alışmış biri için koşu tanıdık bir dil konuşuyor. İş hayatında kazanılmış disiplin, parkurda yeni bir karşılık bulabiliyor.

Üstelik kariyerde bir noktaya gelmek, hayatta bazı kritik eşikleri geride bırakmak ya da bambaşka bir yol çizmiş olmak yeni bir başarıya duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmıyor. İşinde yetkinleşmiş, belli sorumluluklar üstlenmiş biri, başka bir alanda yeniden acemi olmanın heyecanını arayabilir.

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz, Byung-Chul Han’ın “Yorgunluk Toplumu” kitabı aslında tam da bu performans kültürünü ve etkilerini ele alıyor. Han’a göre bugünün insanı daha çok performans sergilemek için kendi kendini zorlayan, yorgun ama ‘özgür’ görünen bir özne.

Ama burada bir gerilim var: İşten uzaklaşırken işin mantığını da yanımızda mı taşıyoruz? Kendimize ayırdığımız zamanı hedefler, ölçümler ve karşılaştırmalarla yönetmeye başladığımızda, boş zaman da bir performans alanına dönüşebiliyor. “Bugün biraz hava aldım” yerine “Beş kilometreyi şu tempoda bitirdim” deme tuzağına düşmeye çok yakın olabiliriz. Bu hedeflerin peşinde koşarken işin keyfini kaçırmamaya dikkat!

Çağın ikilemi biraz da burada: Kendine iyi bakmak ile kendinden sürekli daha fazlasını istemek yan yana ilerliyor.

Ekrandan sokağa: IRL deneyim arayışı

We Are Social 2025 raporuna göre Türkiye’de bir internet kullanıcısı, internette günde ortalama 7 saat 13 dakika geçiriyor. Çalışıyor, iletişim kuruyor, alışveriş yapıyor, Reels kaydırıyor, video izliyor ve başkalarının deneyimlerini izliyoruz. IRL, yani “in real life” fiziksel ve gerçek deneyim arayışı, bu hayatın içinde fiziksel olarak bulunmaya ve bir şeyi bizzat yaşamaya alan açıyor.

Koşarken hava, zemin, nefes ve yorgunluk var. Gün boyunca toplantılar ve mesajlar arasında bölünen dikkatimiz bedenimize, çevremize dönüyor. Çevrimiçi geçirilen bir günün ardından, bedenin de dahil olduğu bir deneyime ihtiyaç duymak. Böyle söyleyince sanırım ne kadar büyük bir ihtiyaç içerisinde olduğumuzu ortaya daha net koyabilmişimdir.

Dünyada çok daha yaygın olan ve farklı alanlarda deneyimlenen bir trend bu; koşu ve spor kulüpleri, kitap kulüpleri, retreatler, örgü aktiviteleri, sanat aktiviteleri ve daha nicesi. Koşu, bu fiziksel deneyim arayışına görece düşük bir bütçeyle karşılık verebiliyor. Başlamak için salon üyeliği ya da alan kiralamak gerekmiyor; uygun bir çift koşu ayakkabısı ve koşabileceğimiz bir rota yeterli olabiliyor.

Birlikte olmak için bir neden; Yalnızlık pandemisi ve artan aidiyet ihtiyacı

Koşu kulüplerinin cazibesini anlamak için yalnızlık meselesine de bakmak gerekiyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2025’te yayımladığı rapora göre dünyada yaklaşık her altı kişiden biri yalnızlık yaşıyor. Bu veri koşuya neden başladığımızı açıklamıyor; ancak toplulukların neden kıymet kazandığını anlamak için bir arka plan sunuyor.

Yetişkinlikte yeni bir arkadaş edinmek, yalnızca birini bulmak meselesi değil. Aynı kişiyi tekrar tekrar görebileceğimiz bir düzen kurmak gerekiyor. Okul yıllarında kendiliğinden oluşan bu düzeni, yetişkin hayatında çoğu zaman bizim yaratmamız lazım. “Bir ara görüşelim” demek kolay; o arayı bulmak zor. Herkes aynı hayatı yaşamıyor; ama arkadaşlıkların okul ya da iş sayesinde kendiliğinden sürmediği bir dönemde, düzenli buluşma nedenleri önem kazanıyor.

Koşu grubu, bu soruna pratik bir cevap sunuyor. Belli bir gün, belli bir yerde buluşuyorsunuz. Sohbet başlatmak için ortak bir konu zaten var. Koşu öncesi beklerken, parkurda yan yana ilerlerken ya da sonrasında kahve içerken tanışıklıklar birikiyor. Strava’nın 2023 araştırmasında, birlikte egzersiz yapmanın başlıca gerekçesi kuşaklar boyunca sosyal bağ kurmak.

Flört ihtimali de bu tablonun içinde. Flört uygulamalarında aradığını bulamayan ya da sığ ilişkilerden sıkılan pek çok kişi koşu başta olmak üzere spora yönleniyor. Bumble tarafından yapılan bir araştırmaya göre, her beş Z veya Y kuşağı mensubundan biri ilk buluşmalarında beraber spor yapmayı tercih ediyor.

Strava etkisi: Koşuyorum, paylaşıyorum, öyleyse varım

Bu fiziksel buluşmaların dijital bir devamı var. Strava’da rota, mesafe ve süre kaydediliyor; arkadaşlar birbirlerinin aktivitelerini görüyor, tebrik ediyor hatta doğru terminolojiyle söyleyelim “Kudos” gönderiyor. Instagram’da koşu fotoğraflarına rakamlar ekleniyor, inanılmaz şablonlar var hatta ilham almak isteyenler için. O kadar koşmuşum; ben de paylaştım ama bir soralım neden?

Burada yalnızca bir spor kaydı paylaşmıyoruz. Kendimize dair bir hikâye de anlatıyoruz: Disiplinliyim, kendime zaman ayırıyorum, bir hedefim var, bir topluluğun içindeyim. Koşu, gündelik hayatın içinden çıkıp, kimliğimizin görünen bir parçasına dönüşüyor.

“Düşünüyorum öyleyse varım”dan, “Sahibim öyleyse varım” dönemine geçtik hatta artık sahip olmak ya da yapmak yeterli değil “Paylaşıyorum öyleyse varım” dönemi içerisindeyiz. Hatta şöyle bir söz var “Strava’da paylaşmadıysan, öyle bir koşu olmamıştır” Tuhaf değil mi? Bu bir görünürlük ihtiyacını karşılarken aslında bir yandan da başka insanlara ilham veren değişik bir döngü yaratıyor.

Dijital ortamda karşılaştığımız bir paylaşım bizi sokağa çıkarıyor; sokakta yaşadığımız deneyim yeniden ekrana dönüyor. Koşunun yayılmasında bu döngünün payı olabileceğini düşünüyorum.

Belirsizlikle başa çıkmak ve “an”da kalabilmek

Bu benim kişisel deneyimim. Bu konuda yalnız olmadığıma eminim ama henüz ispat edemem. Yıllar içinde farklı yarışlarda 10 ve 15 kilometre koştum. Ama düzenli bir rutinim olmadı; çok keyif aldığım da söylenemezdi. Maraton ruhunu, kolektif bir şey yapmayı ve de koşu vesilesiyle seyahat etmeyi sevdiğim için katılıyordum. Bu koşuya hazırlanırken bir şey değişti. Antrenmanlardan da keyif almaya başladım.

Hayatın pek çok alanında neye hazırlanacağımız, çabamızın karşılığını ne zaman alacağımız belirsiz. Deloitte’un 2025 küresel kuşak araştırmasında milenyum kuşağından katılımcıların %34’ü, zamanının tamamında ya da çoğunda stresli veya kaygılı hissettiğini söylüyor. Koşu, hayatımdaki belirsizliklerin arasında kontrolün bende olduğunu hissettiğim, kendimi daha güvende ve güçlü bulduğum bir alan sundu. Başlangıcı ve sonu belli, sadece benim performansıma ve atacağım adıma bağlı. Ayrıca, zihni sürekli konuşan biri olarak benim için “an”da kalmak hiç de kolay değil. Performans kültürünün getirisi olarak sürekli pace ve nabız ölçümü, nefese odaklanma gibi ölçümlemeler bazen üzerimizde yeni bir baskı yaratırken bazen de dikkatimizi tek bir noktaya toplayabiliyor ki bende bu şekilde oldu.

Koşunun yükselişi bize biraz da bunu anlatıyor: Bedenimizle temas etmek, bir gruba ait olmak, emeğimizin karşılığını görmek ve günü tamamlanmış bir işle kapatmak. Gündelik sorumluluklar içinde şekillenen hayatımıza başka bir ritim ekleme isteği. Bazılarımız o ritimde yeni bir hedef, bazılarımız arkadaşlık, bazılarımız da yalnız kalabileceği bir saat buluyor. Motivasyonumuz her zaman aynı olmasa da aynı parkurda yan yana koşabiliyoruz.