24 Şubat 2024, Cumartesi
10.02.2023 04:30

6 Şubat depremi ve Türkiye’nin geleceği

6 Şubat depremi Türkiye için çok büyük bir uyarı ama aynı zamanda bir çağrı. Ülkemizin kurumlarını ve altyapısını, şehirlerimizi yeniden kurmamız ve örgütlememiz için doğanın bize yaptığı acı bir çağrı

Çok büyük acılar yaşıyoruz. Bu satırları çarşamba sabahı yazıyorum. Pazartesi günü merkezi Kahramanmaraş’ın Elbistan ve Pazarcık ilçeleri olan iki büyük deprem sonrasında Türkiye’nin güney illeri büyük bir yıkıma uğradı. Halen Adana’dan Diyarbakır’a, Malatya’dan Hatay’a binlerce kardeşimiz, çocuğumuz, büyüğümüz yıkılmış binaların altında dirençleri her saat azalarak kurtarılmayı bekliyor; hayatını kaybeden binlerce insanımızın cansız bedenleri ise enkaz altından çıkarılmayı, saygı ve sevgiyle toprağa verilmeyi… Binaların dışında insanlarımız kendi imkânları ile koca beton kütleleri ve demir yığınları arasında sevdiklerine ulaşmaya çalışıyor. Yüz binlerce yurttaş evsiz kalmış durumda. Soğuk. Çadır yok, aş yok, su yok.

Ülkemizi insanların eşitçe, özgürce, mutluluk ve güven içinde yaşadığı bir yer yapmak için çabalamamız gerekiyor. Bu hem hayatını kaybeden sevgili yurttaşlarımıza hem çocuklarımıza olan borcumuzdur

Devletin yetersizliği

Görünen o ki profesyonel kurtarma ekiplerinin çalışmalara başlayabildiği yer oldukça sınırlı. Salı gece yarısı, yani birinci depremden 48 saat sonra bile çoğu yerleşim birimine, mahalleye, kasabaya, köye Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’na (AFAD) bağlı birimler ulaşmış değildi. Resmi rakamlara göre 6 bin 500’ün üzerinde bina çökmüş durumda (Gerçek rakamı siz tahmin edin). 2009’da kurulan AFAD’ın toplam çalışan sayısı 7 bin 500 civarında. Bu çalışanların ciddi bir kısmı sahadaki birimlerden ziyade yönetim merkezlerindeki idari personelden oluşuyor.

Resmi rakamları kabul edersek, bina başına düşen AFAD çalışanı sayısı birden az. Diğer yandan AFAD’ın lojistik kabiliyetinin çok yetersiz kaldığı anlaşılıyor. Evet, çok geniş bir alana yayılmış, korkunç bir afet. Böyle bir felaket karşısında yetkililerin işinin ne kadar zor olacağı ortada. Diğer yandan, Türkiye’nin Kuzey Anadolu fayı boyunca yine bu şiddette büyük bir deprem beklediğini biliyoruz. Devletin öngörülen bir afet karşısında bu derece lojistik yetersizliğinin özrü ne olabilir?

Yardım için seferber olan büyükşehir belediyeleri ve sivil toplum kuruluşları yardım ve kurtarma sürecine katılmak için AFAD’tan izin almak, onun koordinatörlüğünde çalışmak zorunda. Bu durum belki kâğıt üzerinde doğru. Ama sahada AFAD’ın kurtarma ve yardım sürecine katılmak isteyen diğer kurum ve kuruluşların işlerini kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırıyor olduğu izlenimi uyanmış durumda. AFAD devlet kapasitesinin yetersizliğinin en çıplak örneği sanırım. Kapasitesini son yıllarda “iç güvenlik” üzerine yoğunlaştıran idari ve siyasi otoritenin deprem (ya da sel ve yangınlar) konusundaki acemiliği, şaşkınlığı ve aklının başka yerde olması insanı ürkütüyor.

1999 depreminin aksine bu deprem sonrasında TSK arama kurtarma çalışmalarına şimdiye kadar aktif bir şekilde katılmadı. Savunma Bakanı’nın açıkladığına göre ilk iki gün sadece 3 bin 500 asker deprem beldelerine sevk edilmiş. Bazılarının iddia ettiği gibi TSK’nın kurtarma sürecine güçlü bir şekilde katılmama kararı bir askeri müdahale riskinden mi kaynaklanıyor? Yoksa, kurtarma sürecinde hangi önceliklerin gözetileceği ve topluma nasıl mesajlar verileceği konusunda kontrolün tümüyle hükümette olması tercihinden mi? Her iki ihtimal de insanı dehşete düşürmüyor mu?

Bununla beraber AKP yılları Türkiye’nin yeni konut inşaatlarının ve ulaşım/iletişim altyapısının yoğunlaştığı bir dönem. Bu deprem hem konut meselesinde hem ulaşım altyapısı konusunda büyük bir sınavdı. Yeni yapılan duble yolların hali ortada. Çöken hastaneler, belediye binaları ve hatta AFAD merkezleri. Bu sınava notu siz verin. Deprem vergisi diye bilinen özel iletişim vergilerinin hangi kalemlere harcandığı meselesinin ise Türkiye tarihindeki en büyük mali skandallardan biri olup olmadığını ancak bu iktidar değişince öğrenebileceğiz.

Rehabilitasyon nasıl olacak?

Türkiye bu felaketin altından nasıl kalkar kestirebilmek kolay değil. Ama özellikle bölgedeki yurttaşlar büyük bir psikolojik ve ekonomik yıkım yaşayacak. Depremin etkilediği ve 12 milyondan fazla yurttaşın ve göçmenin yaşadığı bu geniş bölge kendini nasıl toparlar? Deprem bölgesini de etkileyen kırk yıl devam eden iç çatışmalar, arkasından Suriye savaşı ve yoğun göç. Depremin etkilediği tüm bölge uzun süredir kontrolsüz bir savrulma ve Türkiye’nin geneline göre biraz daha derin bir ekonomik buhran içindeydi. Bu deprem felaketi sonrası Türkiye’nin en karmaşık, renkli ve zengin demografisini barındıran bu güzelim beldeler nasıl rehabilite olur, bu kadim şehirler yeniden nasıl kendine gelir?

Tarihi seçime giderken

Bu büyük felaket sadece bölgeyi değil, tüm ülkemizi çok derinden etkileyecek. İktidar yaşanan büyük bir iktisadi buhranı seçim sonrasına ertelemeye çalışıyordu. Geçen altı ay böyle geçti. Bu depremle beraber, iktisadi buhran seçimleri beklemeden bir tsunamiye dönüşebilir. Aylardır yazıyoruz: Türkiye büyük öngörülemezlikler içinde tarihi bir seçime gidiyor. Seçime üç ay kala bu büyük afetle karşı karşıya kaldık. Bunun kısa, orta vadede ve uzun erimde sonuçlarını kestirmek hiç kolay değil.

Ama biliyoruz ki büyük doğal afetler aynen salgın hastalıklar gibi, kapsamlı siyasal, toplumsal ve iktisadi sonuçlar üretirler. Bazen tarihin gidişatını radikalce değiştirirler. 1985 Meksika depremi, 1999 Gölcük-İstanbul depremi, Japonya’daki 1995 Kobe ve 2011 Tohoku depremlerinin çok derin siyasal, toplumsal ve iktisadi sonuçları oldu. Siyasal iktidarlar değişti, toplumsal dinamikler dönüştü, kurumsal sıçramalar meydana geldi. Bu acılara yol açan büyük tabiat olayları bazen toplumsal dayanışmayı arttırdı, bazen ise azalmış kaynakların yeniden paylaşımının yol açtığı yeni toplumsal kırılmalara yol açtı. Bazen uluslararası iş birliğini derinleştirdi, bazen ise yeni gerilimleri tetikledi. Bu büyük tabiat olaylarından ders çıkaran devlet örgütleri yeni yapılanmaya gittiler. Ders çıkaramayanlar daha büyük bir felaketin onları uyandırmasını beklediler.

Yeni yüzyılımıza bu büyük acıyla girerken

Türkiye yeni yüzyılına giriyor. Yeni yüzyılında ülkemizin eski sorunlarını çözüp son on yıllarda yaşadığı bu otoriter aynı zamanda irrasyonel yönetim şeklinden kurtulması gerekiyor. Cumhuriyet ve demokrasiyi bir arada geliştiren, hukukun üstünlüğünü gözeten, kalkınmayı çevre ile uyumlaştıran, zenginleşmeyi eşitlikçi bir bölüşüm ile yürüten, iç ve dış barışı önceleyen, rasyonel ama farklılıkları bir arada yaşatabilen bir yönetimin oluşması için çaba sarf etmeliyiz. Devletin toplumun her kesimine eşit ölçüde hizmet getirdiği, bunu yaparken kamu yararını ve aklı merkeze alan idari ve siyasal bir yapının oluşması için uğraşmalıyız.

6 Şubat depremi Türkiye için çok büyük bir uyarı ama aynı zamanda bir çağrı. Ülkemizin kurumlarını ve altyapısını, şehirlerimizi, kaynaklarımızı rasyonel bir şekilde kamu yararını gözeterek yeniden kurmamız ve örgütlememiz için doğanın bize yaptığı acı bir çağrı. On binlerce yurttaşımızı, kardeşimizi, evladımızı, büyüğümüzü bu depremde kaybedeceğiz. Onların yaslarını tutacağız. Sevdiklerini kaybedenlerin yaralarını sarmak için dayanışma içinde toplum olarak uğraşacağız, onları kucaklayacağız. Ama en önemlisi ülkemizi insanların eşitçe, özgürce, mutluluk ve güven içinde yaşadığı bir yer yapmak için çabalamamız gerekiyor. Bu hem 6 Şubat depreminde hayatını kaybeden sevgili yurttaşlarımıza hem çocuklarımıza olan borcumuzdur. Bunu başaramaz isek bu büyük depremde (ve tabii 1999’da ve sonraki afetlerde) hayatını yitiren insanlarımızın hatırasına ve çocuklarımızın geleceğine ihanet etmiş olacağız.