25 Eylül 2022, Pazar
27.08.2021 04:30

Afganistan tarihine kısa bir giriş

Afgan millî tarihçiliği Afganistan’ın birleşik bir ülke olmasını 18’inci yüzyıldaki gelişmelere dayandırır. Şah Mahmud 1722’de uzun süre Batı Afganistan’ı kontrol eden Safevî İmparatorluğu’na son verir; İsfahan’ı ve İran’ın büyük kısmını işgal eder. 200 yıl hüküm süren Safevî hanedanı dağılır. 1725 yılında, Osmanlı İmparatorluğu ve Afganistan arasında ilginç bir olay yaşanır. Şah Mahmud’u devirip yerine geçen Eşref Han’ı destekleyen bir grup Sünnî Afgan ulemâsı, Sultan III. Ahmed’e bir mektup gönderip Eşref Han’ı İran hükümdarı olarak tanımasını ister. Osmanlı teklifi reddeder

Ne kadar apokaliptik bir Ağustos ayıydı öyle değil mi? Bir yandan Covid-19’un, yeni varyantı ile atağa geçişine şahit olduk. Bunun da sonucu olarak, aşıların işe yaramadığı, tam aksine insan sağlığını bozan yan etkileri olduğuna dair söylentiler yaygınlaşmaya başladı. Bunlar hem birçok yeni komplo teorisine can verdi hem de aşı karşıtlığı çok ilginç küresel bir harekete dönüşmeye başladı.  Salgın henüz yenilmediği gerçeğini yüzümüze tokat gibi çarparken, öte yandan Akdeniz havzası ve Batı Amerika başta olmak üzere, Kuzey yarım kürede binlerce orman yangının ortaya çıktığını gördük. Kuzey yarım küre alev alev yanarken, başka komplo teorileri de alevlendi ve bu yangınlarla beraber her yanımızı sardı. Devletlerin kendi beceriksizliklerini komplo teorilerinin şehvetine ve kolaycılığına sarılarak kapatmaya çalışmalarına şaşırmadık. Toplumların iklim krizini soğukkanlı ama acil şekilde tartışmaya hâlâ ne kadar uzak olduklarını yeniden idrak ettik. Yangınlar bitmeden Kuzey Avrupa ve Karadeniz havzasındaki sel felaketleri dönüşü olmayan bir çevre felaketinden önceki son çıkışı çoktan kaçırmış olduğumuzu bize fısıldadı.   Ardından Afganistan… ABD’nin 20 yıllık işgale son verip Afganistan’dan alelacele çekilme kararı sonucu, Tâlibân’ın beklenmedik hızda Afganistan’da yönetimi ele geçirmesi ve bunun sonucu yaşanan insanî dramı izledik, izliyoruz.  50 yıldır işgal ve iç çatışma yaşayan bir toplumun son yıllarda toparlanmaya çalıştığını, “Afganistan’ın eski Afganistan olmadığını” konuşurken, aslında belki de işlerin eskisinden çok daha kötü seyredebileceğinin işaretlerini aldık.  Biden yönetiminin, aynı selefi gibi, ABD’nin sorumlusu olduğu bölgesel krizler ve insanî dramlar karşında ne kadar sorumsuz ve bencilce davranabildiğini müşahede ettik. ABD’nin tercihlerini hâlâ ekonomik yarar, askerî müdahale veya izolasyonizm olasılıklarına sıkıştıran Biden yönetiminin, dünyayı saran yeni otoriterlik dalgasına karşı uluslararası bir demokratik hareketin liderliğini yapmasının çok da olanak dahilinde olmadığını yol yakınken gördük. Önümüzdeki dönemde Çin ve Tâlibân yönetimindeki Afganistan arasında kurulacak ilginç ittifakın Avrasya’ya neler hediye edeceğini bekleyip göreceğiz.  Geçen haftalarda İran ve İsfahan üzerine yazılar yazdım. Umarım okuyanların ilgisini çekmiştir. En son yazıda bir süredir devam ettiğim İran denemelerine belki ileride dönmek kaydıyla son verdiğimi, önümüzdeki yazıda yeni bir konuyla, hatta sürprizle, okuyucunun karşısına çıkacağımı söylemiştim. Aklımda Hindistan ve Hint Okyanusu üzerine yazmak vardı. Ama Afganistan krizi olunca, ister istemez insan Afganistan üzerine kafa yoruyor.  Bu hafta gelin biraz Afganistan’ın kapılarını aralayalım. Ama önce şunu söylememe izin verin: Çok istediğim halde hiç Afganistan’da bulunmadım. Afganistan üzerine biraz okuduğumu söyleyebilirim ama Afganistan beni Balkanlar’dan Arap coğrafyasına, geniş Osmanlı dünyası ve tabii İran ve hatta Hindistan kadar meşgul etmedi. Afganistan tarihinin ne kadar karmaşık ve bu tarihin farklı boyutlarını okumanın birçok açıdan ne kadar ufuk açıcı olacağını bilsem de insanın zamanı ve öğreneceği şeyler maalesef sınırlı. Sonunda tercihler yapmak zorunda kalıyorsunuz. Yine de bir gazete sayfasının imkânları içinde bugünden başlayarak önümüzdeki birkaç hafta Afganistan tarihi hakkında birkaç deneme yazısına girişelim, ne dersiniz? 

Afganistan coğrafyası 

Afganistan coğrafyası neden çok önemli? Bir bakın haritaya. Ama haritanın fizikî harita olması lazım. Afganistan Kuzey Avrasya’yı (Orta Asya’yı) Hindistan’a bağlayan, ortasında Hindikuş Dağları’nın oluşturduğu köprüdür. Eğer Orta Asya’dan Hindistan’a ulaşmak istiyorsanız, Himalayalar’ı aşıp Hindistan’a ulaşamayacağınıza göre, güzergâhınız, ne kadar zor olursa olsun, Afganistan’dır. Hindikuş Dağları’nın arasından ya da etrafında uzanan ovalardan bu iki büyük coğrafya birbirine bağlanır.  Ama sadece coğrafya değil, Avrasya tarihinin iki ana toplumsal gövdesinin de kesiştiği yerdir Afganistan. Hindistan Avrasya’nın en verimli en zengin tarım ülkesidir. Orta Asya ise geniş steplerde ateşli silah teknolojisinden önce dünya tarihinin çıkardığı en yüksek savaş teknolojisinin, göçer kabilelerin örgütlediği fetihçi atlı orduların sürekli bir yerden bir yere hareket halinde oldukları geniş coğrafyadır. 9’uncu asırdan beri devam eden, Orta Asya’nın fetihçi Türk-Moğol aşiretlerinin doğudan batıya devam eden büyük fetih yolculuğunda bir kol Afganistan ve Horasan’dan İran’a, İran’dan Anadolu ya da Irak-Suriye’ye, oradan Balkanlar’a uzanır. Diğer kol, Afganistan’dan Hindistan’a iner. Kuzey’den ise başka bir kol Hazar Denizi üzerinden Kuzey Karadeniz’e, oradan Ukrayna ve Polonya steplerine kadar akar. 9’uncu yüzyıldan 16’ncı yüzyıla kadar Avrasya’nın hikâyesi işte bu büyük fetih göçleri ile çizilmiştir.  Ben Afganistan tarihi konusunda en büyük aydınlanmamı Baburnâme’yi okuduğumda yaşamıştım. Orta Asya’dan gelip Afganistan üzerinden Hindistan’ı fethedip Avrasya’nın en güçlü imparatorluklarından birini kuracak Gürkanlı/Baburî İmparatorluğu’nun kurucusu Zahirüddin Muhammed Babur’un (1483-1530) Çağatay Türkçesi ile kaleme aldığı kendi otobiyografisini okuduğunuz zaman Afganistan’ın güzelliklerinden başınız döner. Baburnâme bir fetihnâme olduğu kadar Babur’un kuzeyde, Fergana’dan güneye, Hindistan’a Delhi’ye, birkaç iklimi kat ettiği yolcuğunda yaşadıkları bir yönüyle sürekli değişen doğanın, diğer yönüyle baş döndürücü bir insan coğrafyasının hikâyesidir.  (Baburnâme’nin İngilizcesini ilk defa Harvard’tan hocamız Wheeler Thackston’un harika çevirisiyle okumuştum. Aradan yıllar geçti, daha sonra sevgili doktora öğrencim Morgan Sinan Tufan ile orijinal Çağatayca’sının bir bölümünü okumayı denedik. Aldığımız zevki anlatamam.

Beşerî coğrafya 

Türkistan, İran ve Hindistan’ın etkileşim içinde olduğu bu baş döndürücü fizikî ve beşerî coğrafyada, Paştu, Derî ve Özbekçe başta olmak üzere Türk dilleri dışında onlarca dil konuşulur. Paştular, Galzaylar, Özbekler, Türkmenler, Tacikler, Hazaralar, Moğollar ve diğerleri, çok zengin bir etnik coğrafya. Ve evet, doğru, göçebe ve yerleşik gruplaşmaların dışında, karmaşık aşiret ilişkileri hâlâ devam eder. Tüm İslam coğrafyasını derinden etkilemiş Kadirîlikten Çiştîliğe ve Şetarîlikten Nakşibendîliğe yaygın tarikat ağları vardır. Ama belki de en önemlisi, Kandahar, Gazne, Herat, Kabil, Mezar-ı Şerif ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’yi Anadolu’ya hediye etmiş Belh gibi çok kuvvetli kimliklere sahip şehirler Afganistan’ı şekillendirir. Aynı zamanda Afganistan İslamiyet’ten önce İran, Hint ve Helen kültürlerinin kesiştiği yerdir. Büyük İskender’in Afganistan’ı fethinden sonra Helenistik kültür Afganistan’da devam eder ama bir süre sonra Hindu sanatı ile birleşir ve dünya sanat tarihinin en ilginç sentezlerini üretir.  Gazneliler, Selçuklular, Gurlular, Moğollar, Timurîler, Lodiler, Baburîler, Şaybanîler, Safevîler... Evet, Afganistan İslam’ın yaygınlaşmasından sonra farklı Müslüman imparatorlukların etki alanındadır. Yine de birçok aşiretin ve şehirli ayan ve eşraf yanında dinî ulemanın bu coğrafyada etkinlik gösterdiğini, bölgeyi kontrol eden imparatorluklar karşısında güçlü yerel ittifaklar kurabildiklerini söyleyelim. Bu arada Afgan aşiretlerinin Jirga adındaki aşiret kurultaylarının zaman zaman çok etkili liderlikler ortaya çıkardığını görmekteyiz. İşin doğrusu, 18’inci yüzyıl öncesi Afganistan tarihi, bir yönüyle çoğu Türk, Moğol ve Farsî askerî ve idarî elitlerinin kurduğu imparatorlukların etkisi altında idiyse de bölgenin kendi iç dinamikleri sonucu öne çıkan ve çoğu zaman Jirgaların demokratik desteğini alan liderlerin Afganistan coğrafyasının aslî aktörleri olduğunu söylersek sanırım Afganistan tarihçileri itiraz etmez.   

18’inci yüzyılda Afganistan’ın İran’ı işgali

Afgan millî tarihçiliği Afganistan’ın birleşik bir ülke olmasını 18’inci yüzyıldaki gelişmelere dayandırır. 16’ncı yüzyıldan itibaren İran-Safevî, Özbek-Şeybanî ve Hindistan’daki Baburî İmparatorluğu’nun etkisi altındaki bölgelerden ve şehirlerden oluşan Afganistan coğrafyasının batı bölgesinde 1707’de Safevî İmparatorluğu’na karşı Hotak Gilzai aşireti liderlerinden Mir Wais önderliğinde Kandahar’da bir ayaklanma olur. Bu ayaklanma kısa sürede büyür ve Hotak Gilzai ordusu Şah Mahmud önderliğinde 1722’de uzun süre Batı Afganistan’ı kontrol eden Safevî İmparatorluğu’na son verir ve İsfahan’ı ve İran’ın büyük kısmını işgal eder. 200 yılı aşkın İran, Kafkasya, Horosan ve Batı Afganistan’da hüküm süren Safevî hanedanı dağılır. Tam bu sırada Osmanlı İmparatorluğu Tebriz’i işgal eder ve aynı zamanda Petro’nun çarlığındaki Rusya da Kuzey Azerbaycan’a girer. Osmanlı tarihçiliği Osmanlıların Tebriz’i işgal etmesini daha çok Rusya’nın güneye inmesini engellemek için bir hamle olarak değerlendirir. Bu gelişmeden sonra Nadir Şah’ın yükselişine ve İran’da yeni bir dönemi açmasına tanık olacağız. 

Afgan ulemasının Osmanlılara teklifi 

Ama tam bu noktada, 1725 yılında, Osmanlı İmparatorluğu ve Afganistan arasında ilginç bir olay cereyan eder. Şah Mahmud’u bir darbe ile tahttan indirip yerine geçen, sonra Afgan Şahı olan Eşref Han’ı destekleyen bir grup Sünnî Afgan ulemâsı, Sultan III. Ahmed’e bir mektup gönderip Eşref Han’ı İran hükümdarı olarak tanımasını, Afganların İran’ı işgalinin şer’en meşru olduğunu, meşru bir devlet sayılamayacak olan Şiî Safevî Devleti’nin toprağını elde eden kişinin aslında o toprağın mâliki olduğunu ve aynı zamanda bu iki imparatorluğun (Osmanlı ve Afgan) sınırdaş olmasının fıkhî açıdan bir sorun doğurmayacağını bildirir. (Geleneksel Fıkhî yoruma göre, bir coğrafyada eğer arada büyük bir fiziki bariyer yok ise iki imamın yani iki egemen hükümdarın olması meşru sayılmaz.) Bu arada da Şiî Safevî İmparatorluğu’nu yok eden Afganların ve Eşref Han’ın Osmanlı kamuoyunda bir popülarite kazandığı görülmektedir.  Afgan ulemâsının bu teklifi Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi’nin hazırladığı ve 160 Osmanlı âlimin imzaladığı bir mektupla reddedilir. Cevapta Osmanlıların Şiî Kızılbaşlarla Afganlardan çok daha önce savaştıkları belirtildikten sonra, iki meşru Müslüman ülkenin sınırdaş olması hakkında Afgan ulemâsının yaptığı içtihat usulî gerekçelerle reddedilir. Bu çok ilginç yazışmanın bir kopyası Cevapnâme-yi Eşref Han başlığında Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde Revan Koleksiyonu’nda mevcuttur.  Nadir Şah üzerine Nadir Shah’s Quest for Legitimacy in Post-Safavid Iran başlığı ile çok değerli bir kitap yazmış meslektaşımız Ernest Tucker’e göre, Osmanlı Devleti Afgan ulemâsının teklifinden son derece rahatsız olmuştu. Osmanlılar aslında Safevî İmparatorluğu’nun Sünni de olsa, başka bir güç tarafından işgal edilmesine ve bölgedeki büyük sınır oynamalarına ya da jeopolitik değişimlere karşıydılar. Osmanlıların 1639 Kasr-ı Şirın Antlaşmasına bağlı kaldıklarını ve hanedan değişse de bir şekilde İran’ın bütünlüğü konusunda çok hassas olduklarını daha sonraki yazışmalardan bütünüyle anlarız. Ben de Tucker’in bu yorumuna katılıyorum.  Özellikle 1699 Karlofça Antlaşması’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun fetihçi siyasete son verirken daha geniş bir çerçevede hem Avrupa’da hem Doğuda status quo’yu öne çıkaran ve tutarlı bir şekilde bir tür “yurtta barış, dünyada barış” ilkesini andıran bir dış politika anlayışı içinde hareket ettiğini düşünüyorum. 1725’te Afganistan’dan gelen bu mektubu andıran ve Osmanlı Devleti’nin yine reddettiği iki mektup daha var. Haftaya bu mektupları inceleyelim, ne dersiniz?

18’inci yüzyıldan günümüze

Azerbaycan yine bir Kurultay’da Şah seçilen Nadir Şah, Timur’u örnek alacak ve yeni bir Avrasya-Türkmen-İran İmparatorluğu kurma peşinde olacaktır. Nadir Şah döneminde İran, Afganistan ve Hindistan’ın kaderleri iyice iç içe geçer. Nadir’in 1747’de öldürülmesinde sonra Paştu Abdâlî aşiretinin liderlerinden biri Ahmed Şah, Durranî İmparatorluğu olarak bilinen Afganistan’da yeni bir birlik kurar. Afgan Tarihçiliği Ahmed Şah Durranî’yi Modern Afganistan’ın kurucusu olarak öne çıkarır. Afganistan’daki Durranî hanedanı, arkasından yine Durranîlere yakın Barakzaylar, Afganistan hâkimi olarak 1978’e kadar devam ederler. Ama Afganistan’ın coğrafyası, karmaşık iç yapısı ve gücü birleştiren değil dağıtmaya ayarlı geleneksel kurumları, bu hanedanların çok kuvvetli bir merkezi nizam kurabilmelerine izin vermez. Ama bu iki yüzyıl boyunca göreceğimiz baş döndürücü olaylar sonucu, Afganistan, İran, Rusya, Hindistan, İngiltere, ABD ve Çin’in müdahil olduğu bir küresel rekabet alanı olur.
“Messieurs, c’est les microbes qui auront le dernier mot.” Louis Pasteur
“Messieurs, c’est les microbes qui auront le dernier mot.” Louis Pasteur