08 Ağustos 2022, Pazartesi
14.01.2022 04:30

Eşitsizlik, gençlik ve CHP’ye bir çağrı

Türkiye’de gençliğin hayatı, borçlanmanın verdiği geçici sefa ile hayatlarını sürdüren orta ve ileri yaşlı insanlar tarafından ipotek altına alındı. Türkiye adeta kendi geleceğini yiyen bir canavara dönüşmüş durumda. CHP’nin gençlerle açık bir senet imzalaması gerektiğini düşünüyorum. Her genç insana, hayata başlarken, mesela 25 yaşında, bir hayata başlama paketi sözü verin. Bu belli bir nakit ödeme ve bazı haklardan müteşekkil olsun

Türkiye dünyanın en yüksek gelir eşitsizliğinin yaşandığı ülkelerden biri. Türkiye’nin sicilini diğer ülkeler ile karşılaştırmalı olarak incelemek isteyenler World Inequality Database’e (Dünya Eşitsizlik Veritabanı - https://wid.world/) göz atabilir.  Türkiye halkının nispeten üst gelir seviyesindeki yüzde 10’u toplam millî gelirinin yüzde 55’ine sahip. Toplumun alt seviyesindeki büyük yüzde 50’lik kitle ise millî gelirin sadece  yüzde 13’ünü elinde tutuyor. Daha dramatik olan en zengin yüzde 1’lik grup... Türkiye’nin en zengin yüzde 1’i toplam millî gelirin yüzde 40’ına hükmediyor. Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek gelir eşitsizliği olan Suudi Arabistan, Hindistan, İran, Brezilya, Meksika ve Güney Afrika ile aynı ligde gözüküyor.  Evet, durum feci! İşin kötüsü gelir eşitsizliği son 40 yılda artarak devam etmiş. En kötü dönem 2000 yılı. Bu dönemde en zengin yüzde 1’lik kitle millî gelirin yüzde 47’sine ve en fakir yüzde 50’lik kitle ise yüzde 10’una sahip. 2005 ve 2007 arasında en fakir yüzde 50’lik kesimin durumunda çok az bir iyileşme gözüküyor. Bu yıllarda bu geniş fakir kesimin millî gelirden aldığı oran yüzde 15’e çıkmış. Ama Cumhurbaşkanlığı sistemi ile hızlıca bu kesimin aldığı pay yüzde 13’e gerilemiş. En zengin grubun payı ise Cumhurbaşkanlığı sistemi ile yüzde 34’ten yüzde 37’ye çıkmış. Genel itibarı ile gelir eşitsizliği açısından AKP döneminin 1990’lardan görece daha iyi olduğunu görüyoruz. Ama Cumhurbaşkanlığı sistemi ile yeniden 1990’ların oranlarına erişilecek gibi duruyor. Yoğun borçlanmayı düşündüğümüzde, aslında 2020’li yıllar 1990’lı yıllardan çok daha kötü. Bu arada bu verilere bakarken basit bazı hususları göz önünde tutmamız gerekiyor. Birincisi gelir eşitsizliğini üreten nedenlerin 1990’lardan 2000’li yıllara geldiğimizde değişmiş olduğunu diğer çalışmalardan biliyoruz. Özellikle 2013’ten sonra kamu gelirlerinin Cumhurbaşkanı’nın yakın çevresinde teşekkül etmiş şirketlerden aşağıya doğru oluşan ağlara doğru aktarıldığını, oldukça karmaşık bir yarı formel, yarı enformel gelir aktarımını gözlemliyoruz. Bu mekanizmaların incelenmesi 2018’den sonraki en zengin yüzde 1’lik kesimin millî gelirden payının kısa süre içinde yüzde 34’ten yüzde 37’ye çıkışı hakkında ipuçları verecektir. Diğer yandan özellikle Türkiye’deki gelir eşitsizliği verilerinin ülke içindeki bölgesel, mikro düzeydeki yerel dağılımına baktığınızda çok ilginç sonuçlar çıkacaktır. Doğu bölgelerinin millî hasıladan aldığı payın Batı illerine göre çok düşük olduğunu biliyoruz. Ama görece fakirlik verilerine (zenginler ve fakirler arasındaki uçurum) baktığımızda İstanbul ve Trakya başta, Batı illerinin oldukça önde olduğunu görüyoruz.  

Aralık 2021 vakası

Tabii bu veriler gelir eşitsizliği ve yoksulluğun son 6 aydaki fırtınada ne hale geldiğini göstermiyor. Eylül’den beri Türkiye’deki gelir dengeleri iyice bozulmuş durumda. Özellikle kur krizi ve hükümetin açıkça yurttaşları manipüle ettiği Aralık vakasının uzun erimli sonuçları olacaktır. Bu dönemle ilgili sağlıklı verilere ancak bir-iki sene sonra ulaşabiliriz. Bir de gelir eşitsizliği konusunda alarm veren bu veriler yetmiyormuş gibi, kura endeksli ve Hazine garantili mevduat sistemi ile yukarıda bahsi geçen yüzde 1’lik kitlenin kurla ilgili kayıplarının toplum tarafından karşılanması öngörülüyor. Bu akla ziyan ve aslında Anayasa’ya aykırı düzenlemenin bize gösterdiği, Türkiye’de gelir eşitsizliğinin 1980’lerin sonlarından beri şekillenen ülkenin büyüme, birikim ve paylaşma modelinin kurgusundan öte, Cumhurbaşkanlığı sisteminin açık bir ideolojik tercihi olduğudur.   (Son yıllarda Türkiye’de gelir eşitsizliği ve yoksulluk üzerine önemli çalışmalar yürütülüyor. Sevgili hocamız Sencer Ayata’nın derlediği ve 2020’de yayınlanmış Türkiye’de Yoksullar ve Eşitsizlik Nedenleri, Süreçler ve Çözümler kitabını öneririm. Aynı şekilde DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası’nın “Gelir Eşitsizliği” raporları oldukça ayrıntılı (ve iç karartıcı) veriler sunuyor. Diğer yandan izleyebildiğim kadarı ile İyi Parti’nin Aralık ayında yoksulluk üzerine düzenlediği çalıştayda da güncel veriler ve bazı konvansiyonel çözüm önerileri tartışıldı.)

1980-2020: Dünyada neoliberal dönem  

Geçen ayki bir yazımda 1980’lerden sonra dünyaya hâkim olan neoliberal model üzerine bazı tarihsel bilgiler paylaşmıştım. Son yıllarda neoliberal ekonomik modelin yoğunlaşmış bir şekilde eleştirisinin yapıldığına tanık olmaktayız. Özellikle 2008 dünya krizinden sonra Joseph Stiglitz, Dani Rodrik ve Thomas Piketty başta olmak üzere, farklı okullardan (post-Keynesçilik, kurumsal iktisat, yeni kalkınmacılık, neo-Marxizm, çevreci iktisat...) birçok iktisatçı ve siyasal iktisatçı neoliberalizm eleştirilerine hız vermiş durumda. Bu eleştirilerin önemli bir bölümü son 40 yılda önemli bir şekilde artan gelir eşitsizliğine vurgu yapıyor. Bu çerçevede sınıflar ve bölgeler arası gelir eşitsizliği tek mesele değil. Bir başka konu nesiller arası gelir eşitsizliği. Bu daha karmaşık bir konu çünkü bu meselenin bir yönü borçlanma, dolayısıyla gelecek ile ilgili. Basitçe ifade edersek, yoğun borçlanmış bir toplumda, bu borçlar gelecek kuşaklara aktarılacağı için, borçlanarak bundan faydalananlar ile borcu ileride ödeyenler arasında bir eşitsizlik meydana geliyor. Türkiye tam da böyle bir durumda.  Neoliberal dönemin, her ülkede ama tabii özellikle ekonomileri gelişmekte olan ülkelerde aslında yoğun borçlanmanın yaşandığı bir dönem olduğunu düşünürsek, nesiller arası eşitsizliğe ciddi ciddi kafa yormalıyız. Aslında neoliberal dönem genel itibarı ile gelişmekte olan ekonomilerin borca dayalı (millî varlıkların özelleştirilmesini de ekleyelim) bir şekilde büyümelerine neden oldu. İnsan kaynaklarını ve üretim modelini de geliştirerek belli bir sıçramayı gerçekleştiren ülkeler bu dönemi iyi değerlendirmiş sayılabilirler. Bazı ülkeler ise neoliberal dönemi gelecek kuşaklara çok büyük bir borç yükü bırakarak tamamlamış gözüküyorlar. Türkiye 2000-2020 arasını -borca dayalı büyük altyapı yatırımları yapsa da- hem çok verimsiz geçirmiş hem de insan kaynaklarını ve kurumsal yapısını yerle yeksan ederek tamamlamış gözüküyor. Şimdi gelinen noktada bu yıkıcı büyümenin maliyetini ödeme zamanı. 

Borçlu gençlik

Son yıllarda gençlik üzerine tartışmalar yaygınlaştı. 2000’li yılların Y kuşağı, arkasından Z kuşağı üzerine yoğunlaşan tartışmaların bir kısmı özellikle bu kuşakların Erdoğan rejimine olan tepkisi ile ilgili. Başka bir tartışma ise Z kuşağının muhafazakâr ve dinî değerler ile arasındaki gerilim üzerine yoğunlaştı. Tabii beyin göçü, işsizlik ya da yurt sorunu yeterince olmasa da tartışılmaya devam ediyor. Geçen hafta tanık olduğumuz parlak bir tıp öğrencisi olan Enes Kara’nın tarikat evlerinde yaşadığı psikolojik baskı sonucu hayatına son vermesi meseleyi tarikatların kurdukları öğrenci yurtları ve evleri ile gençler üzerinde oluşturdukları tahakküm meselesine odaklandırdı.   Bu tartışmalar şüphesiz önemlidir ama ben gençlik meselesini farklı bir şekilde de görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yaşadığımız 30 yıllık dönem içinde, Türkiye, gençlerinin geleceğini ipoteklemiş durumda. Bu meseleye üç şekilde bakalım. Birincisi son 30 yılda gençler iş hayatlarına başladıktan sonra anne ve babalarının gelirlerinden daha düşük bir alım gücü elde ettiler. Aslında bu bütün dünyada bu şekilde oldu. Bu tezi ABD’den bir veri ile destekleyeyim: 1950’li yıllarda çocukların yüzde 79’u, 1960’ta yüzde 62’si, 1970’te yüzde 61’i, 1980’de yüzde 50’si anne ve babalarından daha yüksek bir alım gücüne sahip oldular. 1980’den sonra bu oran hızla azaldı ve yüzde 40’lara düştü. Diğer bir deyişle, evet, ekonomiler büyüyor ama yeni nesillerin alım gücü azalıyor (çünkü eşitsizlik artıyor). Türkiye’deki verilerin bununla paralel seyrettiğini düşünüyorum. O zaman ilk önce şunu tespit edelim: Dünyayı sarmalayan ekonomik model yeni nesillerin gelirlerini azaltıyor.  İkinci olarak, yukarıda bahsettiğim gibi yoğun borçlanma (hem özel hem kamu) gelecek nesillerin sırtına büyük bir yük bindiriyor. Üçüncüsü, Türkiye çocuklarını iyi eğitemiyor. Hiçbir açıdan iyi eğitemiyor. Eleştirel ve analitik düşünceye karşı devlet adeta savaş açmış durumda. Teknik eğitim ise son derece yetersiz ve donanımsız. Elimizdeki az sayıdaki iyi yüksek eğitim kurumu siyasal iktidarın ideolojik taarruzu sonucu niteliksizleştiriliyor. Diğer bir deyişle, Türkiye’de genç kuşaklara karşı adeta bir kutsal ittifak kurulmuş durumda. Türkiye’deki en büyük çelişki sınıfsal, bölgesel, kültürel hatta cinsiyetle ilgili olmayabilir. Belki de ülkemizdeki en büyük çelişki nesilsel. Türkiye gençliğinin hayatı, borçlanmanın verdiği geçici sefa ile hayatlarını sürdüren orta ve ileri yaşlı insanlar tarafından ipoteklenmiş. Bu ipotek karşılığında onlara ne iyi bir eğitim ne de refah sözü veriliyor.  Türkiye adeta kendi geleceğini yiyen bir canavara dönüşmüş şekilde tarih sahnesinde arz-ı endam ediyor. 

CHP’ye bir öneri

Ben başta bir bilim insanıyım, bir tarihçiyim. Her ne kadar, Türkiye’nin içinden geçtiği bu karanlık dönemin bir an önce normal süreçler içinde sonlanmasını yürekten istiyorsam da muhalefet bloğunun ne yapması gerektiği konusunda siyasal öneriler verme gibi bir konumda olamam, bunu doğru da bulmam. Ama izin verirseniz, yukarıdaki konuyla ilgili bir istisnayı kendime tanımak istiyorum ve özellikle CHP yönetimine seslenmek istiyorum. Z kuşağının en fazla CHP’ye yakın görünmesi üzerinden, onlara seslenmeyi ve genel bazı vaatlerle onlardan oy istemeyi bırakmanız, onun yerine gençlerle açık bir senet imzalamanız gerektiğini düşünüyorum. Oturun, kapsamlı kurultaylar ile onların isteklerini bir senet haline getirin ve bu senedi imzalayın. Bu senette açık ve net ibarelerle, gençlere geleceklerini tekrar nasıl vereceksiniz, bu bilgileri sıralayın.  İkinci önerim, biraz da Piketty’den esinlenerek, daha da somut. Belki bu öneriyi konvansiyonel iktisatçılar ciddiye almayacaklar ama biz önerimizi yapalım. Her genç insana, hayata başlarken, mesela 25 yaşında, bir hayata başlama paketi sağlama sözü verin. Bu eğitim reformu ve iş imkânlarının ötesinde, belli bir nakit ödeme ve bazı haklardan (Parasız ulaşım, internet, bazı vergi indirimleri, konut sorunu hakkında kolaylıklar...) müteşekkil olsun. Bu gelir nasıl hesaplanır, bu konu oldukça karmaşık. Ama bu paket en azından her genç insanın belli bir özgüven içinde hayata başlayabilmesi, iş piyasasında sömürülmemesi, hatta ailesine (ya da tarikatlara ve diğer benzeri yapılara) karşı ezilmemesine yetecek bir değerde olmalı. Bu hayata başlama paketi için gerekli meblağın bir kısmı, yeni düzenlenecek bir servet vergisinden, bir kısmı veraset vergisinin artırılmasından, bir kısmı bu amaçla açılacak ve insanların katkı yapacakları yeni bir fonla elde edilebilir.  Türkiye geleceklerini ipotek altına aldığı gençlerine, hayata başlarken onların belli bir özgüven ve umutla hayata bakması için böyle bir düzenleme yapmayı borçludur. Ülkemizi yeniden kuracaksak, ilk önce genç insanlarla samimi, dolaysız ve onların geleceklerini ipotek altına almadan, bir anlaşma ve onların rızaları ile kurabiliriz.   Bu hafta burada bitirelim. İyi ve umutlarınızı çoğaltan bir hafta sonu diliyorum.
Hayatın yan yolları bizi kendimize kazandırır, şehrimizi ise bize.
Hayatın yan yolları bizi kendimize kazandırır, şehrimizi ise bize.