04 Ekim 2022, Salı
12.08.2022 04:30

Restorasyon mu, yeniden kuruluş mu?

2023 yılından sonra, seçim sonucu nasıl olursa olsun, Türkiye’yi adeta yeniden kurmak gerekecek. Eski Türkiye tasfiye oldu. Sadece kurumsal yapısı altüst olmadı, ülkenin kolektif varoluş şekli değişti. Toplumun önemli bir kısmının hafızası sıfırlandı ve yeniden kurgulandı

Muhalefet kazansa bile bir restorasyon yani eski cumhuriyeti ihya etme imkanı olduğunu, toplumda da böyle bir istek bulunduğunu düşünmüyorum. Cumhuriyeti, anayasal çerçeveyi, kamu düzenini, ekonomik sistemi, hemen her şeyi yeniden tasarlayıp kurmak zorundayız

Mehmet Altan 1990’lı yıllarda 2’nci Cumhuriyet tartışmasını başlattığında ben üniversite, daha sonra yüksek lisans öğrencisiydim. Mehmet Altan Türkiye’nin radikal bir reform iradesi ile yeniden kurulmasını, böylece 1923 Cumhuriyeti’nin halledilemeyen yapısal sorunlarının yeniden kuruluş süreci içinde çözülmesini öneriyordu. Ben o dönemde Altan’ın bu önermesini ilginç bulsam da katılmıyordum. İtirazım büyük oranda Cumhuriyet’in kuruluşundaki süreci tarihsel olarak çok değerli görmem ve bunu gölgeleyen bir yeniden kuruluş fikrine karşı olmamdı.

Evet, Cumhuriyet’in kuruluş öyküsüne çok değer veriyordum. Hala aynı fikirdeyim. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi ve yıkılışı, işgal, yerel kongreler, direniş ve Millî Mücadele ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden süreç, arkasından cumhuriyetin ilanı ve kuruluştan sonra radikal dönüşüm, modern dünya tarihinin en önemli olaylar zincirinden biridir. İki hafta önce de yazdığım gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu küresel bir süreçtir. Ancak küresel bir bağlamda tam anlamıyla anlaşılıp takdir edilebilir. Kuruluştan sonraki dönüşüm ise bir toplumun kendini dönüştürme iradesi ve yeteneğinin dünya tarihindeki en önde gelen örneklerindendir. 

Muhakkak ki Osmanlı İmparatorluğu’nuwwwn çöküşü ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin ve milli devletin tesisi sürecinde kazananlar ve kaybedenler olmuş, yeni tasarıma uymadığı düşünülen kesimlere baskılar yapılmış ya da o kesimler dışlanmış, büyük toplumsal mağduriyetler ortaya çıkmıştı. Ben Cumhuriyet’in demokratikleştikçe kendi dinamikleri içinde daha kapsayıcı olabileceğine, tarihsel mağduriyetleri giderici adımları kuruluştaki dinamiklerin şekillendirdiği doğal bünyesinden çıkarabileceğine inanıyordum. Gerçi Cumhuriyet tarihini düz bir çizgi olarak görmemek gerektiği belliydi. Cumhuriyet tarihi üzerine (ve tabii Cumhuriyet dönemi edebiyatı okudukça) 1925-29, 29-39, 39-50, 50-60, 60-71, 71-80, 80-90... birbirinden çok farklı siyasal-sosyal dinamikler barındırdığını daha iyi anlıyor, kendime göre kronolojiler düşünüyordum. Belki de Mehmet Altan’ın isimlendirdiği gibi 2’nci Cumhuriyet’e geçmek bir yana, 1990’larda Türkiye belki de zaten 7’nci Cumhuriyet’i, en azından 5’inci Cumhuriyet’i yaşıyordu. 

1990’lar ve 2’nci Cumhuriyet teklifi

1990’larda kuruluş dönemine ve Kemalizm’e karşı geliştirilen güçlü eleştirilere kapalı olduğumu söylemiyorum. Tam tersine üniversite yıllarında entelektüel hayatım tam da bu eleştiriler içinde şekillendi. Şimdilerde bazı dostların post-Kemalizm adını verdiği akımların dönemiydi 1990’lar. Cumhuriyet’in kuruluşuna liberal, sol, İslamcı ve Kürt hareketinden kaynaklanan güçlü eleştiriler yanında merkez-çevre teorisinden kimlik çalışmalarına, vesayet tartışmalarından ulus-devletin nasıl hâkim oldukları toprakları “kolonize” ettiği üzerine uzanan geniş bir akademik ve politik eleştiri zinciri vardı. 1990’lar Soğuk Savaş Türkiyesi’nin kirli tarihi de tokat gibi toplumun yüzüne vuruyordu. Merkez sağ partilerin basiretsizliğine karşı sol tarafta SHP ve DSP’deki (sonra yeni CHP) kafa karışıklığı… Kürt siyasal hareketinin SHP’den kopuşu, İslamcılığın belediyelerden başlayarak farklı ittifaklarla güçlü bir şekilde gelişi...

Mehmet Altan’ın 2’nci Cumhuriyet kavramı tam da bu eleştiriler ışığında Türkiye’yi yeniden tasarlamak teklifiydi. Gerçi Altan doktora tezinden beri üzerinde durduğu Türkiye’nin tarihsel geri kalmışlığını inceliyordu ve bir tarih tezi ile karşımıza çıkıyordu. Altan bir yönüyle Marksist unsurlar barındıran bir tarih okuması ile Türkiye’nin Osmanlı nizamının teşekkülünden 20’nci yüzyıla oluşturduğu kurumsal birikimin üretime, sermaye birikimine ve mülkiyet güvencesine dayalı bir kapitalizmin oluşmasına engel teşkil ettiğini söylüyordu. Bu kurumsal geri kalmışlığın ancak bir program içinde kurumsal yapıyı radikal bir şekilde yeniden tasarlayıp ülkeyi yeniden tesis ederek ortadan kaldırılabileceğini savunuyor, bu olası yeni tasarıma 2’nci Cumhuriyet ismini veriyordu. Altan aynı zamanda ekonomik ve siyasal liberalizm, üretim ekonomisi ve özgürlükler arasında organik bir rabıta olduğunu iddia ediyordu.  

Aslında sol ve Kemalist kesim tarafından Altan’ın tezi ne tartışıldı ne ciddiye alındı. Tam tersine küçümsendi, hatta bazı kesimler tarafından düşünsel olarak “kriminalize” edildi diyebilirim. İslamcı ve Kürt siyasal hareketi tarafından ise tezin sadece “Eski cumhuriyeti tasfiye edip, yenisini kuralım” tarafı öne çıktı. Altan’ın eleştirisi Kemalizm’in sonunun bir tür müjdecisi olarak görülüp, tezin ya da önerinin ayrıntıları içerikli bir tartışmaya yol açmadı.

Dedim ya, ben kendi adıma 2’nci Cumhuriyet tezini ciddiye alıyordum, ama doğru bulmuyordum. Benimkisi hem düşünsel hem de belki de biraz sezgisel bir reddedişti. Cumhuriyet’in kuruluşundaki radikallik karşısında, 90’ların “Cumhuriyet’i biz yeniden kuralım” seferberliği bana ne gerçekçi ne akılcı ne de tarihsel dinamiklerle uyumlu geliyordu. Ama yine de Mehmet Altan’ın tezinin ülkede doğru dürüst tartışılmamasından rahatsız olduğumu söyleyebilirim.   

1990’larda ben! 

Bu arada aslında o yıllarda Altan’ın önerisini dillendirdiği makale ve kitaplardan çok daha radikal kitaplar vardı. Mesela Fikret Başkaya’nın Paradigmanın İflası hiç de azımsanacak bir çalışma değildi. Hadi hatırladığım kadarı ile 90’ların başındaki okumalarımı paylaşayım. Aylar süren Yalçın Küçük tetkikleri; İsmail Beşikçi ile Doğan Ergun’u beraber devirişim. İlginç bir yol olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, Hilmi Ziya Ülken, Kemal Tahir, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Niyazi Berkes... sonra bu kadar şeyi toparlamak için Kurtuluş Kayalı okumaları. Bir dönem Hilmi Yavuz’a dadanmam. Arkasından virajı alıp yoğun Çağlar Keyder, Huricihan İslamoğlu, Korkut Boratav, Murat Belge, Fatmagül Berktay, Taha Parla, Levent Köker, Aykut Kansu (hocam olur), yan şeride geçip Cem Eroğul, şarampole yuvarlanıp Can Kozanoğlu ve zıplayıp Ulus Baker; beraberinde ODTÜ’den SBF’ye haftada bir Mümtaz Soysal’ın derslerine gitmem (Hoca’nın SBF’deki son yılını yakaladım). Tabii ki arada karşı yakaya geçip, bol bol Şerif Mardin... arkasından dopdolu bir Halil Berktay öğrenciliğim var. Takiben İlber Bey. Arada Ali Bulaç, Akif Emre. Ankara İlahiyat Fakültesi’nde Hüseyin Atay’ın seminerleri... (Türkiye dışından okuduğum ve o dönemde zihnimi şekillendiren düşünür ve yazarlar ayrı bir bahis konusu.) 

ODTÜ Uluslararası İlişkiler son sınıftayken 94 yılı sonu Cumhuriyet tarihiyle uğraşmayı bırakıp, Halil İnalcık’a intisap edip Osmanlı tarihçisi olmaya karar vermiştim. Daha sonra hızımı alamadım ve Montreal’deki McGill Üniversitesi’ndeki İslamî Araştırmalar Bölümü’nde İslam Hukuku çalışmaya gittim. 90’ların ikinci yarısında Cumhuriyet tartışmalarından kendimi iyice uzaklaştırmıştım. 28 Şubat sürecinde Türkiye’de değildim ve Montreal’de klasik Arapça ve fıkıh metinleri ile cebelleşiyordum. 98 yılı Harvard’da sevgili hocam Cemal Kafadar’ın yanında doktoraya başladım ve Balkanlar’dan Arap topraklarına Osmanlı İmparatorluğu’nun (ve ötesinin) 17 ve 18’inci yüzyıllardaki karmaşık ve çok renkli dünyasına bir daha çıkamamak üzere daldım.  

AKP yıllarının ilk döneminde ABD’de doktora öğrencisiydim. Türkiye’den kopmak mümkün değildi tabii ki ama dedim ya zihnim başka bir evrendeydi. Yine de takip ettiğim kadarıyla AKP dönemi bir yönüyle 1990’ların Cumhuriyet eleştirileri üzerine bina oluyordu. AKP’nin 90’ların eleştirileri ışığında Türkiye’nin kadim sorunlarının çözümü için bir şans olduğu fikri bazı çevrelerde iyice benimsenmişti. Ben kendimi o çevreye yakın görmedim. Ama AKP’ye karşı oluşan ve içinde TSK’nın da olduğu ittifaktan da uzak durdum. Osmanlı tarihinin derinlerine indikçe Cumhuriyet’in değeri konusunda fikirlerim daha da artıyordu aslında ama düşüncelerimin de her yönüyle net olduğunu iddia edemem. Ne diyelim, belki olan biteni uzaktan gözlemleme lüksüm vardı. Her konuda kanaat sahibi olmam da gerekmiyordu. Doktora sonrası Halil Hoca’nın Bilkent teklifine rağmen çoktan akademik kariyerime ABD’de devam etme kararı vermiştim. 

2000’li yıllara hazırlık semineri 

Şimdi bakınca şunu görüyorum: Aslında 1990’lar bir anlamda AKP dönemini hazırlayan 10 yıllık bir seminerdi. Bunu 90’lara bir eleştiri olarak söylemiyorum. “90’larda yanlış yapıldı, içinde yaşadığımız korkunç dönemin altyapısı o dönemde hazırlandı” gibi naif bir tavır içinde değilim. Hatta 90’ların entelektüel iklimini, karmaşıklığını ve çok boyutluluğunu olması gerektiği kadar ince göremeyen post-Kemalizm tartışmalarını bu yönüyle sorunlu buluyorum (Bu konu üzerine tabii ki ileride yazmazsam olmaz...) 90’lar gerekliydi. Kemalizm ve Cumhuriyet eleştirisi gerekliydi. Bu eleştirilere geniş bir skalada baktığımızda, soldan sağa çok geniş ve değerli bir repertuvar görüyoruz. Şüphesiz 90’lardaki tartışmaların daha verimli olması, tarihsel analizlerin daha derinlikli yapılması, ortaya atılan fikirlerin o dönemin sert güncel siyasi ikliminin gölgesi altında kalmaması daha iyi olurdu. Bilmiyorum yanılıyor muyum?

Geçen hafta sevgili Nesrin Nas ve Mehmet Altan’ın Mum Işığı programına konuk oldum. Skype üzerinden de olsa Mehmet Altan ile ilk defa yüz yüze sohbetimizi yaptık. Bir ara iktisat tarihi konuştuk. Mehmet Altan’ın Türkiye ve Batı’nın tarihsel süreçleri arasında bir kontrast vurgusuna karşı, ben böyle bir kontrastın titiz analizler yapıldığı zaman görülmediğini ifade ettim. Demek ki, meselelere hala Mehmet Altan’dan farklı bakıyorum! Ama Mehmet Altan’ın yüksek enerjisinden ve entelektüel iştahından çok etkilendiğimi söylemeliyim. Ve tabii çok nazik ve içten bir insan olduğu belli. Bu tanışmadan çok mutlu oldum. 

Yeniden kuruluş bir zorunluluk 

Aslında başka bir noktayı vurgulamak istiyorum: 2022 yazındayız ve Türkiye çok önemli bir seçime gidiyor. Özellikle son 10 yılda yaşadığımız büyük bir sosyal, siyasal ve ekonomik buhrana dönüşen bu fırtınalı sürecin sorumluluğunun hangi döneme, hangi kurumlara, kime ait olduğu sorusu bir yana, 2023 yılından sonra, seçim sonucu nasıl olursa olsun (yani çok ihtimal vermiyorum ama AKP ve Erdoğan kazansa dahi), Türkiye’yi adeta yeniden kurmak gerekecek. İtiraf edelim, siyasal ve toplumsal depremlerin yaşandığı 1990’lar ve daha sonra AKP’li 2000’li yıllarda eski Türkiye tasfiye oldu. Sadece kurumsal yapısı altüst olmadı, ülkenin kolektif varoluş şekli değişti. Toplumun önemli bir kısmının hafızası sıfırlandı ve yeniden kurgulandı. 

2023 sonrasında muhalefet seçimi kazansa bile bir restorasyon yani eski cumhuriyeti ihya etme imkanının olduğunu, toplumda da böyle bir istek bulunduğunu düşünmüyorum. Önümüzdeki dönemde cesaretimizi toplayıp, yüz yıllık serüvenimizi güçlü bir tarihsel analize tabi tutup, Türkiye’nin tüm birikimini seferber ederek cumhuriyeti, anayasal çerçeveyi, kamu düzenini, ekonomik sistemi... hemen her şeyi yeniden tasarlayıp, kurmak zorundayız. Tabii bu aynı zamanda eski sorunların çözülmesi, tarihsel mağduriyetlerin giderilmesi ve toplumsal barışı tesis etmek için bir imkân veriyor. Önümüzdeki süreçte ne yapacak isek bir restorasyon olasılığının olmadığının farkında olarak yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu düşünceler beni Mehmet Altan’ın 1990’lı yıllarda söylediklerine mi yaklaştırıyor? Bilmiyorum. Sanmıyorum. Buna Mehmet Hoca ile yeniden konuşunca karar veririz. Ama her halükârda Altan’ın 1990’lardaki teklifini 1990’ların hikayesi içinde yeniden bir bağlama oturtmamız, bir yandan da yeniden kuruluş meselesini düşünmemiz gerekiyor, öyle değil mi? Yeniden kuruluş artık bir tercih değil sanki, bir zorunluluk. 

Şehir ve gökyüzü arasındaki rabıta bizi hangi renge bağlar?