22 Mayıs 2024, Çarşamba Gazete Oksijen
05.04.2024 04:30

Yeni bir başlangıç: Açılan kapı ve riskler

Türkiye Erdoğan yorgunu. Evet, Erdoğan’ın hala büyük bir kitlesi var, ama bu kitle her geçen gün küçülüyor ve taşraya sıkışmaya başlıyor. Bu küçülme, tabii ki Erdoğan’ın Türkiye’yi sürüklediği yoksullaşma ve ekonomik buhranla ilgili olduğu kadar onun artık bir siyasi gelecek tasarımı sunamamasıyla da ilgili


31 Mart’ta tarihi bir kırılma yaşadık. Önümüzde yepyeni bir dönem var. Demokrasinin bu topraklarda yeniden yeşerme imkanlarıyla dolu ama aynı zamanda zor ve sert bir dönem bizi bekliyor.

22 yıllık AKP iktidarı ikinci parti olurken CHP büyük bir seçim zaferi elde etti. 2019 seçimlerinde CHP ittifak ile girmiş, 21 il belediyesi kazanmıştı. İttifaksız girilen 2024 seçimlerinde CHP 31 il belediyesi kazandı. Türkiye nüfusunun yüzde altmıştan fazlası CHP’li belediyelerin yönettiği şehirlerde yaşıyor olacak. Türkiye ekonomisinin yüzde sekseni CHP’li belediyelerin yönettiği bölgelerde dağılmış durumda.

Gelecek ve geçmiş arasına sıkışmaya ne gerek var?

Aynı zamanda CHP Türkiye genelinde yüzde 37’lik bir oy ile birinci parti oldu. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Antalya, Mersin, Balıkesir, Amasya, Adıyaman, Giresun, Uşak, Denizli... Tarihi bir başarı bu. 

AKP 2002 seçimlerindeki oy oranına geriledi. Büyük şehirlerin hemen hepsini kaybetti. Tarihinde ilk defa ikinci parti oldu. Erdoğan bütün gücüyle asıldığı İstanbul’u Ekrem İmamoğlu’na karşı üçüncü kez, evet üçüncü kez kaybetti. Erdoğan’ın kaleleri düştü. Beyoğlu, Üsküdar, Eyüp... Anadolu’da AKP Trabzon merkezi, Gaziantep merkez ilçesi Şehitkamil’i, Batman’ın güzelim Hasankeyf’ini... Bunun gibi birçok önemli ilçeyi CHP’ye kaptırdı.

Daha neler oldu. Teker teker hatırlayalım:

Yeniden Refah Partisi yüzde 6’yı aşan oy ile Türkiye’de üçüncü parti oldu. Şanlıurfa ve Yozgat’ı kazandı. Önemli bir başarı bu.

Kürt illerinde otobüslerle “seçmen” taşınmasına ve sandığa gitme oranında ciddi düşüşe rağmen DEM Parti gücünü korudu. Buna mukabil Batı illerinde Kürt seçmen CHP’ye yöneldi.

MHP oy kaybetmesine rağmen ilginç belediyeler kazandı: Kırklareli, Erzincan, Tokat, Kars, Gümüşhane... MHP bu seçimde ülke siyasetine hemen hemen hiç bulaşmadı. Yerelde iyi çalıştıkları muhakkak. 

Erdoğan’ın ve AKP’nin yenilgisini nasıl yorumlamak gerekiyor?

Özü başına seçime giren Meral Akşener ve İYİ Parti hezimete uğradı. Millet İttifakı’nın CHP dışındaki partilerinin oy oranı yüzde beşe indi. Zafer Partisi’nin oyu yarı yarıya azaldı. TİP küçüldü. HüdaPar minyatürleşti.

Yerel seçimlerde iddialı olmayan adayların partilerinin başarı şansı düşük. Birçok ilde muhalefet CHP’de ve DEM Parti’de toplandı. Bu genel seçim olsaydı küçük partiler belki biraz daha varlık gösterebilirdi.

Bugün Türkiye siyaseti CHP-AKP denklemine oturmuş durumda. CHP-AKP denkleminin dışında, YRP ve MHP sağda, DEM Parti solda konumlandı.

AKP’nin ve Erdoğan’ın yaşadığı yenilgiyi nasıl yorumlamalıyız? Aslında AKP ve Erdoğan 2023 Mayıs seçimlerinde kaybetmeliydi. Farklı nedenlerden dolayı bu gerçekleşmedi. (Bu nedenleri çok tartıştık).

Türkiye Erdoğan yorgunu. Evet, Erdoğan’ın hala büyük bir kitlesi var, ama bu kitle her geçen gün küçülüyor ve taşraya sıkışmaya başlıyor. Bu küçülme, tabii ki Erdoğan’ın Türkiye’yi sürüklediği yoksullaşma ve ekonomik buhranla ilgili olduğu kadar onun artık bir siyasi gelecek tasarımı sunamamasıyla da ilgili.

Erdoğan Türkiye’ye çatışmacı (hatta belki imkân olsa yayılmacı) bir güvenlik rejimi kurma projesinden başka bir şey önermiyor. Bu projeyi sadece kaba bir İslami retorik ve tekno-milliyetçilikle süslüyor.

Erdoğanizm’in sonu bir yönüyle demografik bir zorunluluk zira bir gelecek tasarımı olmayan bu siyaset, genç ve üretici kuşaklar için sadece kurtulunması gereken bir yük.

2023’te belli ki kerhen AKP’ye oy vermiş seçmenlerinden ciddi bir oran sandığa gitmedi. Oy kullanmamak da siyasal bir tavır olarak düşünülebilir. Ama aynı zamanda büyük şehirlerde önemli bir AKP seçmeninin muhalefetin taşıyıcı partisi olan CHP’ye yönelebileceği ortaya çıktı.

Lakin Erdoğanizm bir siyasal hareketten ya da parti ve liderden ibaret değil. Erdoğanizm konvansiyonel siyasetin çok ötesinde çok katmanlı bir rejim.

Peki ya rejim?

Bu sayfayı takip edenler, Erdoğan rejimi konusunda birçok farklı analiz denemesi yaptığımı hatırlayacaklar. Bu analizlerden damıttığım ana fikir şu: Devletin içinde, iş dünyasında, yeraltı evreninde ve uluslararası arenada farklı ortakları olan bu rejim demokratik sistemi tamamen rafa kaldırmadan, onu farklı formel veya enformel, biçimsel olarak hukuki veya açıkça gayrihukuki mekanizmalarla kontrol ve manipüle ederek, kendini devam ettiren bir güç hiyerarşisi. Rejim bileşenleri arasında bugün maalesef artık ülkenin ortak bir kurumu olmaktan ziyade Erdoğan’ın bir siyaset aparatı haline gelmiş güvenlik ve istihbarat kadroları da var. 

Erdoğan rejimi aynı zamanda kaynakları kendi ortaklarına dağıtan bir bölüşüm aygıtı. Kimisi bu yeniden dağıtım mekanizmaları içinde çıkar ya da suç ortaklığa ile rejime bağlanmış durumda. Kimisi ise başka amaç ve motivasyonlarla rejimi destekliyor. Bazısı bu rejim içinde İslamcı-milliyetçi ideolojik bir hat buluyor. Diğerleri ise sadece güvenlik öncelikleri, özellikle uluslararasılaşmış Kürt meselesi ile ilgili pozisyonlarından ötürü bu ortaklığı kabullenmiş durumda.

Dikkat ederseniz AKP/Erdoğan iktidarı ya da Cumhur İttifakı ile rejimi biraz ayırıyorum. Söylediğim gibi, rejim çok katmanlı ve çok ortaklı, amorf bir yapı. Siyasal iktidar ise bazen bu rejim içinde neredeyse aparata dönüşen, bazen ondan özerkleşip konvansiyonel siyasal alanda iş yapan siyasal parti, söylem ve kadrolardan oluşuyor. 

Mesele şu: Evet, bir seçim oldu ve AKP/Erdoğan/Cumhur İttifakı büyük bir yenilgi aldı. O zaman rejim buna nasıl tepki verecek? Demokratik kurallara göre, mesela genel seçimde bir iktidar değişimini rejim bileşenleri içlerine sindirebilecekler mi?

Rejimin topluca bu durumu kabul edeceğini sanmıyoruz, öyle değil mi? Peki ne yapacaklar? Çok muhtemelen ellerindeki farklı mekanizmaları ve yöntemleri zorlayarak muhalefetin zaferini boğmak isteyecekler. Bunun birçok yolu var. Mesela CHP (özellikle Ekrem İmamoğlu) ve Kürtler arasında yakınlaşmayı bloke etmeye çalışacaklar. Ya da CHP’nin üç merkezli (İmamoğlu, Genel Merkez ve Mansur Yavaş) yapısıyla oynayıp, CHP’de bir iç çekişme yaratacaklar.

Bunlar hemen akla gelen taktikler. Ama rejimin elinde çok daha etkili imkanlar var. Beştepe’de Kürt illerinde yoğunlaşan yeni bir çatışma ortamının iktidarın ve rejimin erozyonunu engelleyebileceğini düşünenlerin harıl harıl çalışmakta olduğuna eminim. Hatta... neyse!

CHP’nin önündeki fırsat

O zaman yıllar sonra birinci parti olmuş CHP’nin sadece iktidarla değil, rejimle de mücadele ettiğinin farkında olmasında büyük yarar var. Konvansiyonel demokratik siyasetin rejimle mücadele de ne kadar işe yarayacağını düşünmek gerekiyor.

CHP artık cesaretle yeni bir Türkiye tasarımını çalışmaya başlamalı. Bu sadece parlamenter sisteme geçiş gibi standart çözüm önerileri ile sınırlı olmamalı. CHP kadroları Türkiye’nin sosyal dokusunu, kurumlarındaki zafiyeti, tarihsel dönüşümünü, iç çelişkilerini, toplumsal yaralarını ve çatışmalarını, bu kaygan küresel siyaset içinde jeopolitik konumunu ciddiyetle yeniden, ezber varsayım ve şablonların dışına çıkarak yeni ve taze bakış açılarıyla masaya yatırmalı.

Yerel iktidarı elde eden CHP demokratik uyanışı, gelişme, refah ve sürdürülebilirlik ile birleştirerek, yerelden kurma ve bunu topluma benimsetmenin yollarını derinlemesine çalışmalı.

CHP toplumsal kesimlerle çok güçlü bağlar kurmalı. Ama bunu yaparken dar parti siyasetinin sınırlarında kalmamalı. Unutmayalım, Türkiye’de de dünyada da parti siyaseti bir kriz yaşıyor. Özellikle büyük partilerin daha elastik ve akrobatik olmaları gerekiyor. CHP’nin dikey ilişkilerle (parti hiyerarşisi ve disiplini, ideolojik çerçeve...) yatak ilişkilerini (yerelde toplumsal kesimler ile kurulan ittifaklar, ortaklıklar, geçici ya da stratejik siyasal birliktelikler) uyumlaştırmaya ya da koordine etmeye çaba sarf etmesi gerekiyor.

Aynı zamanda dar bir genel merkezcilik yerine, gücün yerele dağıldığı ve genişlediği çok katmanlı bir birliktelik modelini çalışmalı.

CHP’nin entelektüel kadroları bu rejimin anatomisini iyice anlamalı. Türkiye’yi benzer rejimlerle karşılaştırmalı. Türkiye’de demokratik siyasete dönüş için seçimlerde başarı kazanmanın yetmeyeceğini iyice kavramalı.

Küresel ilişkilerini sağlamlaştırmalı. Bu zafer küresel ölçekte çok önemli. Bunun önemini dünyaya anlatabilmeli. Hatta belki de dünyada otoriter rejimlere karşı yükselen tepkinin liderliğine kendini hazırlamalı.

Büyük risk: Kürt sorunu

Önümüzdeki dönemde Türkiye üç aksta yoğunluk yaşayacak. Birincisi iktisadi buhran ve yoksulluk. İktidarın bu konuda kısa vadede yapacağı pek bir şey yok. Eldeki Şimşek programı yerine sol ya da sağ popülist bir program imkânı ufukta gözükmüyor. Erdoğan için tam bir çıkmaz. Belki tek umudu Trump’ın iktidarı ve Körfez sermayesi.

İkincisi mecliste anayasa değişikliği tartışmaları. Burada çok şaşırtıcı gelişmeler olabilir.

Üçüncü ve en önemlisi, Kürt sorunu. Seçimden önce Erdoğan Kürt sorunu konusunda önünde bir alan olduğunu düşünüyordu. Hem barış sürecine dönme söylentileri yayıldı. Hem Kuzey Irak’a askerî harekât için girişimlere hız verildi.

Seçimden hemen sonra Van’da seçimi açık ara kazanmış DEM Partili belediye başkanı yerine mazbatayı ondan çok gerilerde oy almış AKP adayına verme girişimi Kürt illerinde büyük bir tepkiye yol açtı. Gerçi YSK bu ‘hatayı’ düzeltti ama bu girişimin seçim sonrası bir ‘saha yoklaması’ olduğunu da söyleyebiliriz sanırım. Rejim içinde Kürtlerle diyalog arayışı içindeki bazı çevrelerin de devreye girmiş olabileceğini düşünebiliriz. Nereden baksanız tuhaf bir olay.

Umuda doğru

Bütün bu risklere rağmen, 31 Mart’ta Türkiye’nin önü açıldı. Türkiye’nin demokratik birikimi, toplumsal tepkilerin sahiciliği ve insanların hala bu ülkenin eşit hissedarı oldukları inancı bizi güzel bir geleceğe taşıyacak. Buna eminim.