Seyrettiğimiz şey hiçbir zaman yalnızca önümüzde oynanan maç değildir. Bildiklerimizin, beklediklerimizin, sevdiklerimizin ve korktuklarımızın içinden geçerek bize ulaşır. Yani bizim görme biçimimizde kırılır her şey. Neye nasıl bakıyorsak onu görürüz. Bazılarına Norveç ve İsviçre mazlum görünür. Arjantin-İngiltere yarı finalini isteyen ise perspektifini değiştirir.
Bunu benden duymanızı istemezdim. Ama Dünya Kupası’nın romantizm bölümü bitti. Kimin daha güzel bir hikâye yazdığıyla ilgilenmiyoruz artık. Norveç’in kamu fonuna aktarılan petrol gelirleri bu aşamada bir ilham kaynağı değil (zengin, mutlu, sakin ülke). İngiltere’nin sömürge tarihinde Vikinglerin ya da İrlanda’nın yerine bakmayacağız (İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nın 105. yılıymış. Maçı koparıp alan Bellingham’ın memleketi yani. Ve hatta Kane, Gordon ve Rice’ın da). Tutuk görünen Harry Kane’i Trump’la oynadığı golf maçı mı etkiledi diye esprilere gerek yok (13. çukurda kaybetmiş). İsviçre’de Murat Yakın’ın annesiyle özel ilişkisi de demode artık (Maalesef Emine Hanım 2023’te vefat etti. İzleyemiyor artık oğlunu)… Geçiyoruz bunları!
Evet, hepsi geride kaldı. Norveç’in teknik direktörü Solbakken'in kalp sorunuyla da İngiltere’ye turnuva öncesi sıcağa alışma kampı yaptıran Tuchel’in obsesifliğiyle de ilgilenmeyeceğiz. Messi’nin şampiyonların kahvaltısına, Xhaka’nın Arnavut kökenlerine veda ediyoruz. Oyuna bakma zamanı geldi. Artık maç maç belirlenecek her şey. Gerisi lafügüzaf. O yüzden bu bir içler dışlar çarpımı yazısı. Yarı finalin iki ayağına birden bakacağız. İngiltere-Norveç, Arjantin-İsviçre. Tekmili birden.
Ama bakmak başka görmek başka. O yüzden bu yazının elinden tutacak bir kılavuz var: John Berger ve onun eşsiz eseri Görme Biçimleri.
(Gerçi insan İngilizlerin kablo yardımıyla attığı ‘Cable of God’ golünü görünce fazla mı zorluyoruz diye düşünüyor. FIFA gördüğümüze bile bakmamızı telkin ediyor çünkü.)

“Görme konuşmadan önce gelir”
Futbolda da geçerli bir tespit bu. Önce gözümüze gelir her şey. İzler ve hissederiz. Sonra dilimiz başlar yorumlamaya. Kontrol, kaos, geçiş oyunları, set oyununda gedik bulma, hat kıran pas, gol beklentisi… Cesaret, korkaklık, kalite, yetenek, şans... Norveç bu sebepten elenirken bile takdir görür. İsviçre o yüzden sevimsiz.
Oysa seyrettiğimiz şey hiçbir zaman yalnızca önümüzde oynanan maç değildir. Bildiklerimizin, beklediklerimizin, sevdiklerimizin ve korktuklarımızın içinden geçerek bize ulaşır. Yani bizim görme biçimimizde kırılır her şey. Neye nasıl bakıyorsak onu görürüz. Bazılarına Norveç ve İsviçre mazlum görünür. Arjantin-İngiltere yarı finalini isteyen ise perspektifini değiştirir.
Arjantin ve İngiltere topa, hücum hacmine, rakip ceza alanında kalış süresine bakar. İsviçre ve Norveç ise boşluğa, geçiş anına ve yüksek kaliteli bitiriş fırsatına. Maçların ilk yarım saatleri ve son bölümleri o yüzden pek renk vermez. Siz görme biçiminizi oturtun diyedir bu.

"Her imgede bir görme biçimi yatar"
Her maç görüntüsü bir seçimdir. Kamera topu değil yüzü gösterdiğinde, oyundan insana geçeriz. Messi’nin eli belinde duran görüntüsü, Xhaka’nın uzakları gösteren parmağından daha kolay hatırlanır. Çünkü her imgede yalnızca görünen şey değil, bize neyi görmemiz gerektiğini söyleyen bir bakış da vardır. Bellingham’ın son düdükle gülümseyişi bir imge değil, bir bakış o yüzden. Arjantin’in uzatmalarda giderek artan mecalsizliği de öyle.
Bir adım ötesi de var. Yine Berger’den söz çalarsak, “tek bir nesneye değil, nesnelerle aramızdaki ilişkilere” de bakarız. Maçların yönetmenleri bize Kane ile Haaland’ı, Messi ile Xhaka’yı yan yana koyarak gösterdiler hep. Sinema sanatında kurgunun babası olan Sovyet sinemacı Kuleshov'a selam çaktılar adeta. Oysa futbol bir yandan da tek tek nesnelerin değil, ilişkilerin sanatıdır. Haaland’ın koşusu, ona bakmadan verilen pasla; Kane’in boşalttığı alan, oraya giren Bellingham’la anlam kazanır. Tek bir futbolcuya bakarsanız yıldızı görürsünüz. Aralarındaki ilişkiye bakarsanız oyunu. Dün oyunların dengesi bu yüzden kolay kolay bozulmadı. Çünkü tüm takımlar en çok bunu çalışmıştı. Yani bağlantıları… Messi’yi bu kadar etkisiz görmenin bir nedeni vardı yani.

“Perspektif bir tek gözü dünyanın merkezi yapar”
Einstein'ın genel görelilik yasası, kütle çekiminin görünmez bir kuvvet değil, uzay ve zamanın ağır cisimler tarafından bükülmesi olduğunu açıklar. Arjantin de sahaya on bir kişiyle çıkıyor ama bizim gözümüz tek bir merkez arıyor. Paslar ona doğru gitmese bile anlam ona doğru gidiyor, top ona doğru bükülüyor. Bir takımın bütün hareketlerini tek bir futbolcunun hikâyesine bağlamaya alıştık. Perspektifin kaçış noktası gibi: Sahadaki bütün çizgiler sonunda Messi’de birleşiyor. Aynısını Haaland’da da görmedik mi?
İngiltere ve İsviçre’yi bunun karşısına “merkezsiz görüntü” olarak koyabiliriz. İsviçre’nin işi yalnızca Messi’yi durdurmak değil, görüntünün merkezini dağıtmak. Maçı tek bir gözün, kahramanın, kaderin çevresinde dönmeyen bir şeye çevirmek. Arjantin bize portre sunuyor, İsviçre manzara resmi yapmak istiyor. İngiltere ise hepsini. O yüzden gecenin en çok tebrik edilmesi gereken tarafı oldular.
“İmgenin anlamı yanında ya da arkasındakine göre değişir”
Aynı Messi yürüyüşü, aynı Kane tavrı, Arjantin/İngiltere kazandığı için bilgelik sayılıyor ama elenmiş olsalar yaşlılık olarak okunacaktı. Messi’ye ‘olmayacağı belliydi’ denecek, Kane için de ‘hep kaybeden’ kimliği öne çıkacaktı. Aynı İsviçre savunması ya da Norveç kontratağı da mesela tur getirebilseydi disiplin olacaktı, gol yiyince fazla geriye yaslanma sayıldı. Görüntü değişmeyecek, hemen arkasından gelen şey onun anlamını değiştirecek.

“Görüntünün sahibi kim?”
İngiltere ve Arjantin hikâyenin özneleri. Norveç ile İsviçre ise çoğu anlatıda onların başına gelen şeyler. Biri İngiltere’nin yarı final yolundaki engel, öteki Messi’nin son Dünya Kupası serüvenindeki ara durak. John Berger’in sorusu burada futbola tercüme edilebilir: Bu görüntünün merkezini kim belirliyor? Ve hangi amaçla? Biraz da buna bakmak lazım. Kabloya çarpan topa, ‘mistaken identity’ kartına tekrar dönmeyeceğiz belli ki. Oyunun ‘yanlış kimliği’ biraz da bu işte!
Yarı finallerin güzelliği bu olacak. Merkezi belirleyecek çok güç var artık sahada.
Belki de başta haksızlık ettik. Romantizm bu kapıdan çıkıyor ama gördüğünüz gibi arka kapıdan giriyor. Tuchel’in maç sonu yayıncı Fox’un muhabiriyle tartışmasına bakın anlarsınız. Duygular hala belirleyici bu oyunda. Ve romantizm bir yerlerden sızıyor. Kalıyor bir formada ya da bir kurtarışta, bir kitapta ya da bir masal perisinde, bir gece yarısında ya da bir kale arkasında ve bir gazete sayfasında…
Biçim değiştiriyor yani. Aynı sahaya, aynı topa, aynı doksan dakikaya bakıp aynı şeyi görmüyoruz ya. Bu maçlar da öyle oynanıyor ve yorumlanıyor işte.
Görünen o ki çeyrek finaller bitti.
Emin miyiz? Yıllarca anlatmayacak mıyız bu maçları?
Ne diyor Ezginin Günlüğü: “Aşk hiç biter mi?”