25 Eylül 2022, Pazar
13.08.2021 04:30

Gidişat ve siyasetin fırsatı

Geçmişin intikamını almak yerine geleceğe yürüyebilmek, geleceği hep beraber kurabilmek için siyasi kültürü değiştirmek ve siyasetin itibarını inşa etmek gerek

Bahar aylarında aşının yaygınlaşmaya başlamasıyla umutlanmıştık. Pandeminin, ekonomik buhranın ve yönetim krizinin ürettiği tüm ekonomik, siyasi, sosyal sorunlara karşın toplum normale dönmek konusunda heveskar ve telaşlıydı. Pandemi sürecinin ürettiği biricik fayda hayata özen ve dayanışma duygularının kabarmasıydı hatta.  Fakat bu heves çabuk söndü. Pandemin seyri yeni bir zirveye dönerken hiçbir bilimsel temeli olmayan ekonomi politikalarıyla enflasyon ve işsizlik patladı. Ardından orman yangınları hem yönetim mekanizmasının ne denli acz içinde olduğunu hem de ülkenin siyasi aktörleri ve okumuş yazmışlarının ne denli kutuplaştığını bir kez daha gösterdi.  Merkeziyetçiliğe ve keyfiliğe dayanan yönetim mekanizmasının hiçbir sorunu, krizi yönetemediğini gördük. Merkezi yönetimin ilgi alanında iklim değişikliği, ürettiği çevre sorunları, kuraklık, kirlilik, kaynakların ve tarımsal üretimin azalması gibi yaşamsal hiçbir konuda ne bilgi ne hazırlık ne tedbir ne de ilgi var. İktidar muhalefetle inatlaştığını sanıyor ama hala ovaları, vadileri, dağları, doğayı katlederek aslında yerküreyle ve toplumla inatlaşıyor, farkında değil. İktidarda hâkim anlayış her felaketi, yerel veya küresel her meseleyi iktidarını sürdürmek üzerinden değerlendirmek. Bu bakışla da felaketi, sorunu yönetmekten önce sorunun kaynağı, nedeni, boyutu, dinamikleri konusunda toplumsal algıyı manipüle etmeye yöneliyor. Sorun şu ki yalnızca toplumun hakikatle ilişkisi bozulmuyor, iktidar da kendi oluşturduğu algıya kendi de inanarak hakikatten uzaklaşıyor.  İki yıldır Avustralya’da, Amazon’da, Sibirya’da, Amerika’da orman yangınlarının boyutları, nedenleri, sonuçları görüldü. Yakın zamanda İzmir’de bir yangın felaketi yaşandı. Bırakın uzun vadeli planlamaları, bahar aylarında bile iktidar ve bürokrasi olası yangınlarda ne yapacağı üzerine düşünseydi bu kadar hazırlıksız yakalanılmazdı. 

Partizanlığın sonucu

Bu da iktidarın temel zihni hatasının yanı sıra başka bir sorunu gösteriyor. Bu yönetim sistemiyle bürokratik mekanizmalar tümüyle felç olmuş durumda. Partizanlık ve keyfilikle oluşturulmuş karar verici pozisyonlardaki kadrolarda ne sorunları kavrama ne de yönetme kapasitesi kalmış. Üstelik iktidar partizanlığı o denli karakteri haline getirmiş ki yangın sırasında bile yerel yönetimlerle, sivil toplumla iş birliğini kendinden olanlar ve olmayanlar üzerinden kurgulamaktan kaçınmadı. Üstelik aynı zaman aralığında Rize ve Başkale’de seller yaşandı, Konya’da bir ailenin tüm fertleri katledildi, Afgan göçü hızlandı, kadın cinayetleri ve iş kazaları ile ölümler hız kesmedi. Yine aynı üç hafta içinde adrese teslim ihaleler de bir suç örgütü liderinin iktidarın bazı isimlerinin yolsuzluk ve usulsüzlüklerindeki fütursuzluğu ve büyüklüğü itirafları da devam etti. 

Toplum çaresiz, umutsuz

Dünya ile ve gelen çağla açığı nasıl kapatacağımızı, küresel ara buzul dönemde neler yapmamız gerektiğini konuşmamız gerekirken ağır bir siyasi kutuplaşmanın etkisi altındayız. Farklılaşan ihtiyaç ve talepler karşısında giderek uzlaşma kabiliyetini yitiren siyasi aktörlerin ağız dalaşlarını dinliyoruz. Yangınlar etrafında geleneksel medyanın da sosyal medyanın da ne denli hakikatle ilişkisinin bozuk olduğunu görüyoruz. Yangınlardan daha çok geleneksel ve sosyal medyada yazılanlar, söylenenler bile kendi başına yalnızca hakikatle ilişkimizi bozmadı aynı zamanda bir kesimde çaresizliğin, umutsuzluğun artmasına neden oldu. Bir bakıma hissizleşiyoruz.  Toplum, kendi geleceğini nasıl kuracağı sorusuna cevap bile arayamıyor bu manzara yüzünden. Gündelik geçim ve işsizlik derdi yanı sıra her gün yeniden üretilen kutuplaşma dili toplumu gündelik hayatın dertlerine ve kimliklerine sıkıştırdı.  Toplum uzun süreden beri hızlanarak ilerleyen dönüşüm sürecini ortak bir ütopyadan yoksun, toplumun tamamını kapsayan değerler sistemini oluşturamadan geçirdi. Bu ortak ufuktan uzaklaşma halinin sonuçları yakıcı oldu. Siyasi rekabet, birbirini alt etme çabası, kimliklerini diğerlerine baskın kılma siyaseti ve yalnızca seçimler kendi başına “demokrasi” zannedildi. Muasır medeniyete erişme ve müreffeh bir toplum yaratma ülküsü, tekleşmeyle bir tutuldu; farklı görüşlerin sentezinden toplum yararına bir ortak ütopya damıtılamadı; nihayetinde kalkınma ve toplumsal dönüşüm toplumsal belleğe birbirine tezat iki vakıa olarak yerleşti.  Bu topraklarda siyaset de demokrasi de seçimlerden ve partilerin varlığından ibaret. Çoğunlukla toplumun demokrasi kültürü eksikliğinden, çatışmacı kültürün varlığından söz edilir. Ama bu toplumdaki sorunlu alanlardan, hatta geleceğin anahtarını içinde barındıran en önemli eşiklerden biri siyasi alanı düzenleyen yasal kurallar ile siyaset tarzına dair kalıplaşmış zihin haritaları ve deneyimlerdir.  Bizdeki hâkim siyaset tarzı müzakere değil, münakaşa ve münazara ile çalışıyor. Siyasetçilerin çoğu anlık kazanımların verdiği anlık hazların peşinde. Hatta çoğu kez kazanımın değil, o geçici zaferin verdiği şehvet ve hazla yetiniyorlar. Siyaset zeminindeki bu çarpık alışkanlık kavramların içini boşaltıyor. Toplumun gözünde siyaset algısını negatifleştiriyor.  Siyaset, medya ve genel kamuoyu tüm siyasi meselelerde bir yöntem yanlışlığı içinde. Müzakere konusundaki isteksizlik ve yeteneksizlik, her sorun etrafında bir münazara ya da münakaşa sahnesi kurulmasına neden oluyor.  Münazarada da münakaşada da akıl ve fikir değil, dil ve güç yarışır. İstenen öğrenmek, anlamak, uzlaşmak değil, karşı tarafı yenmektir. Savunulan fikre inanmak gerekmez, çünkü amaç pozisyonu ve o pozisyonun çıkarlarını kollamaktır. İzleyenler, bilgiyi ve fikri değil, kör inanç amigoluğunu takdir eder. 

Şimdi müzakere zamanı

Siyasetin, siyaset yapmanın ilk adımı müzakere edebilmek. Müzakere aldım-verdim pazarlığı değildir. Karşı tarafın ihtiyaçlarını, zihni ve duygusal pozisyonlarını, yüklerini, çıkmazlarını anlama çabasıdır.  Ancak bu noktadan başlarsak uzlaşabiliriz. Kendi fikrimizi öbür tarafa dayatarak değil, yeni bir üçüncü fikre ulaşmaya razı olarak başlarsak başarabiliriz. Uzlaşma için de yeni bir dil ve zaman algısı gerekli. Dünü değil yarını konuşmaya başlamalı, yeni bir dil üretmeliyiz. Ülkenin gidişatını değiştireceksek, keyfiliğe, partizanlığa ve merkeziyetçiliğe dayalı bu gidişatın açacağı yeni sorunlardan kurtulacaksak bunun yolu siyasetten, siyasi kültürü değiştirmekten geçiyor.  Daha da önemlisi önce siyasetin itibarını yükseltmekten, inşa etmekten, siyaset marifetiyle bu gidişatı değiştirmekten başka bir yolun olmadığını anlamaktan geçiyor.   Bizim sorunumuz tam bu noktada başlıyor. Bu ülkenin siyasetçilerinin, sivil toplum aktörlerinin, aydınlarının ve kanaat önderlerinin önemli bir kısmı birbirine ve giderek topluma güvensiz. Siyasetçiler sivil toplumculara, aydınlara güvenmiyor, sivil toplumcular, aydınlar da siyasetçilere...  Geleceğin en büyük özelliği belirsizlik. Daha doğrusu bilinmezlik, önceden kestirilemezlik. Çünkü hayat eskisinden daha karmaşık. Milyonlarca tekil karar ve eylem, herkesi ve tüm hayatı etkileyebilme potansiyeline sahip. Bu karmaşıklık ve bilinemezlik kimilerinde endişe ve korku üretiyor, kimilerinde ise maceraperestlik. Öte yandan, dünya müthiş bir yeniden küresel bölüşüm ve güç kavgası yaşarken aynı zamanda gelen çağın kurumları, kuralları, politikaları tartışılıyor. Türkiye tüm bu gerilimlerin, yeninin arayışının da sahnesi ve öznesi. Ama derinleşen kutuplaşma, toplumu ve bireyleri içine hapseden bir siyasi zemine dönüşüyor; aklımızı ve ruhumuzu rehin alıyor; sorunlarımızın küresel boyutları ıskalanıyor. Umutlarımız, korkularımız, beklentilerimiz, algılarımız ve tüm duygularımız bu psikolojiyle şekilleniyor ve şekillendiriliyor. Giderek çaresizlik, sıkışmışlık hissizleşmeye dönüşüyor. Halbuki orman yangınları ülkenin sivil toplum enerjisi ve bilgi kapasitesini, dayanışma duygusundaki gücü gösterdi. Şimdi yeni bir ortak umut, heyecan, başarı hikayesi inşa etme zamanı. Toplumda var olan değişim ve umut talebine cevap üretilemezse hissizleşme devam edecek. Hiçbir toplumsal kesim eşitsiz, adaletsiz, özgürlüksüz, katılım yolları kapalı, eğitimsiz, işsiz, sosyal güvenliksiz, sağlıksız bu hayatın aynen sürmesini istemiyor. Bireyler nasıl bir anayasa ya da eğitim düzeni istediklerine dair bir ad koymayabilirler. Ama mevcut kural ve koşullarla hayatın sürdürülemeyeceğinin gayet farkındalar. Değişim talebi karşılanmadıkça, toplumdaki hayal kırıklığı birikiyor ve öfkeye dönüşüyor. Herkes kendi bildiğince, aklı erdiğince, siyasi bilinci ve ideolojisiyle tanımlayabildiğince, kendinden olmayan birilerini değişimin önündeki engel olarak görüyor ve ötekileştiriyor. Kimi zaman ayrımcılık ve nefret söylemi kimi zaman korkulardan beslenen feryat ya da siniklik ruhumuzu esir alıyor. Onca gerilime, manipülasyona, provokasyona rağmen toplumda hâlâ çok güçlü bir ortak yaşama iradesi var. Ortak umutlar ve beklentiler mevcut siyasi psikolojiyi aşma potansiyelini fazlasıyla taşıyor. Bunu sağlayabilmenin tek yolu var. Herkes kendi ihtiyaç ve talepleriyle, kimlik ve tercihleriyle siyasi alana dâhil olabilmeli, örgütlenebilmeli, konuşabilmeli, dinleyebilmeli ve toplumsal uzlaşmaya katılabilmeli. Kısaca mesele, seçim ittifakının kimlerle olacağı, adayın kim olacağı değil bu gidişatı değiştirecek ortak ufku inşa edecek ortak siyasetin nasıl kurgulanacağı meselesidir.  Son yüzyılda bu topraklarda yaşananların ürettiği zihinsel yük, duygusal birikim ve travmalar akıllara da siyasi tutumlara da ket vuruyor. Her birimizin ve her bir siyasi aktörün kimliğine, ideolojisine, siyasetine ve tutumlarına sinen o yükler bizi sürekli geçmişte tutuyor. O nedenle bu topraklarda değişim kararsız ve ikircikli sürüyor. Geçmişin intikamını almak yerine, geleceğe yürüyebilmek, geleceği hep beraber kurabilmek için siyasi kültürü değiştirmek ve siyasetin itibarını inşa etmek gerek.  Bunun sorumluluğu da gidişatla derdi olan her partinin, her siyasetçinin, her sivil toplumcunun, her aydının, her yurttaşın. Hepimizin.