29 Kasım 2022, Salı
16.04.2021 06:00

Kutuplaşma, hakikatle ilişkimizi de bozuyor

Ülkedeki siyasi kutuplaşma toplum sağlığı meselesinde bile etkili oluyor. Pandemiye dair resmi verilere güvensizlik veya güven oranlarının parti seçmenlerine göre bu denli farklılaşması da bu noktadan besleniyor

Toplumun yüzde 56’sı Sağlık Bakanlığı’nın pandemiye dair kamuoyuna açıkladığı bilgilere güvenmiyor. Düşünün, böylesi bir sağlık ve can derdinin söz konusu olduğu bir konuda bile toplumun yarıdan fazlası resmi açıklamalara güvenmiyor.  Bu oran ilk Covid-19 teşhisinin konulduğunun ilan edildiği Mart 2020 ayında yüzde 45 idi. O tarihte resmi açıklamalara güvenenler yüzde 55 iken Mart 2021’de yüzde 44’e düştü.  Bulgunun detayları, daha ilginç ipuçları barındırıyor. Ak Parti seçmenleri salgının başından beri Sağlık Bakanlığı’nın pandemi hakkında doğru ve güvenilir bilgi verdiğine inandı. Ancak bu eğilim vakaların yeniden yükselişe geçtiği sonbahar aylarından itibaren düşmeye başlamışsa da yeni yılla birlikte yükseldi ve Mart 2021 ayında yüzde 79 oranıyla salgının başındaki seviyesine dönmüş oldu. CHP seçmenleri arasında aralık ayında yüzde 6’ya kadar düşen, açıklamalara güvenenlerin oranı yüzde 12, HDP seçmenlerinde yüzde 7.

Sadece siyasi değil

Ülkedeki siyasi kutuplaşmanın ve buna bağlı olarak da devlet kurumlarına olan güvenin böylesi bir toplum sağlığı ve salgın meselesinde bile etkili olduğu anlaşılıyor. Siyasi kutuplaşmanın tanımı biraz daha kolay, iktidar yandaşlığı ve karşıtlığı ekseni üzerinde. Ama yaşadığımız yalnızca siyasi kutuplaşma değil. Siyasi kutuplaşmanın yanı sıra birbirini de karşılıklı olarak etkiler ve çoğaltır biçimde kültürel kimlikler ve hayat tarzları üzerinde de kutuplaşmalar yaşanıyor. 

Her gün tekrarlanıyor

Bir yandan değerler ve hayat tarzları üzerinden muhafazakarlar sekülerler kutuplaşması, diğer yandan etnik aidiyet üzerinden Türkler - Kürtler kutuplaşması yaşanıyor. Muhafazakarlar - sekülerler - Kürtler şeklinde şemalaştırabileceğimiz bu üç köşeli toplumsal ve kültürel kutuplaşma, siyasi partilerin mevcut kimlikçi politikalarıyla, medyanın bu söylemlerin aktivistliğini yapan rolüyle her gün tekrar tekrar üretiliyor.   Ancak bu durumun sadece siyasi partilerin uygulamalarından kaynaklandığı da söylenemez. Her toplumsal ve kültürel küme kendi değerlerini gözettiğini düşündüğü siyasi partilere oy veriyor. Tüm araştırmalarda mevcut siyasi partilere verilen desteğin son dönemlerde eridiği, toplumun siyasetten umudunu kestiği görülüyor. Ancak bu durum gri alana, kararsızlara kayış olarak gerçekleşiyor. Bu da kişilerin parti aidiyetleri zayıflasa da ait hissettikleri toplumsal ve kültürel kümenin değerlerine göre siyasi tercihlerini yaptıklarını gösteriyor.

Partilere güven azalıyor

Öte yandan önce genel manada siyasete ve giderek de partilere olan güven azalıyor. Ama kutuplaşmanın ürettiği zihni ve ruhi ambargolar nedeniyle de kümesinin dışındaki partilere yönelemiyor. Yani son üç yıldır, yerel seçimler de dahil seçmenin ruh halini ve oy tercihini belirleyen kendi kimliğinin partisine olan sadakati değil, karşı kimliğin partisine duyduğu olumsuz duygular. Siyasi tercihler negatif partizanlık üzerinden tamamen kutuplaşmış ve katılaşmış durumda. Bu nedenle kutuplar ya da ittifaklar arası oy geçişleri neredeyse olamıyor. Partisinin politikalarını ya da tutum ve tercihlerini eleştirmeye başlayan, partisinden memnuniyetsizliği artmaya başlayan seçmen, kutbunun ürettiği ruhi ve zihni ambargolar nedeniyle diğer bloka geçemiyor, ancak gri alana kayıyor ya da kendi kutbunun diğer partisine yöneliyor.  Bu negatif kimliklenme bir yandan siyasi kutuplaşmadan beslenirken diğer yandan da toplumun hakikatle ilişkisini bozuyor. Pandemiye dair resmi verilere güvensizlik veya güven oranlarının parti seçmenlerine göre bu denli farklılaşması da bu noktadan besleniyor.  Kendi kutbumuzun duvarları arasında sıkıştık kaldık. Ötekilere kulaklarımızı kapadığımızı sanırken tümden sağırlaştık, dilsizleştik. Öyle bir noktaya geldik ki kendimiz çalıp, kendimiz söylüyor gibiyiz. Örneğin araştırmalarda parti tercihi yerine yalnızca haberleri dinlemek için tercih edilen TV kanalını sorsak, olası siyasi tercih dağılımını hesaplayabiliriz. Yalnızca pandemi de değil, doğrular, hakikatler ve özellikle de tarih, kutuplara göre yeniden kurgulanıyor, yeniden yazılıyor. Ülkedeki her kutbun ve her siyasal kümenin farklı tarih anlayışı var. Kimilerinin tarihi 1923’ten, kimilerinin ki 1453’ten, kimilerinin ki de 1071’den başlıyor. Halbuki bu topraklarda beş bin yıllık tarihin yaşananları, savaşları, barışları da tüm farklı zamanlarda yaşanmış kültürlerin dillerinden alışkanlıklarına toplumsal bellekte duruyor, DNA’larında yaşıyor.  Buna karşın toplumun yüzde 59’u GDO’lu ürünlerle Türklerin kısırlaştırıldığına, yüzde 48’i Lozan antlaşmasının 2023’te biteceğine, yüzde 48’i Almanların 3’üncü havaalanını gerçekten kıskandığına, yüzde 48’i dünyayı beş büyük ailenin yönettiğini, yüzde 34’ü İstanbul Boğazının altında 17 trilyon dolarlık kimyada da olmayan kontoryum elementinin olduğuna ve dış güçlerin bunu çıkarmamıza izin vermediğine inanıyor.

“Dış güç”ün alıcısı var

Toplumun bilgiyle ve hakikatle ilişkisi çok zayıf, analitik düşünme becerisi düşük. Öncelikle, herhangi bir konu “dış güç” ile ilişkilendirildiğinde Türkiye toplumunda o konunun alıcısı ciddi bir kitle oluşuyor.  Çünkü Osmanlı’nın dağılışının tüm ruhi ve hukuki yükünü üstlenmiş Cumhuriyet yeni bir Türk kimliği inşasına yönelmiş. Balkanlarda, Kafkaslardan göç etmek zorunda kalanlarla işgalden kurtulmuş Anadolu insanının ruhundan ve deneyimlerinden de beslenen iklim ile şekillenen yeni Türk kimliğinin en önemli unsurlarından birisi “güvenlik arayışı”.  Eğitimle, hukukla izlenen tüm politikalar bu güvenlik arayışını körüklemek üzerine, hep bir dış tehdidin varlığı üzerine. Bu nedenle de Türkiye’de milliyetçilik eğitimle beraber her yurttaşın beynine kazınan “olunması gereken” bir fikriyat ve duygu hali. Tam da bu nedenle tüm partilerin seçmenlerinde milliyetçilik duygusu ve fikri aşağı yukarı benzer güçte ve yoğunlukta, hiçbir partinin tekelinde değil.  Bu eğitim sisteminden çıkan ortalama algı ve zihniyet yapısındaki birey de ülkenin dört bir yanının düşmanlarla çevrili olduğuna, bütün dünyanın Türkiye’nin düşmanı olduğuna, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığına içtenlikle inanıyor. Toplumun onda dördü yabancı sermayeye karşı, onda altısı yabancıların ülkemizde mal, mülk almasına karşı, onda yedisi yabancıların gayrimenkul alabilmesine karşı, onda altısı şirketlere yabancı ortaklara da karşı olduğunu söylüyor. Ama öte yandan da gündelik pratiklerde örneğin ne alışveriş de tüketim tercihlerinde ne istihdam talebinde böyle bir duyarlılık olduğu gözleniyor. Toplum yine kendince doğru bildiği, doğru düşündüğünü sandığı ya da doğru biliyor olduğu düşünülsün istedikleriyle pratiklerini ayırıyor. Daha da sarsıcı olanı yukarıda örneklerini ve oranlarını verdiğim komplo teorilerine inananlar da toplumun geri kalanından hem eğitim hem de gelir olarak çok da farklı değiller. Bu kişiler bizlerin aileleri, arkadaşları, tanıdıkları, partilerin seçmenleri, şirketlerin müşterileri, çalışanları. “Bizim kötülüğümüzü isteyen dış güçlerin” her daim varlığı sadece siyaset alanını değil, yaşamın her alanını etkileme potansiyeline sahip. Zira bu kadar güçlü bir “dış güç” algısı, yabancı sermayeli ya da yabancı ortaklı her şirket için, yabancı okullarda okumuş her birey için, ya da dışarıdan gelen her türlü haklı uyarı ve öneri için yarın yönetilmesi gereken bir krize dönüşebilir.  Daha açık ifade etmek gerekirse; “Kontoryum” yarın sizlerin ürettiği ürünlerde bulunan çok tehlikeli bir kimyasal olabilir. Şirketinize aldığınız ortak, dünyayı yönettiği varsayılan beş aileden biri olabilir.  Bir ürününüzle insanları kısırlaştırmakla itham ediliyor da olabilirsiniz. Bunların hepsi yanlış, gerçekle en ufak bir bağlantısı olmayan şeyler de olabilir. Fakat bu durumlarla karşılaşma riski herkes, her kurum için her daim vardır.  Bu nedenle konuştuğumuz sorun yalnızca pandemiye dair verilerin güvenilirliği değil, iktidar ve siyaset insanlarının ve toplumun bilgi ile olan ilişkisinin zayıflığıdır.