11 Aralık 2023, Pazartesi
26.11.2021 04:30

“Dünya denizcilik tarihini biz yazıyoruz”

Hanımlar, beyler ve bilhassa da bilimseverler... Dünya denizcilik tarihinin ilk sayfaları burada, Yeniköy Mahallesi Sualtı Sokak No:2 Bodrum’da yazılıyor. Açılımı “Institute of Nautical Archaeology” olan INA’nın ne olduğunu, neler yaptıklarını Müdürü Tuba Ekmekçi Littlefield’la konuştuk

Denizciliğin, bilhassa gemi tasarımcılığının duayeni Yücel Köyağasıoğlu bir ay önce ısrarla bana “Mutlaka INA’ya git, kütüphanesine gir, bodrum katına in, oradaki çalışmaları izle, başka böyle bir yer bulamazsın. Hatta onunla da yetinme Yalıkavak’a git, Virazon II gemisini demirli olduğu yerde gez, dünyada Virazon’dan bir tane daha yok” demişti.  Geçen cuma sabahı sözünü dinledim. En azından yarısını… Bodrum Devlet Hastanesi’nin yokuşundan çıkarken hemen soldaki Sualtı Sokak’ta -sokağın adı tesadüf değil- INA’ya gittim. Ama tamamen turistik olarak. Hava güzeldi, işim yoktu, gidip bir bakayım dedim, görmem gereken neymiş… İlginizi çekeceğini düşünürsem sonra bir daha gider, detaylı bilgi alır, size de anlatırım…  Bizim sayfanın fotoğraflarını çeken Mehmet Uyargil, “Aaa ben de geleyim, epeydir ziyaret etmemiştim” dedi, gittik. Gittik, ama INA’nın kapısında “Müze değildir” yazıyor. Müze değilse içeri girip ben ne yapacağım; gelmeden önce aramadım ki… Uyargil, “Eğer müdiresi Tuba Hanım buradaysa belki beni hatırlar” deyip önden yürüdü. Aslında pek öyle müdür-müdire nazı çekmeyi sevmem, ama artık gelmiş bulunduğumuz için bahçesinden ana binasına adımımızı attık. O sırada meğer başka bir dünyaya adım atıyormuşum, tabii henüz haberim yok.

Tuba Ekmekçi Littlefield (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)
Tuba Ekmekçi Littlefield (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)
Baktım, koridorun sonunda üzerinde bir sweatshirt, ayağında kot pantolon, lastik ayakkabı, saçlar gelişigüzel tepeden tutturulmuş, sıfır aksesuar-sıfır makyaj, aynı benim gibi bir kadın, aynı benim gibi gülümseyerek bize doğru bakıyor, “Merhaba! Gelsenize buyurun, buyurun” diyor. “Hah işte Tuba Hanım” dedi Uyargil; Tuba Ekmekçi Littlefield… Odasına girdik, oturduk, kısık seste güzel bir klasik müzik, masasında bilgisayarının hemen yanında çalışırken ona bakacak şekilde konmuş Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, duvarda bir iki gemi çizimi, dalgıç fotoğrafı, sehpada isimsiz iki kalın mavi ciltli kitap (Çehov’un tüfeği bu kitaplar, ilerleyen bölümde patlayacak), iki küçük objecik; gayet sade bir oda.  Littlefield, hemen kahve suyu için ısıtıcının düğmesine basarken ben de niyeyse damdan düşen bir soruyla yapıyorum açılışı: “Sizin burada maddi kaynağınız nedir?” Cevap tak diye geliyor: “Zenginlerrr…” “Tamam” diyorum içimden, “Uzun bir sohbet olacağı kesin.” Allahtan not tutmaya sıkıldığım için güya müzede gördüklerimi kaydederim diye teybimi yanıma almıştım. Şu andan itibaren çoğunuz gibi ben de elimde bir kahve, her şeyi ilk kez tane tane dinleyip, hiç bilmediğim bir dünyaya giriş yapıyorum: -“Virazon” ne demek? İspanyolca’da meltem rüzgarı.  -Yalıkavak Marina’ya gitmedim, ama fotoğrafını gördüm. Ütü gibi bir şey? Evet, şekli çok garip bir gemi, ama buzullarda bile gidebilecek şekilde yapıldı. Tasarımcısı INA’nın sualtı arkeoloğu Orkan Köyağasıoğlu.  -Yücel Bey’in oğlu, evet… Ne zaman yaptı? 2016’da, Tuzla’da. Türk bayraklı bir gemi. Mürettabatı da Türk. Dünyada tek. -Nesi tek? Normalinde bu tip araştırma gemilerinin üzerinde “RV” yazılıdır: Research Vessel. Araştırma gemisi. Bizimki “ARV” yazan tek gemi: Archaeological Research Vessel. Dünyada sadece arkeolojik araştırmalar için inşa edilmiş ve o şekilde klaslanmış tek gemi. Virazon’la uluslararası bütün sulara çıkabiliriz. Bundan sonra ikincisi olur mu bilmiyorum, ama şu an ilk ve tekiz. -Çok pahalıya malolmuştur herhalde? Çok… İlk maliyeti 2.8 milyon dolardı.  -Kim karşıladı böyle bir parayı? Sizin Teksas Üniversitesi mi? Teksas değil, tek bir kişi. -Kim? Bizim kurucumuz George Bey’in, yani George Bass’ın en yakın arkadaşı Claude Duthuit. Öldüğü zaman karısına vasiyet bıraktı, INA’ya benim adıma bir araştırma gemisi bağışlayacaksın, diye. O da bu vasiyeti aynen yerine getirdi. -Claude Duthuit? Ünlü ressam Henri Matisse’in torunu Claude Duthuit Matisse.  -Aaaaa… Hikayenin güzelliğine bakın…  Evet, çok yakın arkadaşlardı. George Bass’la Claude Duthuit ilk kez 1960’da tanışıyorlar, dünya tarihinde ilk sualtı arkeoloji kazısının yapıldığı sırada… -Antalya/Gelidonya’da? Evet, Gelidonya batığında birlikte çalışıyorlar. O tarihten itibaren çok sıkı dost oluyorlar ve Claude INA’ya ciddi maddi destek vererek bizim yönetim kurulunun en büyük finansörlerinden biri oluyor.  -Acaba Bass ve Matisse ilk kez nasıl buluşmuşlar Gelidonya’da? George Bass, Gelidonya batığı için araştırma ekibini kurmaya, kazı malzemelerini bulmaya çalışırken Frédéric Dumas’ya ulaşıyor. Dumas, Kaptan Jacques Cousteau’nun baş dalgıcı. Ekibine Dumas’yı alıyor. Tabii Claude da Fransız. Dumas, “Çok iyi bir dalgıç arkadaşım var, kompresör tamirinden falan da anlar, üstelik Türkiye’yi iyi tanıyor” diyor George Bey’e.  -Bu arada “George Bey” mi diyoruz? Ha evet, Amerika’da bile herkes “George Bey” der. Kimse “Dr. Bass” veya “George” demez. Türkiye’de hep öyle hitap edildiği ve ülkesinden çok hep Türkiye’yle anıldığı için adı “George Bey”e dönüşmüş. Geçenlerde Amerika’daki bir toplantıya oğlu ve eşi gelmişti, oğlu konuşma yaparken o da “George Bey” dedi mesela…
Yalıkavak Marina’da bekleyen Virazon II gemisi, 25 metre boyunda, 5 ton kapasiteli bir maçuna, bir vinç, vurguna karşı basınç odası, batıkları tortulardan temizlemek için düşük basınç kompresörleri, dalış tüplerini doldurabilecek yüksek basınç kompresörleri ve çok fonksiyonlu sonar sistemleriyle donatılmış. Ayrıca INA’nın iki kişilik denizaltısı Carolyn’i de taşıyabiliyor. Bu fotoğraf her şeyin 1960’ta başladığı Gelidonya batığının üzerinde birkaç yıl önce çekilmiş.
Yalıkavak Marina’da bekleyen Virazon II gemisi, 25 metre boyunda, 5 ton kapasiteli bir maçuna, bir vinç, vurguna karşı basınç odası, batıkları tortulardan temizlemek için düşük basınç kompresörleri, dalış tüplerini doldurabilecek yüksek basınç kompresörleri ve çok fonksiyonlu sonar sistemleriyle donatılmış. Ayrıca INA’nın iki kişilik denizaltısı Carolyn’i de taşıyabiliyor. Bu fotoğraf her şeyin 1960’ta başladığı Gelidonya batığının üzerinde birkaç yıl önce çekilmiş.
-Peki Claude Matisse niye Türkiye’yi iyi tanıyor? Claude o sıralar bir maceraperest… Sürekli Bodrum’a gidip gelmeler, gezmeler, tozmalar, dalmalar, Bodrumlu süngercilerle kahvelerde oturmalar… -Leonard Cohen’in Hydra Adası gibi… Gibi… Böylece Dumas’nın sayesinde Cladue da ekibe dahil oluyor.  -Ve sualtı arkeolojisinin miladı ilk kez 1960’da, Gelidonya’da bu ekiple başlıyor? Evet, altı kişilik bir ekiple, ama herkesin orada karıştırdığı bir şey var. 1960 öncesine kadar da sualtından bir şeyler çıkarılıyor. Jacques Cousteau dahil olmak üzere biliminsanları daha önce de bir batığa dalıyor, bunu alıyor (sehpanın üzerindeki küçük maskı tutuyor), gemiye getiriyor, gemide bir arkeolog var, “Aa bu milattan önce 3’üncü yüzyıla ait Afrika’dan bir mask” diyor, alıyorlar bunu bir müzeye veriyorlar. Ama bu arkeoloji değil. Bu yağmacılık da değil. Yağmacılık, alıp kaçırmak demek. -“Bulma”? Evet, bu bir “exploration”, araştırma-bulma. George Bass ise aynen karada uygulanan kazı tekniklerini sualtındaki bir batık alanında ilk kez uygulayan insan olduğu için bu bilimin babası, kurucusu. Daha hiçbir şey kazmadan alandaki her şeyin yerini belirleyip, ondan sonra o batık alanı karelere ayırıp, “Claude sen şu kareden sorumlusun, Frederic sen şu, bu benim” diyen, sonra da orayı bilimsel metotlarla katman katman kazısını yapan ilk kişi… -Aslında batık bulunduğunda Ankara/Polatlı’daki Gordion antik kentinde kazı yapıyormuş değil mi?  Tabii, aslında Gelidonya’yı ilk bulan 1958 yılında gazeteci Peter Throckmorton. Sünger dalgıçlarıyla ilgili bir araştırma yapmak için Bodrum ve civarını gezerken süngerci Kemal Aras söylüyor ona, Gelidonya açıklarında bir batık var diye… Throckmorton da o yıllarda Gordion’da arkeolojik kazı yapan Pensilvanya Üniversitesi’ne haber veriyor. İşte o kazı ekibinde de George Bey var. -Peki George Bey dalmayı falan biliyor muymuş o sıralar? Hayır, sırf bu batık için Amerika’da havuzda altı ders kurs görüyor. Sonra İstanbul’a gelince ünlü dalgıçlarımız Baskın Sokullu’yla Tosun Sezen ona Boğaz’da dalmayı öğretiyor.  -Ne zaman oluyor bunlar? Tam 1960’ın baharında… 27 Mayıs ilan ediliyor, bunlar İstanbul’da bir otelde mahsur kalıyorlar. Ta neden sonra dalış izinlerini alıp, malzemeleri toparlayıp Gelidonya’da batığa ulaşmaları yazın ortasını buluyor.   -Ne batmış peki Gelidonya’da? MÖ 13’üncü yüzyıla, yani Tunç devrine ait bir gemi. Dünyada şimdiye kadar Tunç devrine ait üç batık kazısı yapıldı, üçü de Türkiye karasularındaydı ve üçünü de INA ekibi yaptı. Dördüncüsü de halen Akdeniz Üniversitesi ile birlikte kazılıyor. -Hangi yüzyıllardı Tunç devri? En erken MÖ 16’ıncı yüzyılda başlıyor, 12’inci yüzyıla kadar Geç Tunç Devri. Kaş’tan çıkan Uluburun batığı, şu batık (Duvardaki gravürünü gösteriyor) MÖ 14’üncü yüzyıl. 2019’da Antalya’nın Adrasan yakınlarında bulunan, Akdeniz Üniversitesi’yle birlikte çalıştığımız Kumluca batığı var, o da MÖ 16’ıncı yüzyıl. Şu ana kadar ki en eski batık o ve daha çok yeni, çok heyecan verici bir çalışma. -Acaba en erken ne kadar geriye gidebiliriz, insanlık ilk gemiyi veya kayığı ilk ne zaman yapmış olabilir? İkonografik olarak MÖ 17, 18’inci yüzyılda Mısır’da, Nil’de giden kütük kayıklar, sallar var. Ama şu ana kadar dünyada bulunan, üzerinde çalışılmış en eski “denizde giden”, yani seagoing kazısı Uluburun. -Çok önemli bir keşif Uluburun değil mi? Bulunduğu zaman kıyametler koptu dünyada. Geçtiğimiz milenyumun en önemli 10 arkeolojik keşfi arasına girdi ve George Bey de dünyanın en önemli 10 arkeoloğundan biri seçildi. Mısır Piramitleri’ni keşfedenler dahil…  -Ve şu anda o batık Bodrum’da? Evet, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde.   -Yurt dışından sırf o batığı görmeye gelenler oluyor mu? Hem de çok. Bütün belgesel ekipleri… Bakmayın bilim dünyasında tamamı çok meşhur bir ekibizdir biz. National Geographic, Discovery Channel, W Channel, BBC, aklınıza gelebilecek bütün belgesel kanalları yıllardır gelip, sürekli Uluburun batığı yüzünden bizim belgesellerimizi çekiyor. Kendi çapımızda ünlüyüz, ama Türkiye’de bilenimiz yok. (Gülerek söylüyor) Bizim aşağıdaki araştırmacı arkadaşların NG Dergisi’nde tam sayfa fotoğrafları falan vardır, o derece yani…  -Peki INA’nın Bodrum’da olmasının Türkiye’ye faydası nedir? Bir diye sayarsak… 1-INA’nın araştırma merkezi Bodrum’da kurulunca bütün disiplin de burada gelişti, Türkiye’nin sualtı arkeolojisinde merkez, lider ülke olmasını sağladı. 2-Bu ivmeyle birlikte Türkiye’de başka birçok üniversitede sualtı arkeoloji bölümleri kuruldu. 3-Dünyanın sayılı sualtı arkeoloji müzesinden biri bizde. 4-Dünya denizcilik kronolojisini yazan kurum Türkiye’de, dolayısıyla bütün raporlar Kültür Bakanlığı’na veriliyor, çıkan eserler Türkiye de sergileniyor, büyük prestij. 5-Dünyadaki bütün sualtı arkeoloji hocaları 60’larda Türkiye’de George Bey’in yanında yetişmiş ekipten olduğu için tüm camiada bir Bodrum/Türkiye hatırı vardır. Bir bilgi istediğim zaman anında yağar bu merkeze. Bu da bir ayrıcalıktır. 6-Arkeolojiyle hiç ilgisi olmayan kısmı da INA Bodrum’un bütçesi olarak yılda 600 bin-1 milyon dolar arasında bir nakit giriyor ülkeye. 20 ailenin istihdamı sağlanıyor.
Karasularımızda koordinatları Türk makamlarına verilmiş, dalışa yasak bölge ilan edilmiş, araştırma sırasını bekleyen 150 batık daha var. Ancak INA’nın şu andaki önceliği Kumluca’yı bitirmek. (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)
Karasularımızda koordinatları Türk makamlarına verilmiş, dalışa yasak bölge ilan edilmiş, araştırma sırasını bekleyen 150 batık daha var. Ancak INA’nın şu andaki önceliği Kumluca’yı bitirmek. (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)

Kısa bir Uluburun canlandırması

-Burası müze değil? Hayır, burası Sualtı Arkeoloji Enstitüsü. Sualtı Arkeoloji Müzesi, Bodrum Kalesi’nde. Tabii böyle söyleyince insanlar zannediyorlar ki, biz dalıyoruz, eseri çıkarıyoruz, veriyoruz, Müze vitrine koyuyor, bitiyor. Oysa bir eserin kazıdan çıkıp müzeye konmasının arasında minimum 15 yıl var. O kadar uzun ve zor bir süreç ki bu. -Sizin burada yaptığınız işin tam adı nedir? Konservasyon ve restorasyon.  -O nedir yani? Çok uzun sürer anlatması ama… -Tamam, Uluburun batığı üzerinden anlatın bize… Peki, en basit haliyle anlatmaya çalışayım. Şimdi benim gemiyi yüklediğimizi düşünelim. Yola çıktık gidiyoruz, bir anda bir kaza oldu ve gemi battı. -Kaç yılındayız? 3 bin 400 yıl öncesindeyiz. Muhtemelen Suriye-Lübnan kıyılarından yola çıktık, radarımız sonarımız yok, kıyıyı takip ede ede gidiyoruz ve amacımız muhtemelen ana kıta Yunanistan’a gitmek. -Ticaret gemisi miyiz? Onu daha bilmiyoruz. 3 bin 400 yıl sonra INA ekibi çözecek, henüz çözmediler. Ama tabii ki de ilk bakışta bir ticaret gemisi gibi gözüküyoruz, çünkü inanılmaz kargo var gemide.  -Amfora mı dolu? Sadece amforalar değil. 10 ton bakır külçe var, ham. 1 ton kalay külçe var. Bu da demek oluyor ki 11 ton bronz yapacak hammadde var gemimizde. O dönem 11 ton bronzla üç-dört tane orduyu silahlandırabilirsiniz. Zenginliğe bakın. Amforalar dolusu çok özel dini törenlerde kullanılan terebinth reçinesi var. Bu da öyle herkesin sahip olabileceği bir ürün değil. Sekiz tane büyük küpümüz var ve bunların içinde elle yapılmış, inanılmaz hassas yapıda Kıbrıs seramikleri var. Afrika’dan abanoz kütükler var; ham. Fil ve hipopotam dişinden hem işlenmiş hem de ham mücevher, parfüm kutuları, objeler vs var. Devekuşu yumurtaları var. İnanılmaz çeşitlilikte ve sayıda boncuk var; cam, akik, kuartz, fayans bir sürü boncuk… Altın mücevherler, gümüş bilezikler… Lapis Lazuli taklidi Afrika’dan mavi kobalt 200 küsur cam külçe… Zeytin, nar, incir, üzüm… Çekirdeklerini bulduk çünkü. Anlatamayacağım çoklukta ürün var.  -Bu kadar çeşit ürünü sipariş üzerine mi toplamış gidiyoruz yoksa herkesin elindeki malını alayım nasılsa Atina’da ben bunları satarım diye mi yüklemişiz? Bunları Suriye-Lübnan’daki antik bir limanda topladığımız kesin. Ama aralarında normal halkın sahip olamayacağı birçok ürün var, o yüzden büyük ihtimalle bir kralın diğer bir krala hediyeleriydi bunlar. -Nerede battık? Bizim Kaş’ın Uluburun kıyısında, büyük olasılıkla hava ters tepti, kayalara çarptık ve battık. -Ne zaman, kim buldu bizi? 1982 yılının bir yaz günü, Yalıkavaklı süngerci Mehmet Çakır buldu. Zaten birçok batığı bize ilk söyleyenler süngercilerdir. -Armamız, gemi tipimiz belli mi? Hayır, geminin kendisine ait sadece yüzde 3’lük bölümü ele geçtiğinden çok zor söylemek. -Ne kadar derindeyiz? 44 metreden başlayıp 62 metreye kadar yayılan bir eğimdeyiz.  -INA ne zaman girecek işin içine? INA ekibinin hazırlıklarını tamamlayıp batıkta kazıya başlaması 1984’ü buluyor. 1984’ten 1994’e kadar, 11 yaz boyunca, yaklaşık 15 bin dalış yapıyor ekip. Yalnız söyleyeyim, o kadar dalışı o derinlikte yapmak hiç kolay değildir.  -Arkeologların bir kısmı sürekli dalıp batığın parçalarını çıkarıyor, peki o arada buradaki ekip ne yapıyor? Şimdi dalgıç ekibi batık bir ürünü çıkarttı, bana getirecek, ama eğer ben 3 bin 400 senedir denizin dibinde duran o malzemeyi alışkın olmadığı yeni bir ortama çıkarırsam o malzeme ikinci bir şokla kaybolup gider. -Ne yapacaksınız? Alıştıracağız. Önce gelen her malzemeyi aynı tuzlu deniz suyuyla dolu kasaların, tankların, havuzların içinde bekletiyoruz. Birkaç ay sonra o sudaki oranı yüzde 25 çeşme suyu, yüzde 75 deniz suyu yapıyoruz. Birkaç ay daha sonra yüzde 50/50. Birkaç ay sonra deniz suyu yüzde 25, çeşme suyu yüzde 75 oranında oluyor. Sonra 100’de 100 çeşme suyu. Bir sene geçti. Sonra bu aynı oranlama çeşme suyu/yağmur suyu arasında başlıyor. Yüzde 75 çeşme suyu, yüzde 25 yağmur suyu vs. -Damacana suyuna kadar geliyor muyuz? Saf suya kadar geliyoruz. Kendi cihazlarımızda arıttığımız yüzde 100 saf suda her bir parçayı bütün tuzundan arındırana kadar bekletiyoruz. Aksi halde eğer bir köşesinde bir tuz parçası bile kalsa, o malzemeyi ilk kuruduğu anda çatlatır. Dolayısıyla ilk iki senemiz sadece aşama aşama malzemeyi tuzundan arındırmayla geçiyor.  -Havayla ilk teması nasıl olacak? Gümüş nitrat testlerden sonra eğer evet bunun yapısında tuz kalmamıştır sonucunu aldıysak o zaman yine çok yavaş bir biçimde kurumaya alıyoruz. Önce eser kutunun içine alınıyor. Naylonla kapanıyor. Kürdanlarla 4-5 delik açılıyor. Birkaç hafta sonra 10 delik açılıyor. Minicik minicik… 7-8 ayda eser kuruyor, ama çok yavaş…  -Daha üç yılda sadece kuruttuk…  Tabii, kuruduktan sonra da temizlik başlıyor. Her parçanın binlerce yıldır üzerlerinde kalsiyum, kum, deniz kabuğu, minerallerden oluşan bir tortu tabakası var çünkü.  -O ne kadar sürecek? Biz mümkün olduğu kadar kimyasallarla temizlik yapmayız. Bisturilerle, o dişçilerdeki bızııt bızııt yapan ince uçlu aletlerle aylarca, senelerce sürecek. Tabii elimizdeki eğer kırılmış bir eserse sonra onun puzzle’ına başlayacağız, ki o zaten çok uzun bir süreç. Yok eğer bütün halinde bir eserse kimyasallarla -ama mutlaka çıkartılabilir kimyasal olması şart- koruma, sağlamlaştırma işlemlerine geçiyoruz. Ondan sonra çizimi, kataloglanması, fotoğraflandırması yapılıyor, en sonunda da müzeye teslim ediliyor. Yani bir eserin kazıdan çıkıp müzeye konmasının arasında minimum 15 yıl var.  -Burası aynı zamanda bir “hastane” değil mi? Evet, gerçekten hastane. -Uluburun’dan kaç parça eser çıktı? Yaklaşık 25 bin. Ve hala üzerinde çalışıyoruz. Tabii bu arada müze kendisine verdiğimiz eseri sergiye mi çıkaracak, depoya mı koyacak, o müzenin işi, biz ona karar vermiyoruz.  -Sergilenmeyecek eser için niye bu kadar uğraştık peki? Çünkü bizim asıl amacımız sergi değil, bu kitapları yazmak. (Sehpanın üzerindeki kalın ciltli kitabı gösteriyor. Çehov’un tüfeği patlayacak demiştim di mi?) Bu mesela Marmaris/Serçelimanı batığının birinci cildi. Düşünün kazısı 77-79’da yapıldı. Diğerlerinin makaleleri var, ama hala şu hale gelemediler. Bir batığın şu hale gelmesi 20-25 yıllık bir süreç. Uluburun herhalde en az beş cilt olur. -Bilim dünyasına asıl katkınız bu kitap mı? Evet, bu! Bazı meraklılar sorar bize, Amerikalıların ne çıkarı var Bodrum’da böyle bir enstitüyü kurmakta diye… -Ne çıkarı var? İşte bu! Dünya denizcilik tarihini biz yazıyoruz. Bu döneme ait bir çalışma yapacaksanız bizim bu kitabımızı referans olarak kullanacaksınız. Bundan daha büyük bir prestij yok. Dolayısıyla bundan daha büyük bir çıkar yok. Ama oryantalist kafa hemen soruyor; ne çıkarı var? Sadece “Ben arkeoloğum” dediğimde bile ilk soru, “Altın buluyor musunuz?” oluyor. Zihniyet böyle olunca da şu kitabı yazmanın olabilecek en büyük çıkar olduğunu kimse anlamıyor. “Kesin eser kaçırıyorlardır”; bakış açısı bu. -Hatta “kesin burada ajan vardır”? Ekibin tamamı CIA zaten. (Gülerek söylüyor tabii ki) Her meslek grubunda vardır, olabilir, ama yani bizim bu yaptığımız işi seçmesi için bir ajanın manyak olması lazım. Gelip eğer yıllarını bu pisliğin içinde bu kadar sabır isteyen bir işte tüketiyorsa zaten ben onun ajanlığına ne diyeyim… -Üniversite önünde kestane satıyormuş gibi yapmaya benzemez diyorsunuz? 60 metre derinlikteki batığa inip çıkmak demek günde iki kez hayatını riske atmak demektir. Mış gibi yaparken bile bu kadar risk almak için gerizekalı olmak lazım, diyorum.
Tuba Hanım’a Gençliğe Hitabe’yi niçin sürekli göreceği yere koyduğunu sordum: “Ben Atatürk‘ün annesini emanet ettiği Karşıyakalıyım. Babam muhacir, annem Selanikli. Bizde Atatürk dendi mi biter. Başka bir açıklamaya gerek yoktur.”
Tuba Hanım’a Gençliğe Hitabe’yi niçin sürekli göreceği yere koyduğunu sordum: “Ben Atatürk‘ün annesini emanet ettiği Karşıyakalıyım. Babam muhacir, annem Selanikli. Bizde Atatürk dendi mi biter. Başka bir açıklamaya gerek yoktur.”

Bilim dünyasından 3 soru

-Sualtı arkeolojisinin şu an üzerinde tartıştığı en büyük soru ne? Bana göre Karanlık Çağ! Milattan önce 12’inci yüzyılla 8’inci yüzyıl arasında dört yüzyıllık bir boşluk var. O çağa ait bir batık bulunamadı. Ne biz ne başkası. Gemi var, ama batık yok. Aslında o yüzyıllarda kara kazılarında da bir eksiklik var. Büyük felaketler mi salgınların olduğu bir dönem mi, henüz bilmiyoruz. -Sizin kafanızı kurcalayan özel bir soru var mı? Ağır mimari yapı elemanlarını taşıyan gemiler sırf bu iş için özel mi imal edilmişlerdi yoksa o yükler herhangi gemilerde mi taşınıyordu? Bütün Avrupa, Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de 90 batık inceledim tezim için, ama yanıtını henüz bulamadım, yok.  -Hangi bilgi eksik? İyice böbürleniyorsun diyeceksiniz, ama INA’nın dünya arkeoloji camiasında repütasyonu “INA full excavation”dır, yani INA dedin mi tam kazı yapar. Dünyada pek çok ekip için bu iş çok zor, çünkü 30-40 yıl aynı batık üzerinde çalışmaya ne finansman bulabilirler ne de ekip. O yüzden ya sadece batığın kendisine odaklanırlar ya da sadece kargosuna. Dolayısıyla o ekiplerin raporları da hep eksik olur. Mesela Fransa’da bilmem ne enstitüsünden bir hocaya soruyorum, “Hocam 1988’de şöyle bir yayın yapmışsınız, ama geminin çivileriyle ilgili bir araştırma yok mu?” diyorum. “Yoo çivilere hiç bakmadım” diyor. Allah kahretmesin seni diyorum, tabii içimden.  -Oysa çiviler olsa? Çiviler olsa, ben o çivilerin boyuyla geminin kaplamaları, postaları veya omurgasının kalınlığıyla ilgili bilgi çıkaracağım, ama yok.  -Sizin buradaki ekibin ortak bir sorusu var mı? Bir tanesi amforalardaki dünya standardizasyonun ne zaman başladığı? Yani bir cola şişesini düşünün, dünyanın her yerinde aynı hacimdedir değil mi? Elle yapılan bir testide de bu standardı MÖ yakalamış insanlık, ama tam başlangıç tarihini araştırıyoruz.  -Kolay-adil ticaret için mi standart bulmuşlardır acaba? Ya da merkezi otoritenin memurlarını kontrol etmesi için…

“Hayatımı Cumhuriyet’in hafta sonu eki değiştirdi”

1971, Karşıyaka doğumluyum. Kendimi bildim bileli “sulu” bir meslek yapmak istiyordum. Çocukluğum ise yazları hep Bergama Akropolü’nde geçti. Bir gün Lise 2’deyken Cumhuriyet gazetesinin hafta sonu ekinde Uluburun kazısını okudum. O gün hayatım değişti ve ne olacağıma karar verdim, ama ailemi bir türlü buna ikna edemedim. Üniversite tercih listesini hep hukuk, iktisat, işletmeyle doldurduk. Fakat gece 3’te kalkıp bütün listeyi sildim, en başa da Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nü yazdım. Girdiğim günden itibaren George Bass ve Cemal Pulak’ı sürekli “Nolur beni de kazıya götürün” diye taciz ettim. Dalmayı Urla Maltepe Askeri Lisesi’nde öğrendim. Hangi konferansa gitseler karşılarına çıktım, mektuplar yazdım. Sonunda lanet olsun deyip beni Bodrum’a çağırdılar. Konservasyon işi çok ilgimi çekti. 91’de stajyer olarak başladım, 2008’de müdür oldum ve 30 yıldır buradayım. Eşim de INA’nın dünyadaki bütün dalışlarının güvenliğinden mesul, arkeolog ve doktor John Littlefield. 
“George Bey” 1932 Güney Carolina doğumlu. Bilim tarihine “sualtı arkeolojisinin babası” olarak geçti. ABD’nin önemli bilim ödülü Ulusal Bilim Madalyası’nı aldı. “Fahri Bodrumlu” ilan edildi. Mart 2021’de Teksas’ta öldü.
“George Bey” 1932 Güney Carolina doğumlu. Bilim tarihine “sualtı arkeolojisinin babası” olarak geçti. ABD’nin önemli bilim ödülü Ulusal Bilim Madalyası’nı aldı. “Fahri Bodrumlu” ilan edildi. Mart 2021’de Teksas’ta öldü.

 Biz eski dünyacılar, yeni dünyacılarla dalga geçeriz

-INA’nın kurulmasına kim, ne zaman karar verdi? 1972 yılında Dr. George Bass, “Benim bu sualtı arkeoloji işini artık daha organize biçimde ve bağımsız olarak, kendi bağışını kendi toplayan, o sayede özerk olan, kimsenin ‘şunu kazacaksın, bunu kazmayacaksın’ diyemeyeceği bir sistem kurmam lazım” diyor. Önce INA’yı Pensilvanya Üniversitesi’nde kuruyor. Ama daha henüz kara kazıcılarının sualtı arkeologlarını aşağıladığı yıllar, bunlar suda oyun oynuyor gözüyle bakıyorlar. Tabii hepsi Atina’da, Roma’da kazı yapan tipler… Teksas A&M Üniversitesi sualtındaki bu potansiyeli görüyor, George Bey’e “INA’yı al buraya gel” diyor. 1976’de INA Teksas’a taşınıyor.  -Bodrum işin başından beri var mı? Tabii, Turgutreis önündeki Yassıada batığını 61’de kazmaya başlayınca George Bey burada ev tutuyor. Ondan sonra da her yaz buraya gelip kazılara katılıyor. Bir nevi artık Bodrumlu oluyor. Bodrum Kalesi’nin onarılıp Sualtı Arkeoloji Müzesi’nin kurulmasını sağlıyor. Dolayısıyla INA’nın merkezi kaçınılmaz olarak Bodrum’da kuruluyor. -Akdeniz, uygarlık tarihi açısından da çok değerli bir deniz tabii… Tabii, biz burada INA’nın eski dünya bölümüyüz. Bir de College Station’da yeni dünya bölümümüz var. Onlar Portekiz, İngiliz, İspanyol gemileriyle uğraşıyorlar. 16, 17, 18’inci yüzyıl. O yüzden biz INA’nın yeni dünya bölümüyle sürekli dalga geçeriz, “Gidin Allah aşkına, 17’nci yüzyıl batığından ne olur… Batıkların erzak listeleri bile arşivlerde var. Sen gel de bakayım benim gibi bit kadar bir parçadan bilgi çıkarmaya uğraş” diye…  -Bu bina ne zaman yapıldı? Arazisi 1988’de alındı. INA’nın yönetim kurulu, George Bey, eski müdürümüz Tufan Turanlı, hala müzede çalışan Frederick van Doorninck ve Cemal Pulak’ın ortak satın aldıkları bir arazi. Bu arada George Bass sualtı arkeolojisinin babasıysa Cemal Pulak da piridir. Kendisi boynuz kulağı çoktan geçmiş bir hocadır. 1990’da bütün bağışçılardan paralar toplanıp bu binanın yapılmasına başlanıyor. Mimar, Turgut Cansever. Bağış olarak o da ücret almıyor. Kaynak geldikçe inşaat devam edebildiği için Enstitü ancak 10 yılda tamamlanıyor. -Neler var? Teksas’tan gelen öğrenciler için yatakhane, depolar, araştırma ofisleri ve kütüphane. Küçük bir kampüs gibi yani.  -Şu ana kadar kaç batıkta çalışma yapıldı? 1960’tan beri Bakanlar Kurulu ve Kültür Bakanlığı’nın izinleriyle 20 batık kazısı yapıldı. En az 200 bin parça çıkarıldı. Hepsi kayıtlı, depo ve müzelerde. -Bağışçılar ilk ne zaman bulundu? Tamamen George’un vizyonu sayesinde 72’den itibaren bu sistem var. George Bey hem parası hem de prestiji olan insanlara “Bakın size ne yaptığımızı göstereceğim” deyip insanları sürekli kazılara ve INA’ya getirdi. Onlar da burada ne kadar değerli bir iş yapıldığını anlayınca “Aaa inanılmaz ben de bunun bir parçası olmak istiyorum, tamam ben de size üye oluyorum” dediler. Zenginin arkadaşı da zengin olduğu için bu grup büyüdü. Hele Uluburun’dan sonra INA çok bağış topladı, öyle bir ses getirdi ki… -Kaç bağışçı üyeniz var? 60 küsur. Üçü TINA üyesi Türk, kalanı İngiliz, Fransız, Kanadalı, Amerikalı, her milletten insan var. Onların bağışları sayesinde burada dünya denizcilik tarihinin kronolojisini yazıyoruz. Çok büyük bir iş yapıyorlar, ama sürekli onlar bize teşekkür ediyor, biz de onlara. -Siz bütün INA’dan sorumlu müdür müsünüz? Ben INA-Bodrum Araştırma Merkezi Müdürüyüm. INA’nın tek araştırma merkezi Bodrum’da. INA Başkanı Amerika’da Doç. Dr. Deborah Carlson, aynı zamanda A&M’de öğretim üyesi. En tepede ise Yönetim Kurulu Başkanı ve Mütevelli Heyeti var. Oldukça organize bir kurum ve denetleme mekanizması çok fazla. -TINA nedir? TINA, 1999’da bir grup deniz sever iş insanı tarafından kurulan Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı: Turkish Institute of Nautical Archaeology. Biz Teksas A&M Üniversitesi’ne bağlı INA’yız. Ama organik, göbekten bağlı iki kardeş kurum gibiyiz.
Türkiye'de bir eşi daha bulunmayan denizaltı kütüphanesinde 200 yıllık eserler var, ama tahmin edebileceğiniz gibi dışarı kitap çıkarma izni yok.
Türkiye'de bir eşi daha bulunmayan denizaltı kütüphanesinde 200 yıllık eserler var, ama tahmin edebileceğiniz gibi dışarı kitap çıkarma izni yok.

Çok sabırlı ve sakin olmamız gerekiyor

-Bunları okuduktan sonra “Ben de orada olmak, bu işleri yapmak istiyorum” diyen biri ne yol izlemeli? Burayı gören herkes inanın bunu söylüyor zaten. Ya arkeoloji okuyacak ya da kültür varlıklarını koruma ve onarım bölümünü… -Branş dışı, gönüllü olmak isterse? Alıyoruz, ama referansla. İlk tortu temizleme işinden başlatıyoruz. Çekici, bisturiyi dik açıyla tuttuğunu gördüğümüz anda da bıraktırıyoruz.  -Staj imkanı var mı? Var, eğer insanlarla uyumluysa -çünkü kafasında problemler olan biri buradaki insanların elini de etkiler- eli bu işe yatkınsa, sakar değilse, esere yaklaşımı iyiyse… Bizim işimizin en büyük gücü sabır. 30 yıldır aynı parçanın üzerinde çalışan arkadaşımız var aşağıda. Öyle bir gücünüz yoksa bu işi yapamazsınız. -Kütüphaneden herkes faydalanabilir mi? Sadece master, doktora ve üzeri araştırmacılara açık. Ama ben lisans öğrencilerine de açtım. Yaklaşık 25 bin basılı, 25 bin dijital kitabımız var. Ayrıca Teksas A&M Üniversitesi altında kataloglu olduğumuz için dünyanın bütün kütüphanelerine de erişebiliyoruz.