03 Ekim 2022, Pazartesi
25.06.2021 04:30

Kuzey Avrupa’dan bir kraliçe: Hulda!

Hulda’nın en usta sinemacılar tarafından belgeseli çekilip dünya film festivallerinde gösterilmeli. Ömrü vefa ederse belki bir gün o da olur. Ama önce kurtaralım. O bize Evliya’nın yadigarı...

Giriş Sahnesi: Tersane

“Sjötorp”u IKEA’nın kitaplık serisinin adı sanırsak yanılırız. Yine İsveççe, fakat ülkenin en büyük gölü Vänern üzerindeki küçük bir kasabadır Sjötorp… Buradaki bir tersanede bundan 116 yıl evvel güzeller güzeli bir “kız” dünyaya gelir, adını Hulda koyarlar. Pagan dönemi İskandinav folkloründe “Hulda” bir Kuzey Avrupa tanrıçası, Elflerin Kraliçesi’dir. Kuş tüyü yatağını salladığında dünyaya kar yağdığına, çamaşırlarının durulama suyunun yağmur olup aktığına inanılır. Bizim hikayemizdeki Hulda ise yaklaşık 25 metre boyunda, 7 metre eninde, meşe ve çamdan inşa edilmiş iki direkli, yelkenli bir yük gemisidir. Gemiyi inşa eden Kuzeyli denizciler ona büyükannelerinin ismini vermişlerdir. 1940’larda motor takılan Hulda M/S, Vänern sularında bir kargo gemisi olarak çalışır; tam 60 yıl…

Dış Mekan Çekim: Brüksel

II. Dünya Savaşı’nın korkunç günleri sona ermiş, uluslararası çapta büyük bir fuar düzenlemesine sıra ancak gelmiştir; Brüksel EXPO’58! “Barış” temalı fuarın sloganı “Dünyaya insanlığını geri vermek” olarak belirlenir. Olağanüstü bir mimarlık eseri olan “Atomium” strüktürü serginin sembolü haline gelmiş, ünlü mimar Le Corbusier’nin teknolojik donatılarla inşa ettiği Philips Pavyonu* büyük alkış toplamıştır. Tüm dünyanın gözü Brüksel’deyken Türkiye Pavyonu’nun tasarımı dönemin dört parlak genç mimarına emanet edilir: Muhlis Türkmen, Utarit İzgi, Hamdi Şensoy ve İlhan Türegün. İki yıl çalışan ekip o kadar yaratıcı bir iş ortaya çıkarır ki, sadece fuara gelen 18 milyon ziyaretçinin ilgisini çekecek bir pavyon hazırlamakla kalmaz, Türkiye’de çağdaş mimarlık uygulamalarının en önemli örneklerinden birine de imzalarını atmış olurlar. Sihirli dokunuşları, mimarlıkla sanatı birleştirip, Türk sanatçılardan pavyonda sergilenmek üzere yeni eserler istemeleridir. Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Füreya Koral’a, Sabri Berkel’den Zerrin Bölükbaşı’ya kadar pek çok sanatçı bir araya gelerek Brüksel’deki Türkiye pavyonunu tam bir “sanatlar sentezi”ne dönüştürür. (Şimdi nerede bu muhteşem yapı ve eserler derseniz trenle Türkiye’ye getirildikten sonra en son Gülhane Parkı’nda çürümeye bırakıldığı bilgisine sahibiz; Eyüboğlu’nun bir milyon taştan hazırladığı dev mozaik duvarının bir kısmı da 52 yıl sonra KKTC’de ortaya çıkar, ama gerisini bilmiyoruz.)
  • Pavyon: Fransızca pavillon. Bir kuruluş veya bir kurumun, bir bahçe içindeki yapılarından her biri. 
BİR EVLİYAYA<br />İlhan Koman ki tıraşsız bir heykeltıraş/Uçmağa doğru sakallı/Elinde bombalarla bebekler/Heykel gibi olmayan heykeller/Taşınırdı garip maacir /Güneyinden Kuzeyine Kutupların/Battı batacak teknesiyle/Varmak için Edirne’ye/Selimiye’ye.. - Can Yücel (Fotoğraf: Piri Koman)
BİR EVLİYAYA
İlhan Koman ki tıraşsız bir heykeltıraş/Uçmağa doğru sakallı/Elinde bombalarla bebekler/Heykel gibi olmayan heykeller/Taşınırdı garip maacir /Güneyinden Kuzeyine Kutupların/Battı batacak teknesiyle/Varmak için Edirne’ye/Selimiye’ye.. - Can Yücel (Fotoğraf: Piri Koman)

Yakın Plan: İlhan Koman

Brüksel EXPO’58 Türkiye Pavyonu, iki çelik prizmatik kütlenin birleşmesinden oluşan geniş, yatay bir dikdörtgendir. Tasarımı yapan dört mimar da bu kadar yataylığa bir dikey hareket katma ihtiyacı duyarlar. Kapısını çaldıkları sanatçı 37 yaşında, Güzel Sanatlar’da öğretim üyesi olarak çalışan İlhan Koman olur. O zamana kadar neler yapmıştır Koman? Bir kere İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde ünlü Alman heykeltıraş Prof. Rudolph Belling’in tedrisatından geçmiştir. Heykel bölümünü birincilikle bitirdiği için bursla Paris’e gönderilmiş, 1947-51 yılları arasında L’Académie Julian ve L’École du Louvre’de çalışıp, ilk kişisel sergisini burada açmıştır. Yurda döndükten sonra Anıtkabir’in Doğu kanadındaki Sakarya Meydan Muharebesi rölyeflerini yapan da İlhan Koman olmuştur, Sadi Öziş ve Şadi Çalık’la Türkiye’nin ilk modern metal mobilyalarını tasarlayan da… Artık sanat hayatının “taş” devrini geride bırakmış, “demir”e şekil ve hacim vermeye çalıştığı yeni bir çağını yaşıyordur. Üstelik tam da André Bloc’un “Groupe Espace” manifestosuna katılarak “mimariyle sanatın” birleşip topluma uygun yeni bir çevrenin yaratılması gerektiğini savunduğu günlerindedir. Koman teklifi memnuniyetle kabul eder. Hemen Brüksel’e gidip Pavyon’un girişine çelik borulardan yapacağı 30 metre yüksekliğindeki pilon kulesine çalışmaya başlar. Aslında Koman mimariyle sanatın birleşmesinden de başka bir noktada, “sanatla matematik ve fiziği” buluşturmanın çabasındadır. İleriki yıllarında tüm dünya tarafından “Türk da Vinci” olarak anılacak olan Koman daha o fuar işinde bile statik hesaplara dayalı, hareketli bir kule yapma peşindedir. Ünlü statikçi Serge Ketoff’la çalışır. Üzerine bir de sergi binasının içine büyük bir Hitit Kursu yapar. Hitit Güneşi ilk defa sembol olarak bu fuarda kullanılmış olur.  (Bu arada Koman’ın eserleri de diğerlerinin akıbetinden kurtulamaz. Türkiye Pavyonu’nda sanat-mimarlık ilişkisini üstlenen pilon en son Ankara istikametindeki açık bir tren vagonunda, ucunda kırmızı bezi sallana sallana giderken görülür.)

İç Mekan Çekimi: Ankara  

Mimarlık tarihçilerinin “Türkiye’nin Batı kulübüne kabulü” olarak değerlendirdiği Brüksel’deki sergi İlhan Koman’ın da dünyaya açılmasının dönüm noktası olur. Sonraki yıllarında “Sanat hayatımdaki en önemli dönem Brüksel’deki o altı aydı” diyen Koman için sanat “bilinmeyene doğru çıkılan küçük bir maceradır.” Ancak dünyada sanat ve bilim alanlarında büyük bir hareketlilik yaşanırken Türkiye’deki siyasi ortam yaratıcılığı beslemenin çok gerisindedir. Brüksel’deki etkileşimi gördükten sonra “dışarıda istediğim gibi para kazanabilirim” diye düşünür. Ne demektir Koman için “istediği gibi” para kazanmak; kimseye temanna çakmadan, tavizde bulunmadan, küfretmeden, küfür dinlemeden para kazanmaktır. Çıktığı bu yeni “macera” onu İsveç’e götürür. 1958 yılında İsveç hiç de öyle “sanat ülkesi” olarak ünlenmiş bir merkez değildir, ama rahatsız edilmeden, özgürce, sessizlik ve sakinlik içinde çalışabileceği bir fanus gibidir. 
İsveç Parlamentosu’ndaki Kraliyet Arması rölyefi İlhan Koman’dan istenir. Rölyefi yapar ama arkasına da şu notu sıkıştırır: Hayatın cilvesi; sizin devletin alamet-i farikasını da bir karakafalı yaptı.” (Fotoğraf: Koman Vakfı)
İsveç Parlamentosu’ndaki Kraliyet Arması rölyefi İlhan Koman’dan istenir. Rölyefi yapar ama arkasına da şu notu sıkıştırır: Hayatın cilvesi; sizin devletin alamet-i farikasını da bir karakafalı yaptı.” (Fotoğraf: Koman Vakfı)

Yeni Mekan Çekimi: İsveç

İsveç’e geldiğinde ilk bulduğu ev Drottnigholm’dedir. Ev değil aslında ahırdır burası, üstelik bir duvarı yıkık. Ancak Koman’ın“her şeyi yapabilme” gibi bir yeteneği olduğundan evin lağımından kaloriferine kadar tüm eksiklerini kendi tamamlar. O kadar sempatik bir hale getirir ki, sonunda ev sahibi kirayı neredeyse beş katına çıkarır. İşte o noktada bir “ayrılık” kararı daha vermesi gerekir İlhan Koman’ın. Eşi Melda Kaptana’dan ayrılmış -ki kendisi Türkiye’nin ilk profesyonel sanat galerisinin yaratıcısı ve modern sanat koleksiyoncularının öncüsüdür- 7 yaşındaki oğulları Ahmet’ten uzaklarda yaşamayı göze almış; Misak-ı Milli metnini kürsüden bizzat dedesinin okuduğu ülkesini geride bırakmış; şimdi bir de dünyanın “kara parçası”ndan ayrılma aşamasına gelmiştir. Yeni bir ev aramak, yeni bir ev sahibi, yeni sözleşme, yeni prosedürler… Bunların hiçbiri artık onun ruhuna göre değildir. İsveç’e geleli yedi yıl oluyordur, ama o özgürlüğün daha dibine, en dibine gitmek istiyordur. Kararını verir.

Geçmişe Dönüş Sahnesi: İstanbul

Otelin tuvalet penceresi Haliç ve Galata Köprüsü’ne bakıyordur. 4-5 yaşlarında bir çocuk klozet kapağını kapamış, üzerine çıkıp pencereden çatanaların köprüden bacasını indirip kaldırarak geçişini büyük bir hayranlıkla izlemektedir. İstanbul’a dedesi, Milli Mücadele’nin önemli isimlerinden Aykut Şeref’i ziyarete gelen o Edirneli çocuk İlhan Koman’dır. Gemi mühendisi olmayı ilk o zaman hayal eder. Çocukluğu boyunca mütemadiyen gemi modelleri yapar, mahallede herkes bilye oynarken o kağıtlarla, cıvatalarla boğuşur. Ancak doktor olan babası, Koman’ın geçirdiği ağır tüberküloz yüzünden gemi mühendisliği gibi ağır bir meslek seçmesine müsaade etmez. O da çizgisinin kuvvetli olması nedeniyle Güzel Sanatlar’ın resim bölümüne başlar, fakat çamurdan öyle harika modülajlar yapıyordur ki, hocaları Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu, İlhan Koman’ı heykel bölümüne alırlar. Hayat Koman’ı gemi mühendisliğinden çok daha ağır çalışacağı bir sanatın içine sokmuştur, ama onun aklının bir köşesi hep çatanaların mekaniğinde ve denizde kalır.  

VE PERDE!..

Yıl 1965. Hulda 60 yaşına gelmiş, artık yük taşımaktan yorgun, Vänern gölünün bir kenarında dinlenmeye çekilmeyi bekliyordur. Fakat  tam, benim bu dünyadaki vazifem bitti, derken yeni bir karar arifesindeki İlhan Koman görür onu. “Bir evde temelli oturacağıma kafam kızdı mı keserim halatları, açılırım denize…” der Koman. Zaten bir süre birlikte çalıştığı mimar Ralph Erskine’in ofisi de Drottningholm’de bağlı, eski bir mavnadan bozmadır. Hulda’da yaşama fikri aklına yatar, ama önce oturulacak hale getirmesi gerekir. Sjötorp’taki vaktiyle inşa edildiği tersaneye götürür Hulda’yı. Bir buçuk yıl uğraşır. Başlangıçta tersanedeki işçiler şüpheyle bakar Koman’a, tek başına bir Türk gelmiş gemi tamir ediyordur… Üstelik yanında da bir kadın; Koman’ın İsveçli eşi Kerstin… Motoruna kadar Hulda’nın her şeyini elden geçirir Heykeltıraş… Tam ayrılma vakitleri gelmiştir, tersanenin yaşlı ustası Holm ona şöyle der: “Bak adam! Buraya geldin, yarın da gidiyorsun. Yalnız sana şunu söyleyeyim ki, belki bizim torunlarımızın torunları diyecekler ki, buraya çılgın bir Türk geldi. Tek başına gemisini donattı, çekti gitti. Bunu kimse unutmayacak!”

17 Haziran’da 100 yaşına girdi

İlhan Koman gemisine “ev” denmesine kızıyordur, ama görenler “Burası ev gibi” demekten de kendini alamaz. Kaloriferinden elektrik sistemine, telefonundan piyanosuna kadar Hulda’nın içi tam bir yaşam alanına çevrilmiştir. Güverteden aşağıya indiğinizde ortası bir ambardır. Burası salon olarak kullanılır ve yemekler ortasındaki büyük sofrada yeniyordur. Mutfak, salonun dibinde burna doğru, yanlarda ise ranzalar vardır. Ranzalarda da dört çocuk: Kerstin’in ilk evliliğinden kızı Catrin, birlikte olan çocukları Elif, Defne, Korhan ve zaman zaman onlara katılıp üniversiteyi İsveç’te okuyan Ahmet.    Kışları Hulda’yı Drottningholm’de İsveç Kraliyet ailesinin de yazlığının bulunduğu kanala demirleyen Koman ailesi, yazları İskandinav fiyortlarını geziyorlardır. Bu arada atölyesini de teknenin bağlı olduğu yerde kurmuştur. Atölyeden kastımız malzemelerini saklamak için kullandığı sarayın eski harp sığınağı olan bir mağaradır.  O mağara ve önündeki çalışma tezgahında bilimle sanatı buluşturduğu eşsiz eserler verir İlhan Koman… Biz en fazla kollarını açmış “Akdeniz” heykelini biliriz, ama dünya onu daha çok Pi serisi, Sonsuzluk serisi, Hyperform’ları, Derviş’i, Leonardo’su ve patenti alınmış eser-buluşlarıyla tanır.  İlhan Koman ülkesini her zaman dert edinmiş, teknesi ve hatta tüm tanıdıklarının evlerini Türkiye’den gelen siyasi mültecilere, 12 Mart mağdurlarına açmış; sofrasında Abidin Dino, Can Yücel, Mihri Belli, Demir Özlü, Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli, Tuncel Kurtiz, Aşık Nesimi, Aşık Daimi ve daha nicelerini ağırlamış; sevdiklerine hep “evliya” diye hitap eden, ama asıl kendisi öyle olan bir evliyadır.  Bu arada İsveç Parlamentosu’ndaki Kraliyet Arması rölyefini yapıp, arkasına Kuzeyli ırkçıların kullandığı “svartskallen” lafına atıfla şu notu bırakacak kadar da hem protest hem de muzip: “Hayatın cilvesi; sizin devletin alamet-i farikasını bir karakafalı yaptı.” 100’üncü yaşını, önceki hafta 17 Haziran’da kutladığımız İlhan Koman 1986 yılında “daha yetiştirmem gereken çok işim var” derken İsveç’te hayata gözlerini kapar. Vasiyeti gereği külleri Baltık denizinde, ailesiyle hep balık tutmaya gittiği yerde, derin mavi sulara bırakılır. Koman’ın çocukları bugün her 17 Haziran’da babalarının şerefine kendileri birer kadeh şarap içip, bir kadehi de denizle paylaşırlar; arada bazen bir parça da Camembert peyniriyle…   
Bir zamanlar İsveç’te Abidin Dino, Can Yücel, Yaşar Kemal, Aşık Nesimi, Aşık Daimi’nin oturup İlhan Koman’la sohbet ettikleri bu masada biz de Ahmet Koman’la konuştuk. (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)
Bir zamanlar İsveç’te Abidin Dino, Can Yücel, Yaşar Kemal, Aşık Nesimi, Aşık Daimi’nin oturup İlhan Koman’la sohbet ettikleri bu masada biz de Ahmet Koman’la konuştuk. (Fotoğraf: Mehmet Uyargil)

Hulda için Bodrum+İstanbul ümidi doğdu

İlhan Koman, hastalığının ilerlediği günlerde Hulda’yı küçük oğlu Korhan’a emanet eder. Korhan Koman tam da babasının küçükken hayal ettiği gibi bir gemi yapımcısıdır. İsveç’te 23 yıl boyunca evin büyükannesine bakar gibi Hulda’ya o bakar. 1995’te dış görünüşünü 1905’teki orijinal haline çevirir; bakımıydı, demirleme masraflarıydı derken sonunda giderleri karşılayamaz hale gelir. “Artık yoruldum, Hulda’yı satalım” dediği anda bayrağı bu kez Koman’ın büyük oğlu Prof. Dr. Ahmet Koman alır.  Ahmet Koman aslında moleküler biyoloji alanında uzman, bundan 7-8 yıl öncesine kadar Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan bir bilim insanıdır. Ancak bir anda en büyük uğraşısı İlhan Koman’ın eserleri ve tabii Hulda’ya sahip çıkmak olur. Önce İlhan Koman Kültür ve Sanat Vakfı’nı kurar. Sonra Avrupa Birliği 7. Çerçeve Programları kapsamında bir proje geliştirerek Hulda’nın Türkiye’ye getirilişini organize eder. Hulda’yı Baltık denizinden Akdeniz’e getirmek babasının da gerçekleştirmeyi hep çok arzu ettiği bir hayalidir. 

11 yıldır Türkiye’de

2009 Mart ayının son günlerinde Hulda sahibinin tersine bir göçle Stockhlom’den yola çıkar. Amsterdam, Antwerp, Bordeaux, Lizbon limanlarından sonra Ekim ayında Barcelona’da demirler. Kışı burada geçirmesinin ardından tekrar yola koyulan Hulda Napoli, Malta ve Selanik’e uğrayıp, Eylül 2010’da İstanbul’a varır. Tam da İstanbul’un Kültür Başkenti olmasının kutlandığı günlerde 1. Hulda Festivali düzenlenir. O tarihten itibaren İstanbul, Çeşme, Fethiye ve Bodrum sularında görücüye çıkar Hulda, ama bir türlü bu anıt statüsündeki gemi için kalıcı bir yuva ve bakımı için sürdürülebilir bir kaynak bulunamaz. Sonunda bir ümit Hulda’nın temelli Bodrum limanında kalmasına karar verilir. Başlangıçta her şey iyi de gider, ancak Muğla’nın 2014’te büyükşehir statüsüne geçmesinden sonra işlerin prosedürü değişir. Tekrar başa dönülür ve Hulda için tekrar arayışlar başlar. Bu arada Ahmet Koman emekli olmuş, yılın büyük bir bölümünü annesinin 1970’lerden beri yaşadığı Bodrum’da geçirmekte ve hala babasının eserleriyle Hulda’yı korumaya çalışmaktadır.

İstanbul çözümü

Güzel Hulda epeydir Bitez’de demirliydi, ancak bu ay Bodrum merkezde eski Fora Bar olan, şimdinin I. Artemisia Sergi Salonu’nun açıklarına getirildi. Çünkü galiba bir çare bulundu. O çarenin ne olduğunu Ahmet Koman’la Hulda’da konuştuk:  Birincisi Hulda’nın sağlık durumu nasıl, artık sınıra geldi mi? Şimdilik idare ediyor, iki senede bir karaya alıyoruz, sağolsunlar Ağanların tersanesinde kalafat ve boyası yapılıyor. Su altındaki kaplamalarının kalınlığı 9 santim ve onun işçiliği burada pek bilinmiyor. O yüzden ancak çürük olan bazı yerlerini kurşunla falan kaplayıp, idare etmeye çalışıyoruz. Hulda, Kuzey denizi için yapılmış bir tekne, Bodrum’un tuzlu suyu zarar veriyor mu? Tam tersi salamura etkisi yapıp koruyor, ama Akdeniz’de de kurt sorunu var. Karadaki ahşap kurduyla aynı cins değil, midye türü bir canlı. Bir kez eski usüle uyup bir süreliğine Manavgat’a çektik tekneyi, tatlı suda dinlendirdik. Şu anda çok da fena bir durumda değiliz. Bundan sonra nerede yaşayacağı, bakımının nasıl yapılacağı konusunda son durum nedir? Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras, Hulda’nın eski Fora’nın önünde bağlı durmasını sağlayacak sistemi başlattı. Dalış şirketiyle belediye arasında bir anlaşma yapıldı. Aslında amacımız 17 Haziran’da 100’üncü Yıl sergisini yapmaktı. Ona yetiştiremedik, ama 100’üncü yıl kapsamında Hulda’da bir Koman sergisi düzenleme fikrimiz devam ediyor. Bu arada 17’sinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden Kültür Varlıkları Daire Başkanı Mahir Polat aradı.  Bu yeni bir gelişme mi? Evet, yeni bir gelişme. Haliç’teki Osmanlı Tersanesi’nin bir kısmını kültür alanı olarak düzenliyorlar. Hulda’yı oraya alalım, hem bakımını yapalım hem de halka açalım dedi.  Ee bu çok sevindirici bir haber değil mi?  Ekrem İmamoğlu ve ekibi orada olduğu sürece evet, nihayet iyi bir şeyler olabilecek gibi gözüküyor. Peki bu son habere göre planınız nedir? Önce dalgıçların Hulda’yı eski Fora’nın önüne bağlaması… Orada bağlı durduğu yaz boyunca tekneyi Bodrumlu ziyaretçilere açmak, üzerinde Koman sergisi yapmak, etkinlikler düzenlemek… Ekim ayında The Bodrum Cup’a katıldıktan sonra da İstanbul’da tersaneye çekilmek… Gerekirse oraya İsveç’ten Korhan’ın ekibini de getirtebiliriz. Kışı İstanbul’da geçirdikten sonra 1 Temmuz Kabotaj Bayramı’yla tekrar Bodrum… Ama tabii hep isimlere bağlı konuşuyoruz, bu isimler olmazsa uzun vadede neler yaşanır, onu kestirmek mümkün değil.  Sizce bir gün Hulda’yı satmak zorunda kalır mısınız? Düzenli bir şekilde bakımını sağlayabilirsek ne ala, ama sağlayamazsak bir gün gerçekten satmayı düşüneceğiz sanırım. Yani benim de burama geldiği zamanlar oluyor. Sonuçta ben daha ziyade moleküler biyolojiden anlayan bir insanım, halkla ilişkiler hiç bilmem ve dostlar sağolsun, onların sayesinde bugüne kadar geldik. Bundan sonrası için tek isteğimiz kimsenin eline bakmayalım, çünkü bıktım bu sponsor bulma işlerinden. Kovalamasını da bilmiyorum zaten, ama ne olursa olsun diye de Hulda’yı bırakmaya niyetli değilim. Mülkiyet derdim olduğundan değil, doğru dürüst bir şey yapacaklarsa istediklerini yapsınlar, ama elimizde bir fren koyma imkanı olsun. Çünkü birileri çıkıp Hulda’yı da Savarona’ya çevirirlerse olmaz.

500 parça depoda bekliyor

-İlhan Koman’ın size kalan orijinal eserleri şu an nerede? İşadamı ve sanatsever Yunus Büyükkuşoğlu sağolsun, onun Bodrum’daki bir binasını dört yıldır depo olarak kullanıyoruz. Biz de bu arada Milas Söğütçük’te 8 dönümlük arazimizde depo konteynerler yapıyoruz. Tamamlanınca her şeyi alıp oraya götüreceğiz. -Kaç parça eser var? Yaklaşık 500 çalışma parçası var, diyebiliriz. -Sergileyecek misiniz? Orayı zihni sinir mimar arkadaşlarımızın kullanımına açıp bir sanatçılar rezidansı haline getirmeyi istiyoruz. İşletmeyi becerebilirsek hedefimiz kendi yağımızla kavrulmak.  

Sırf Akdeniz’in hatırı için bile Hulda yaşamalı

Hazır Hulda’yla ilgili iyi haberler duyunca takipçisi olmak adına, taşıma projesini üstlenen PF Marin’in sahibi, kendisi de bir balık adam olan Aytaç Aydın’ı aradım: Ne zaman taşıyacaksınız Hulda’yı? Temmuz ayı içinde taşınacak. Önce tonoz ve yüzer pontonlar yerleştirilcek. Sonra Hulda’yı pontonlara Akdeniz usulü (Med Mooring) dediğimiz bir sistemle bağlayacağız ve Bodrumlular karadan yürüyerek Hulda’ya geçebilecek.  Belediye’yle anlaşmayı imzalamışsınız, neyi bekliyoruz? Şu an Kuşadası’nda acil işlerimiz var, bir yandan onları bitirmeye uğraşıyoruz. Belediyeyle yaptığımız anlaşma da sadece bir maliyet anlaşmasıdır. Hulda zaten bizim gönüllülük esasıyla bağlı olduğumuz, bizim için çok kıymetli bir kayık. Ne zaman bir fırtına olsa ben ve Tunç Kaptan hemen Hulda’nın başına koşarız. Serhan Üçtepe birkaç kez Hulda’yı batmaktan kurtaran isimdir. Ağanlar tersanesi bakımını yapar. Belediye’de etüt proje müdürü Özgür Şahin, sırf Hulda için işleri hızlandıran kişi olmuştur. Hulda’nın kahramanı çok yani? Hulda bugün hala yaşıyorsa Ahmet abinin gayretleri ve bizlerin imece usulüyle yaşıyor. Ama bizim yapabildiğimiz tek şey batmamasını sağlamak, onun asıl bakımının karşılanması ve daha uzun yıllar yaşatılması gerekiyor. Ben o Akdeniz heykelinin önünden her geçtiğimde “Ne kadar güzel bir heykel” dedim. Sırf bunun hatırı için bile hepimizin elinden geleni yapması gerekiyor. Ne kadardan bahsediyoruz, Hulda’nın kabaca bakım maliyeti nedir? 200 bin dolar.