22 Haziran 2024, Cumartesi Gazete Oksijen
07.06.2024 04:30

Türkiye’de yüksek öğretim masalı

Geçtiğimiz pazar bir milyondan fazla öğrenci kendilerini iyi bir üniversiteye taşıyacağını umdukları liselere giriş hakkı kazanmak için LGS’ye girdi. Bu pazar da üç milyondan fazla aday YKS maratonunu koşacak. Lakin hem öğrencilerin hem de ailelerin aklında aynı soru, yüreklerinde aynı kaygı; bu çabaya değecek mi?


(Yazarın uyarısı: Bu yazıyı 18 yaşından küçük çocuklara, bilhassa pazar gününden evvel okutmayın.)

İran, Nikaragua, Çin, Suudi Arabistan, Ekvator Ginesi, Bahreyn, Suriye, Belarus, Türkmenistan, Eritre, Burma ve Kuzey Kore…

Varieties of Democracy (V-Dem)’nin hazırladığı, akademisyenlerin öğretme ve tartışma yapma, araştırma yürütme, sansür olmaksızın özgürce görüşlerini ifade etme ve profesyonel veya temsilci akademik organlara katılma haklarını ölçen Akademik Özgürlükler Endeksi’nde Türkiye 171 ülke arasında 159’uncu sırada.

Şimdi bu veriyi alın, birçoğunuzun sosyal medyada önüne düşmüş olacak geçtiğimiz pazar LGS’ye giren çocuğunu okul bahçesinde görebilmek için ağacın üstüne tüneyen babanın fotoğrafıyla beraber düşünün.

Ben bu yazıyı iki sınav arası yazıyorum. Geçtiğimiz pazar bir milyondan fazla öğrenci kendilerini iyi bir üniversiteye taşıyacağını umdukları liselere giriş hakkı kazanmak için LGS’ye girdi. Bu pazar da üç milyondan fazla aday YKS (Yükseköğretim Kurumları Sınavı) maratonunu koşacak. Lakin hem öğrencilerin hem de ailelerin aklında aynı soru, yüreklerinde aynı kaygı; bu çabaya değecek mi?

Arzulanan liselerin hali

Her şeyden evvel liselerin haline bakalım. AKP döneminde yüzde 600’e yakın bir artışla mevcut okulların yüzde 13.5’ten fazlası İmam Hatip olmuş. Geriye kalan birkaç köklü devlet okuluna girebilmek için de sınavda ‘full çekmek’ gerek. Özel okulların eli yüzü düzgün olanlarına girebilmek içinse vaziyet çok farklı değil, çocukların yüzde 1-10’luk dilime girmeleri gerekiyor. İş iyi bir sınav geçirmekle de bitmiyor. Bu olasılığı hayli düşük performansı gösterebilmiş sayılı çocuğu ebeveynlerinin bahsi geçen özel okullardan birine gönderebilmeleri için yıllık 500 bin ile 1 milyon TL arası değişen astronomik okul ücretlerini karşılayabilecek maddi imkanlara sahip olması lazım. TÜİK, mayıs ayı enflasyon rakamlarını açıkladı bu hafta biliyorsunuz. Enflasyon mayısta yıllık bazda yüzde 75,45 iken bir önceki yılın aynı ayına göre artışın en yüksek olduğu tüketim(!) grubu yüzde 104,80 ile eğitim oldu. Bu kendi aldığı eğitimi çocuğuna sağlamak imkanı hızla daralan binlerce ebeveyn anlamına geliyor. Özel okulların en ucuzunun ücreti birçok eve giren toplam gelirin misli fazlası. Yani sizin anlayacağınız “sınav” büyük ölçüde işlevini yitirdi birçok aile için.

Beş yıllık ilköğretim sonrası girilen Anadolu Lisesi giriş sınavlarını hatırlayın. Ortaokul öncesi dil hazırlık sınıfı dahil toplamda yedi senelik eğitimin bizi mancınık gibi bambaşka hayatlara atabileceğine iknaydık. Zira o vakitler seçilerek girdiğimiz iyi devlet okullarında alınan eğitim niteliği itibarıyla, iyi bir üniversiteye girmek vaadinden fazlasını içinde barındırıyordu. Bu okullardan birinde okumuş olmak muazzam bir dil eğitimi, spor ve sanat ile hemhal olabilmek imkanı ve belki de en mühimi farklı sosyal sınıflardan akranlarla sosyalleşme imkanı veren dönüştürücü bir ergenliği beraberinde getiriyordu. Daha önce gazetemizde garabet müfredat değişikliği üzerine yazdığımda da söylemiştim. Ben ilkokuldan sonra Anadolu Lisesi’ne giren son nesildenim. Ankara Gazi Anadolu Lisesi’nde aldığım İngilizce eğitimi bir saat özel ders almama hacet olmadan, üstelik de lisans eğitimimi Türkçe almış olmama rağmen, beni uluslararası bir akademik kariyere taşıdı. Öyle ki üniversite sınavında beklenen başarıyı gösteremeyip, tabiri caizse topu taca çıkardığımda, yine ortaokul ve lisede aldığım eğitim olmuştu topu yeniden oyuna sokabilmeme olanak sağlayan. O yüzden bir öğrenci ve ailesi için bu sınavların ne anlam ifade ettiğini çok iyi biliyorum. Nesildaşlarım ve bizden önce gelenlerin bildiği üzere eğitimde iyi bir temel, birçoğumuz için sonrasındaki sınavlarda iyi bir performans göstermek idealinden çok daha fazlasına işaret ediyordu. Biz bugün aynı saiklerle çocuklarımızı motive etmekten, onlar için benzer gelecekleri umut etmekten çok uzağa düştük.

Peki ya sonrası, yani bütün bu mücadelenin devamında hedeflenen nitelikli bir üniversite eğitimi?

Büyük kampanya, her ile bir üniversite saçmalığı!

Eurostat verilerine göre Avrupa’da nüfusa göre en çok üniversite öğrencisi Türkiye’de yer alıyor. 2019 verilerine göre Türkiye’de bin kişiye düşen üniversite öğrenci sayısı 95 idi. Bu sayı geçtiğimiz senelerde her ne kadar ufak bir düşüş yaşamış olsa da birinciliği elden bırakmış değiliz. Maksimalist dünyası ile uyumlu olarak Tayyip Bey, bugün sayısı 7 milyondan fazla üniversite öğrencisi ve 200 bine yakın akademik personel ile yükseköğrenimin kendi iktidarında nasıl arşa çıktığıyla sıkça övünür bildiğiniz üzere. AKP 2002’de iktidara geldiğinde Türkiye’nin 40 ilinde 53 devlet üniversitesi vardı. Önce 2006’da başlayarak bu 40 ilin dışındaki pek çok küçük şehirde de üniversitelere bağlı fakülteler ve yüksekokulları üniversiteye dönüştürdüler ve üç yıl gibi kısa bir sürede 41 ilde 41 üniversite kurdular. Daha sonra bunlara işlevsiz irili ufaklı birçok devlet ve vakıf üniversitesini de ekleyerek toplam sayıyı 208’e yükselttiler. Adeta yerli ve milli bir rönesans, as bayrakları!

Gazeteci Tuğba Tekerek, AKP döneminde mantar gibi türeyen üniversiteler üzerine sekiz yıl süren kıymetli araştırmasını kitaplaştırarak birçoğumuzun bildiği bu garabeti kavramsallaştırdı: Taşra Üniversiteleri. Kitapta yer alan mülakatlardan bir alıntı vaziyetin özeti: “Ağrı’da fakülte okuyacağınıza İstanbul’da levha okusanız, görüş açınız daha çok değişir.”

Bu ilk kertede kulağa elitist gelse de, üniversitenin ne olması gerektiğini hatırladığımızda hakkaniyetli bir çıkarıma dönüşüyor. Çünkü her meseleye olduğu gibi yükseköğrenim meselesine de bir tür müteahhit refleksi ile yaklaşan AKP iktidarı, üzerine ne tabela koysanız o işe vakfedilebilecek nitelikteki ucube binalarında ülkenin, ama adalet sarayı ama hastane ama üniversite, yükseköğrenim standartlarını kendi dünya görüşüne göre yeniden belirledi. Bir taraftan 4 Haziran itibarıyla AYM’nin iptal ettiği düzenlemeler arasında yer alan cumhurbaşkanının rektör atama yetkisi ile atanan kayyum rektörler aracılığıyla ele geçirip içten çökerttikleri köklü üniversiteler, diğer taraftan içinde ilgili alanda akademisyeni dahi olmayan abuk sabuk yeni üniversiteler, yükseköğrenimi bir nevi sirke çevirdiler.

İşin trajikomik tarafı da şu ki; bir taraftan içi boş taşra üniversiteleri sayıca artarken diğer taraftan da ülkede meslek eğitimi zayıfladı. Hani sorsanız, bu bir alana bir bedava yeni üniversitelerin temel misyonu için yereli kalkındırmak, bölgenin iktisadi faaliyetleriyle uyumlu meslek eğitimleri vermek ve göçü önlemek derler. Bugün baktığımızda bu misyonu layığıyla yerine getiren üniversitelerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Hadi bu kadar yatırım yapıldı, bari nitelikli istihdama hizmet etseydi. Bugün reel sektörle hemhal kiminle konuşsanız size nitelikli işgücü bulmakta ne denli zorlandıklarından bahsedeceklerdir. Bunu fark eden öğrenciler de bir taraftan binbir ekonomik güçlükle mücadele ettikleri, diğer taraftan hiçbir dertlerine derman olmayan öğrencilik hayatlarının meşruiyetini sorgular hale geldiler. Gölge etmese başka ihsan istemediğimiz YÖK’ün kendi hazırladığı rapora göre Türkiye’de 2018-2022 yılları arasındaki beş yılda 1 milyon 957 bin üniversite öğrencisi okulu bıraktı.

Kime lazım milyonlarca üniversite diploması?

Halbuki bizim gibi ara eleman ihtiyacı yüksek bir ekonomiyi bir tarafa bırakın, bugün Avrupa’nın hemen her ülkesinde mesleki eğitimin yükseköğretime tercih edilme temayüllünün arttığını görüyoruz. Mesleki eğitime artan teveccühün arkasında genç işsizliği ve bildiğimiz şekliyle üniversite sisteminin genişlemesine dair endişeler yatıyor.

Yine Times Higher Education’da yayınlanan bir çalışmada sekiz Avrupa ülkesinde yaklaşık 9.000 vatandaşın katıldığı bir ankette, eğitimde öncelik verilmesi gereken alan sorulduğunda, sadece yüzde 17’si standart üniversite eğitimini önceliklerken, yüzde 30’u mesleki eğitimi önemli bulduklarını vurgulamış. Bu araştırmanın başındaki siyaset bilimci Marius Busemeyer’in, meslek eğitimine artan ilgiye binaen söyledikleri çarpıcı. Busemeyer 2013 yılından bu yana Alman tarihinde ilk kez öğrencilerin sayısının çıraklardan fazla olduğuna ve bazı çıraklık pozisyonlarının doldurulamadığına işaret ediyor. Bugün Türkiye’de de vaziyet çok farklı değil, iş bilen usta kapanın elinde kalıyor, birçok fabrikada ustalar mühendislerden daha yüksek ücretlere çalışıyor.

Bu duruma ilişkin Şansölye Schröder döneminde Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kültürden sorumlu devlet bakanı olarak görev yapan filozof Julian Nida-Rumelin, yükseköğretime aşırı odaklanmayı eleştiren “Akademisierungswahn” diye bir terimi ortaya attı. Bunu serbest çeviri ile “Akademi Balonu” olarak çevirmek isterim. Almanya’yı Almanya yapanın meslek eğitimi olduğu düşünülünce kopan vaveylayı da anlamak mümkün.

Gelsinler de biz onlara Giresun’un Bulancak ilçesinde dolmuşçuların yaptırdığı üniversite binasında düzenleyeceğimiz bir sempozyumda gösterelim akademi balonu nasıl olur.

İşte bu sefer Almanlar bizi kıskanır.

Akademik özgürlük

Halbuki nedir üniversite? Üniversite kökenini “bütüne” işaretle Latince universitas’dan alır. Her ne kadar bugün anladığımız şekliyle üniversitenin kurum olarak tarihsel köklerini Antik Yunan filozofu Plato’nun MÖ 4. yüzyılda kurduğu Akademi’ye kadar dayandırsak da bugün anladığımız şekliyle Avrupa’daki ilk üniversiteler Bologna Üniversitesi (1088), Paris Üniversitesi (1150, daha sonra Sorbonne ile ilişkilendirildi), Oxford Üniversitesi (1167) ve Cambridge Üniversitesi (1209) olmuştur.

Üniversitenin inşasında bir mihenk taşı olarak üniversitenin olmazsa olmazı “akademik özgürlük kavramını” görürüz. Bu kavramın ilk belgelenmiş kanıtı, Bologna Üniversitesi’nin kuruluşunun erken dönemlerinde Constitutio Habita’dan gelmektedir. Akademik özgürlük, üniversiteler ve bilim insanları için hayati önem taşır. Bilim insanlarının özgürce araştırma yapabilmesi ve yeni bilgiler üretebilmesi, bilimsel ilerlemenin temelidir. Bu özgürlük, inovasyonu teşvik eder ve toplumsal ilerlemeye katkı sağlar. Eleştirel düşüncenin gelişmesine destek olur, öğrencilere geniş bir perspektif sunar ve bağımsız düşünmeyi teşvik eder. Çünkü üniversite özünde bilginin motamot öğrenildiği değil, bilginin üretildiği ve aslında öğrencilerin ögrenmeyi öğrendiği kurumlardır. Ancak bu vesile ile üniversite toplumsal sorunlara çözüm bulma yeteneğini artırır ve toplumsal adalet, insan hakları ve demokrasi gibi değerlerin korunmasına yardımcı olur. Demokratik bir toplumun temel taşı olan akademik özgürlük, bilgiye dayalı kararların alınmasını sağlar ve toplumun daha iyi yönetilmesine katkıda bulunur. Bu nedenle, akademik özgürlüğün korunması ve desteklenmesi büyük önem taşır.

Bu yüzden 1988 yılında İtalya’nın Bologna kentinde Magna Charta Universitatum (Büyük Üniversiteler Mutabakatı) imzalanmış ve bu mutabakatla üniversitelerin varlığını destekleyen akademik özgürlük ve kurumsal özerklik gibi temel ilkeleri açıkça tanımlayan bir çerçeve benimsenmiştir. Evrensel bir ilham kaynağı olarak hizmet etmesi amaçlanan bu belge, yalnızca Avrupa’da bulunan üniversitelere değil, dünya çapındaki tüm üniversitelere açıktır. Biz bugün coğrafi konumu itibarıyla karşılaştırmamız makul Avrupa üniversiteleri arasında akademik özgürlükte sondan ikinci sıradayız. Selçuk Şirin Hoca’nın Oksijen için kaleme aldığı “Üniversitelerimiz üniversite mi?” başlıklı yazısında paylaştığı istatistiği hatırlayalım. Times Higher Education (THE) dünyadaki üniversiteler sıralamasında değerlendirmeye alınan üniversite sayısı 75, ilk 1000’e girebilen üniversite sayımız ise 11. TOKİ felsefesiyle tuğla üstüne tuğla koyarak bina edilen bir yükseköğrenim sisteminden şüphesiz ki bundan fazlası beklenemezdi.

Geçmişler olsun.

İşlevini yitirmiş bir sınav sistemi

Yükseköğrenimde yaşanan bu fetret devrinin çok önemli bir ayağı şüphesiz ki yerle yeksan edilen sınav sistemi. Ülkenin nitelikli insan gücü ve aydın yetiştirebilme kabiliyeti sadece üniversitelerin değil, üniversitelere seçilim sürecinin de erozyona uğratılmasıyla yaşandı. Son 25 yıldır sınav sistemi ile müfredat arasındaki organik bağın koptuğunu görüyoruz. Peki bu ne zaman başladı?

Yakın tarihe baktığımızda suni bir rekabetin cemaat dershanelerine alan açmak için bile isteye yaratıldığını görmek mümkün. 2013’te yaşanan ve adına “dershane krizi” dediğimiz, AKP’nin FETÖ ile kopuşuna kadar geçen süreçte, sınavlarda müspet netice elde edebilmek için dershanelere gitmek farz olmuştu. O zamanlar şüphelendiğimiz ve fakat 15 Temmuz sonrası süreçte vakıf olduğumuz bir sistem ile, bir taraftan cemaat dershaneleri eliyle sınav soruları servis edilirken diğer taraftan da yine bu cemaat dershanelerinde hem devletin farklı organlarında hem de iktisadi hemen her alanda etki alanını artırmayı mümkün kılacak üniversiteye “yerleştirmeler” yapılıyordu. Cemaat dershaneleri bitti belki ama radyoaktif atığı kaldı. Bugün çocuklar kendilerini bekleyen üniversite eğitimine onları hazırlamaktan uzak bir müfredat ve o müfredat ile de alakasız bir dizi sınav ile boğuşmaya devam ediyorlar. Ne için? Kendi çocuklarını eğitmek mesuliyetini, siyasal saiklerle kendilerine güç devşirmek ile takas eden idarecilerin yönettiği toplumlar mutlaka bunun bedelini öderler.