Alaçatı böyle değildi o vakit. Böyle dediğin de nedir diye soracak olursanız, yani şimdiki gibi her köşede bir iş makinesi, sokakların iki yanına park etmiş arabalar arasından, birbirinin üzerinden geçerek yürümeye çalışan insan kalabalığı, böyle bir karmaşa, böyle akıl dışı fiyatlarla satış yapan butikler, dükkânlar, mekânlar, neon ışıklı levhalar, büyük siteler, İstanbul’un ünlüleri ve ünlü mekânlarının şubeleri ile dolu bir yer değildi. Huzurlu basit bir tatil ya da sörf yapmanın peşinde olan doğalcılar Alaçatı’yı seçerdi. Sakindi. Sessizdi. Köylüsü hâlâ evlerinin içindeydi. Doksanların sonlarında Alaçatı’nın bugünkü halini hayal bile edemezdiniz. Sonra “arazi ve inşaat” yatırımcılarının altın çocuğu oldu. Arazi yatırımcısı, “profilini” de beraberinde getirdi. Eğlence ve tatil anlayışını da. Müşterilerini de. Müşterilerinin peşindekileri de. Eskiden kameralar yaz başladı mı Nişantaşı sokaklarından Bodrum’a geçerdi. Magazin ekipleri bölündü, Alaçatı muhabirleri çoğalmaya başladı. Yeni yapılan cumbalı renkli pencereleri ile Alaçatı evlerinin fiyatları da aldı başını gitti bu arada. Yapının kalitesinin bir önemi yoktu artık. Şekil şemal Alaçatı’ya uysun yeter, dedi inşaat şirketleri. Instagram’ın yaygınlaşması ile Alaçatı’nın begonvil dolu sokaklarında, mavi kapılarında çekilen fotoğraflar “plajda çıplak ayak, aletli pilates” fotoğrafları kadar sosyal medyanın olmazsa olmazlarının arasına girdi. Günü birlikçiler, ünlü görmeye gelenler çoğaldı. Sadece “oradaydım” demek için verilen pozlarda kullanılan pahalı içkiler, daha da pahalı yemekler, sabahlara dek süren partiler, mekânların birbirinin müziğini bastırmaya çalışması, önce mekân çalışanlarının rekabet nedeniyle birbirine girmesi, sonra da fahiş fiyata ve kötü servise itiraz eden müşteriye kötü davranılması, azarlanması hatta bazı yerlerde silah seslerinin duyulması filan derken, Alaçatı’nın eski âşıkları, sporcuları, sessizlik sevenleri yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı ondan. Başka yeni yerler, sessiz köşeler aramaya çıktılar. Evlerini, mekânlarını sattılar. Zira uzaklaşmaya çalıştıkları şey İstanbul’du ama İstanbul çoktan Alaçatı’nın bedenini ele geçirmişti. Tıpkı Bodrum gibi... İnsan neden, hangi duygudan kaçıyorsa ona yakalanıyor nihayetinde. Kaçan kovalanıyor çünkü. Bunlar, bu sayıp döktüklerim tamamen benim kişisel görüşlerim ve gözlemlerim. Bana itiraz eden de olacaktır az bile yazmışsın diyen de. Kızım Lal 5 yaşındayken onu da alıp sakin bir tatil için İstanbul’dan kaçtığım o yazı anımsıyorum. 2007 yazı… “Kimse olmaz, rahat edersin” demişti bir arkadaşım. Bir diğeri ise “Ben pek sanmıyorum. Bu yaz sanki herkes oraya gidecek. Çok konuşuluyor. Acaba doğru bir seçim mi kafa dinlemek için?” diye sormuştu. Güneşin kariyerimi aydınlattığı ama hayatımı kavurduğu bir yıldı o yıl. Kapılarını birkaç hafta önce açmış olan küçük bir otelde anne kız, herkesten, her şeyden uzak, sessiz bir tatil yapacaktık. Alaçatı’ya girer girmez, toz toprak içinde bir yolun sonundaki taş evin önünde durduk. Alaçatı’yı bilenler için şöyle tarif edeyim: Otobandan girdiğinizde o çok büyük, ünlü süpermarketin sol yanında uzanan ve sonunda bugünkü büyük Alaçatı pazarının kurulduğu sokaktan bahsediyorum. İstanbul’dan arabayla gelmiştim ve o sokağa ilk girdiğimde kalkan tozu hiç unutmadım. Sokağın 2007’deki halini otelin o günkü sahipleri Okşan ve Lemi Resimcioğlu gülerek anlatıyor: “Şu an Alaçatı Macrocenter’ın oradan başlayıp Port Alaçatı’ya bağlanan yol yoktu. Otelin önü topraktı, asfalt yoktu. Elektrik direkleri bile yoktu. Kapkaranlık bir sokaktı. Telefonumuz yoktu. İnternetimiz yoktu. Bir sabit telefonu cep telefonumuza yönlendirmiştik. Rezervasyonları öyle alıyorduk. Connect card’lar vardı, internete öyle bağlanıyorduk. Rezervasyon yaptıranlar telefonla arayıp yol tarifi istiyorlardı ama karanlık ve toprak yola girdiklerinde vazgeçiyorlardı. Biz de misafirimiz gelecek diye bekliyorduk. Ama sonra yol tarifi vermemeye başladık. “Siz Alaçatı’nın girişindeki benzin istasyonunda bekleyin, sizi almaya geliyoruz” diyerek, misafirlerimiz o karanlık yola girmeden biz onları gidip alıyorduk. Hatta bizim otelin bölgesinde o yıl trafo yoktu. 70 kVA bir jeneratör kiralayıp, her gün tankerle mazot alarak klimaların çalışmasını sağlamış, ciddi paralar ödemiştik. Ama ertesi sene yol yapıldı, telefon bağlandı, elektrik geldi.” Yolu görünce kaçmamıştım ama açıkçası beni içeride neyin beklediğini de kestiremiyordum. Alaçatı evlerinin sürprizi buydu o tarihlerde. Toz toprak içindeki sokakların kavurucu sıcağından sonra o kapının ve duvarların ardında ne ile karşılaşacağınızı bilemezdiniz. Dediğim gibi, kızım Lal o zaman 5 yaşında, saçları iki yandan örgülü, neşeli, hiç susmayan bir çocuktu. Bize kapıyı Lemi Bey açmıştı. Sade ama rafine bir zevkle döşenmiş küçük giriş holünün ardında henüz biçilmiş yemyeşil çimleri ve havuzu görünce neşeli bir çığlıkla bahçeye koşmuştu kızım. Onun neşeyle çimlere koşması, taze biçilmiş çim ve Okşan Hanım’ın o gün ilk defa tadıp hep çok özlediğim taze lor kurabiyesinin kokusu... Hafızamdan hiç çıkmaz. O yaz Okşan Hanım ve Lemi Bey’in ilk konuklarındandık. Mutfaktan telaşla çıkıp beni odamıza götüren Okşan Hanım aslında endüstri mühendisi, eşi Lemi Bey de makine mühendisiydi. O gün ilk yorgunluk kahvesini içerken arkadaş olmuştuk bile. Karı koca ikisi de İzmirliydi ve uzun zaman başarılı bir iş yaşamının içinde yorulmuşlardı. Büyük kurumlardan sonra kendi şirketlerini kurup büyütmüşlerdi ve İstanbul’da açtıkları şubede de hayatları aynı başarıyla devam ederken, “Gerçekten istediğimiz bu muydu bizim?” diye sorgulamaya başlamışlardı. İşte o sorgulamanın sonucu küçük bir otelin bahçesinde karşılıklı kahve içiyorduk. Aradan yıllar geçti. Şimdi eski dostlarımla konuşurken bize çok uzun zaman önceymiş gibi gelen o günler aslında daha dün. Okşan Hanım’a “Hadi bir daha anlatın, tıpkı o günkü gibi” diyorum. Gülümsemesini hep çok severim. Gülümseyerek anlatıyor: “Biz ikimiz çok radikal kararlar alırız ve o 2002 yılında da radikal bir kararla ofisi kapattık. Alaçatı’da, Çamlık Yol’da yazlık evimiz vardı. Oraya geldik. Bir sene bir şey yapmayacağız, ondan sonra karar vereceğiz, dedik. Önce küçük bir otel açalım, içinde de evimiz olsun diyorduk. Tabii serde mühendislik olunca bir işe başlamadan önce fizibilite yapıyorsunuz. Çamlık Yol’daki yazlığı ve İzmir’deki kooperatif evimizi satılığa çıkardık. Satılsın, öyle bir arsa alalım dedik ama hemen satılmadılar. O tarihlerde Alaçatı’da her şeyi hemen satmanız mümkün değildi. O kadar popüler değildi. Eski evler ve sörf merkezi dışında pek bir şey yoktu. 2004 Aralık’ında otelin arsasını bulduk. Bir tarlaydı. Hatta emlakçı bize arsayı gösterirken kış günü arsaya kadar yol yoktu da gidemedik. Taaa şurada, şu ağacın olduğu arsa sizin arsanız, demişti. Arsayı aldıktan sonra Alaçatılılarla konuştuğumuzda, işte biz şurada arsa aldık, otel yapacağız dediğimizde, bize orada yol yok, elektrik yok, delirdiniz galiba diyorlardı. Derken, 2005’te inşaata başladık. Projemizi bizim mühendislik zamanımızdan tanıdığımız mimar Salih Seymen çizdi. Projeyi bize verdi, siz bu inşaatı kendiniz yaparsınız, dedi. Biz bir ekip kurup inşaatı yapmaya başladık. Elektrik direkleri satın alıp karşı yoldan inşaata kadar elektrik çektirdik. Yol yok, yol açtık... 2006 yazına yetiştiririz diye yola çıktık fakat ancak 21 Nisan 2007’de açabildik. Bu arada inşaat ilerledikçe ve paralar bittikçe İzmir’deki evimizi ve bir ofisimiz vardı, onu da sattık ve inşaatı bitirebildik.” Şimdi o sokakta araba park edecek yer bulmak imkânsız neredeyse. O kadar kalabalık ki Alaçatı’ya yazları adım atmak istemem. Oysa o vakit Alaçatı’nın sakinliğinde kalabileceğiniz oteller parmakla sayılırdı. Taş Otel, Sailors, Sakızlıhan, Alaçat Kırevi vardı ve birkaç otel daha. 2010 yılından sonra ise Alaçatı’daki otel sayısı 100’ü geçmiş. Şu an tahmin edilen sayı 700 civarı. Vay be!!! O yaz sığındığım o küçük otelde ben bir kenarda şehirden getirdiğim iç canavarımı yenmeye çalışırken, Okşan Hanım ve Lemi Bey hem bana şifa olan bir sakinlik hem de kızımın neşesini yükselten bir enerjiyle ikimize de çok mutlu bir hafta hediye ettiler. Bir sabah kızım ile Okşan Hanım’ı o küçük otelin rüya gibi minik mutfağında çilek reçeli kavanozlarını boşaltırken bulmuştum. Lal gözlerini açmış, dikkatle Okşan ablasının ona anlattığı tarifleri dinliyordu. Beni görür görmez heyecanla öğrendiklerini aktarmıştı: “Anne bak şimdi! Yumurta ve şekeri karıştır. Zeytinyağı ekle, karıştır. Yoğurt ekle, karıştır. Limon kabuğu ve portakal kabuğu rendele. Tatlı loru ekle, karıştır. Limon suyu ve karbonatı ekle ve unu ekle, karıştır. Güzelce yoğur. Böyle benim elim kadar yuvarlaklar yap. Üstlerine biraz toz şeker serp. Fırını da ısıt. Sonra da kızarana kadar pişir. Tamam mı?” Okşan Hanım’ın o güzelim tariflerini anlattığı Bonte isimli YouTube kanalının, hatta pasta, kurabiye atölyelerinin ilk öğrencilerinden biri belki de o küçük kız çocuğuydu. Hepimiz bayılırdık akşamüzeri havuz başına gelen 5 çayı kurabiyelerine, poğaçalarına. Her şeyi kendi elleri ile yapardı karı koca. O kahvaltılar, o sabahlar, o akşamlar, ah nasıl da güzeldi… “Çok şahane bir 10 yıl geçirdik otelimizde misafirlerimizle. Pek çoğu arkadaşımız, dostumuz oldu. Beraber inanılmaz mutluyduk. Hatta otelde tanışıp kendi aralarında arkadaş grubu kuranlar oldu. Bir grubun ismi Cadde75giller’di. İstanbul’da da buluşup görüşmeye devam etti arkadaş olanlar. Çoğuyla hâlâ görüşüyoruz. Otelde çok uzun konaklayanlar, 35-40 gün kalanlar olurdu. Yani ev gibiydi. Biz de neyi sevdiklerini, hangi peyniri yediklerini, kiminin yumurtanın sarısını yemediğini, birisinin yulafı sütle, diğerinin suyla pişmiş sevdiğini, kimin çayı kimin kahveyi sevdiğini bilirdik. Senenin hangi ayında geleceklerini bilip onları beklerken heyecanlanmayı, kışın otel kapalıyken bizi, sağlımızı merak edip aramalarını özlüyoruz elbette. Güzel ve özel günlerdi.” Aslında oteli sattıklarını duyduğumda çok şaşırmıştım. Sonra düşündükçe Alaçatı’nın hızlı değişimi içinde bunun pek de sürpriz bir gelişme olmadığını fark ettim. “Alaçatı’daki en büyük problem, yetişmiş turizm personeli bulmak ve son yıllarda değişen eğlence anlayışı ve kalabalıklar. Biz bu işe başladığımızda Alaçatı dinlence yeriydi. Sakinlik demekti. İyi yemek demekti. Sörf yapılan sessiz bir beldeydi. Ama bunlar değişince yapımıza uymadığını düşündük. Çünkü bizi mutsuz edebilirdi. Alaçatı fazla popülerleşmeye yenildi. Bizim evimiz otelimizin içindeydi. Tabii oteli satınca ev de gitti. Şimdi kendimize küçük bir ev yapıyoruz.”
28.05.2021 06:00
İnsan neden, hangi duygudan kaçıyorsa ona yakalanıyor nihayetinde… Kaçan kovalanıyor çünkü...
Kavuşma...
18 Şubat 2022
Bereket ölçülü olmakla çoğalır
17 Aralık 2021
Milyonluklara bir-iki
Tüm Yazıları
10 Aralık 2021