01 Temmuz 2022, Cuma
26.11.2021 04:30

Behçet Necatigil ve bıraktıkları

Bir şiir çok uzun yıllar önce duygu dünyamın derinlerine inmişti. Ne zamandı? Artık o kadar uzak ki hatırlamam imkânsız. Belki on, belki de on bir yaşındaydım. Radyodan gelen hafif ekolu bir ses...  Hayatın neresindeydim? Yaşadığı günlere tutunmaya çalışmanın sızısını hisseden, ama tarif edemeyen, göstermeye de yanaşmayan o çocuk bana gülümseyerek bakıyor şimdi. Biraz mahcup. 

Şiirler ve bıraktıkları

Neydi beni o dizelere bağlayan? Sahiciliği, hayata o hassas, ince dokunuşu mu? “Hani bir sevgilin vardı/ Yedi sekiz sene önce/ Dün yolda rastladım/ Sevindi beni görünce/ Sokakta ayak üstü/ Konuştuk ordan burdan/ Evlenmiş, çocukları olmuş/ Bir kız bir de oğlan,/ Seni sordu/ Hiç değişmedi, dedim/ Bildiğin gibi.../ Anlıyordu/ Mesutmuş, kocasını seviyormuş/ Kendilerininmiş evleri.../ Bir suçlu gibi ezik,/ Sana selam söyledi”... Behçet Necatigil ile gerektiği gibi üniversitedeki öğrencilik yıllarımda tanışacaktım. Aşkı biliyor muydum artık? Meseleydi. O çocukluk şiiri hayata bir başka sızının yazılması demekti artık. Bilmeden nasıl da doğru bir damar yakalamıştım. Şiir, incelikli bir dünyanın anahtarıymış meğer. Evlerin hatırlattığı neydi? Aldığı, götürdüğü?... “Önceki evlerin üzüntüsü biter mi?/ Kapıları kapasanız da eser/ Kesildiğini sandığınız soluklar/ Daha da artmışa benzer”... ‘Ayrı evlere çıkmak’ böyle bir şey miydi? Görmek gerekecekti. Kayıplar vererek. Öğrenerek... Sonra başka köşelerde başka sesler gizlenecekti. Unutmayacaktım... Yine çok eski bir çocukluk anısı... Yine o radyodan gelen sesler. Radyo tiyatrolarını bilir misiniz? Tekrar bir hayal meyal hatırlayış... Bir yolcu telaşla bir rasathaneye gidiyor. Yıldızları görebilme umuduyla. Yetkili göremeyeceğini söylüyor. Yıldızların aslında başka bir yerde bulunduğunu... Bir gece vaktinde gökyüzüne bakıp kendi yıldızını görmesi, işaretlemesi gerektiğini... Belki de gerçek, bir çocuğun avucuna aldığı o ateş böceğinin sadeliğinde gizliydi. “Yıldızlara Bakmak” da eski ama hiç ölmeyecek bir hikâyeydi artık. Zamanın akışında bu duygu yolcusunun radyo oyunları, çevirileri, şiir gibi düzyazıları, incelemeleri de olduğunu öğrenecektim. Atik Ali Paşa’da 1916 yılında henüz daha iki yaşındayken, oturduğu konağın yanmasının üzerinden çok kısa süre sonra annesini kaybedecek, yaşadığı ağır bir hastalık yüzünden de kendini şiire daha çok verecek, tek başına el yazısıyla bir şiir dergisi çıkarıp yakınlarına dağıtacak bu yolcunun ne çok anlatacağı varmış. Bir başka şiiri kimi anlatıyordu?.. “Sessizliği bir evin/ Telefon, kapı/ Açan yoksa/ Bir şeyler olmuştur/ Ya gittiler uzaklara/ Ki bu kurtuluştur/ Ya yalnızlık adına/ Bir savaşa girdiler/ Bundan korkulur/ Ya uzak bir çağrıya/ Kulak uydurulmuştur/ Duyulmaz başka sesler/ Er geç duyulur”... Şiirin karşıma çıktığı günler o yalnızlık adına kalmayı seçmiştim. Yazı yolumun başlarındaydım. Beni hangi hikâyelerin beklediğini elbette bilmiyordum. Savaş çetin bir savaştı ama anlayacaktım... “Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi/ Kalbinizi dolduran duygular/ Kalbinizde kaldı”... Öyle miydi?

O karşılaşma

Bir keresinde karşılaşmıştık. Nişantaşı’nda bir apartmanın bodrum katında bir sanat galerisi vardı. Adını hatırlayamıyorum. Söyleşiler de yapılırdı bazen. Bir keresinde konuşmacılar arasında kendisinin de bulunduğu bir etkinlik düzenlenmişti. Kesik kesik konuşması şiirleri gibiydi. Şiirleri konuşuyordu desem yeriydi daha doğrusu. Konuşmasını bitirdikten sonra yanında oturan Tahsin Yücel’in kulağına, bir başkası konuşurken, sigara içmeye çıkacağını fısıldamıştı. Bunu da parmaklarını dudaklarına götürmesinden anlamıştım. Sonra çıkmış ve dönmemişti. Çok ince ve hassas bir insandı. Bu hareketinde hiçbir zaman kabalık aramadım. Neler hissetmişti kim bilir. Konuşmalar bitip de dışarı çıktığımızda hâlâ orada durduğunu gördüm. Birkaç saniyeliğine göz göze geldik. Çok anlamlı bir bakıştı. Beni sanki daha iyi anlamaya çalışan bir bakış. Ya da ben öyle sanmıştım.  1979 yılında Şişli Camii’nden cenazesinin kalktığı gün ise avluda dururken tanımadığım bir adam yaklaşmıştı yanıma. “Siz Behçet Necatigil’in oğlu musunuz?” diye sormuştu. Kimdi? Neden sormuştu bu soruyu? “Evet,” demek ister miydim? İsterdim elbet. Diyememiştim...