01 Temmuz 2022, Cuma
12.11.2021 04:30

Refik Halid’in mirası

Hayatıma ilk kez bir hikâyesiyle girdiği günü şimdi dünmüş gibi hatırlıyorum. Bir hikâye...  Bir an... O sözler... “Çiviler ağzına batmaz mı senin?”... Bu bozukmuş gibi görünen dil nasıl da anlamlı ve şiir yüklüymüş. Arapça konuşulan bir diyarda kaybolmuş küçük, peltek Hasan’ın, ‘saçı başı dağınık, göğsü bağrı açık, pantolonu dizlerden yamalı, dişleri eksik, suratı sarı, sapsarı; gözlerinin akına kadar sarı’, eskiciye yıpranmış ayakkabıları tamir ederken söylediği bu sözler yıllar boyunca içimde yürüyecekmiş. Kim bilir hangi hikâyeler ve o gizli duyguların doğurduğu başka sözler için... 

O hikâyelerin izini sürmek

Gerisini hayal meyal hatırlıyorum. Hikâyenin adı “Eskici” idi ve Gurbet Hikâyeleri adlı bir kitapta yer alıyordu. Saint Michel Lisesi’ndeki Türk Edebiyatı hocam -ilerleyen yıllarımda ne kadar iyi bir şair olduğunu anladıktan sonra, kıymetini daha çok bildiğim- Sabri Altınel’in tavsiyesi üzerine almıştım. Hikâyelerin bir sürgünde yazılması da çok koymuştu. Ne etkileyici ve can yakıcı kelimeydi gurbet... Sürgün duygusunun uyandırdıklarına o günlerde mi meftun olmuştum? Hepsi o kitapta kalmıştı ama. İster hayatın akışından deyin, ister başka tercihlerden, yazarı orada, bu okuduklarımla bırakmıştım. Kitaplığımın bir yerinde, yine o günlerde aldığım Memleket Hikâyeleri’nin yanında... Daha başka birçok kitap yazdığını düşünmeden...  Aslında gizlice beklenen ama henüz farkına varmadığım dönüş ihtiyacının hissedilmesi içinse Fransız Dili ve Edebiyatı’nda okuyacağım zamanın gelmesi gerekecekti. Çünkü o günlerde, tabiri caizse, Türk Edebiyatı’nda delicesine, çocuksu bir heyecanla yol almaya çalışıyordum. Öyle ya, ilk hikâyelerimi yazmaya başlamıştım. Gurbet Hikâyeleri’nin büyülü dünyasına tekrar girmekten alamazdım artık kendimi. Sürgün yazarın Memleket Hikâyeleri’nde yaptığının önemine vakıf olmam da o günlere denk gelmişti. Orada sadece başka bir ayrılığın ve uzaklığın kırıklığı değil bir ülkenin kalbine benzersiz bir yolculuk da hayat buluyordu... Sonrası bir hayatın karanlık sokaklarında yol alma sevdasıydı. Milli Mücadele günlerinde verilen İstiklal Harbi’ne karşı çıkacak, Cumhuriyet ilan edildikten sonra da vatan haini olarak görülen Yüzellilikler arasında yer alacak, o sürgüne gönderilecek, ancak yıllar sonra çıkacak bir afla ülkesine dönebilecekti. Pişmanlığı fazlasıyla yaşamış bir yazar kimliğiyle... 

Ya ötekiler?

Nilgün romanınaysa elim bir türlü gitmeyecekti. Sebebini bilmiyorum. Belki de gönlüm fazla maceralı diyarlara gitmeye ve hikâyelerin efsununu bozmaya razı değildi.  Üçüncü safhaysa çok sonraları, artık birçok kitabımın birilerine ulaştığını görmenin bahtına eriştiğim günlerde gelecekti. Bu sefer de karşımda bir İstanbul zarafetinin izlerini tüm sahihliğiyle tanıyan bir yazar bulacaktım. Mutfak Zevkinin Son Günleri, içimde öyle çok sahneyi uyandırıyordu ki... Saltanatı, Meşrutiyeti ve Cumhuriyeti yaşamış bir yazarın satırları... Başka öğreneceklerim de varmış. Hatırlayacaklarım da... Taklitten Adete Gündelik Hayat da beni hafızamın derinliklerinde kalmış o sahnelere götürecekti. Kayıp insanlarımla yaşattığım sahnelerime... Anadolu’nun terk edilmişlik tarihinin o keskin kalemli yazarı, yüzyıllardan süzülmüş bir İstanbul yaşanmışlığını, hayatın gözden kaçan birçok ayrıntısını önümüze getirerek anlatıyordu. Biraz hasret biraz da gülümseyen bir kederle. Satırlarına Türkçenin o sade tarafının esintilerini taşıyarak...