29 Kasım 2022, Salı
08.10.2021 04:30

İyi genler güzeldir ama neşe her şeydir

Çocukluğumda zeka IQ testleri ile ölçülür, standardizasyonu yapılmış olan bu testlerden alınan puana göre kişiler IQ’su (Intelligent Quontient) yüksek ya da düşük olarak adlandırılırdı.  Sonra büyüdükçe EQ (Emotional Quontient) yani ‘duygusal zeka’ diye bir kavramla karşılaştık. EQ insanın duyguları anlama, kontrol etme, değerlendirme ve ifade etme şeklinin bütünüydü ve IQ’lari ne kadar yüksek olursa olsun duygusal zekası düşük bireylerin hayatta başarılı olma şansları düşüktü.  30’lu yıllarımın başındayken dünya bambaşka bir şeyi konuşmaya başladı: Sosyal zeka. Çocukluk yıllarınızda herkesle iyi geçinen ve her şartta insanlara yardımcı olmaya çalışan arkadaşınız aklınıza geliyor mu? İşte o büyük ihtimalle sosyal zekası yüksek biriydi. Sosyal zeka, insanları rahat ve doğru biçimde anlama ve anlaşma, insanlarla doğru etkileşim kurma yeteneğidir. Ablam Sıla hep der ki ‘dünyayı sosyal zeka yönetiyor’. Buna bütün kalbimle inanıyorum. İş ve aile hayatımızdaki başarılarımızın eksik kalan parçası budur. Sosyal zeka sadece iş ve aile hayatımıza değil aynı zamanda sağlığımıza da etki ediyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri de zayıf sosyal becerilere sahip insanların hayatında daha fazla stres ve yalnızlık olmasıdır. Bu konuda Arizona Üniversitesi’nde yapılan geniş bir çalışma sosyal becerilerin 4 spesifik göstergesine odaklandı:

  • Başkalarına duygusal destek sağlama yeteneği
  • Kendini ifade etme ve kişisel bilgileri başkalarıyla paylaşma yeteneği
  • Olumsuz iddialara ve başkalarından gelen makul olmayan taleplere karşı koyma yeteneği
  • İlişki başlatma becerileri ve kendinizi başkalarına tanıtma ve onları tanıma yeteneği…
Bu becerilerde eksiklikleri olan katılımcılarda daha fazla stres, daha fazla anksiyete, depresyon ve dolayısıyla daha kötü zihinsel ve fiziksel sağlık göstergeleri saptandı. Stresin vücut üzerindeki olumsuz etkileri uzun zamandır bilinmesine rağmen yalnızlık daha yakın zamanda tanımlanan bir risk faktörü. Uzmanlar ‘Yaklaşık 15 yıl önce yalnızlığın aslında sağlık sorunları için ciddi bir risk olduğunu anlamaya başladık. Bu sigara içme, obezite, egzersiz eksikliği veya fazla yağlı bir diyet kadar ciddi bir konu’ diyor. İyi haber şu ki sosyal zekamızı geliştirmek için çalışabiliriz. İnsanlar için terapi, danışmanlık ya da sosyal beceri eğitimleri var. Buradaki sıkıntı, iletişim yetenekleri kısıtlı insanların sosyal farkındalık eksikliği. Kendilerini bir sorun olarak görmüyorlar. O yüzden arkadaş ya da ailelerin araya girip teşvik edici olması gerekli. Sosyal beceriler çoğunlukla aileden başlayarak ve yaşam boyu devam ederek zamanla öğrenilir. Ailede bir rol model olması önemli. Yine de sosyallik ve sosyal kaygı gibi bazı özelliklerin kalıtsal olabileceğine dair kanıtlar var. Teknoloji, hayatımıza kattığı olağanüstü kolaylıklara karşın sosyal becerilerimizi pek desteklemiyor. Özellikle çocuklarımız ve gençlerimiz çok hızlı bir dünyada yer alıyorlar. Online olarak çok konuşan, görüşen ve oyun oynayan çocuklar yüz yüze geldiklerinde çekingen olabiliyor ve konuşacak bir şey bulamıyorlar. Elbette onların elinden akıllı telefonlarını, tabletlerini ve bilgisayarlarını almak doğru değil ama yüz yüze iletişimde bulunmaları için daha çok destekleyici olmalıyız. Çünkü iyi iletişimin kronik hastalıklarla mücadelede dahi olumlu etkileri var.       Bir bilgi daha vermek istiyorum size. Oldukça düşündürücü. Journal of Alzheimer’s Disease’de yayınlandı. Depresyon ve demans ilişkisi hakkında kanıtlarımız vardı. Fakat bu çalışma 20’li yaşların başındaki depresyonun, 10 yıl sonra daha düşük bilişe ve yaşlılıkta bilişsel gerilemeye yol açabileceğini gösteriyor. Ne yazık ki zamanımızda gençlerimiz hayatın ağırlığı altında daha çok eziliyor. Çok fazla sorumluluk ve çok fazla rekabet var. Bireysel hareket etmeyi sevseler de aslında bizlerin desteğine her zamankinden daha fazla ihtiyaçları var. Birkaç mekanizma, depresyonun demans riskini nasıl artırabileceğini açıklıyor. Bunlar arasında vücuttaki strese karşı olan tepkiyle stres hormonları glikokortikoidlerin üretimini artırarak beynin yeni hatıralar oluşturmak, düzenlemek ve depolamak için gerekli kısmı olan hipokampusun zarar görmesine yol açması var. Biliş ve mutluluk arasındaki ilişkiye tamamen engellilik (fiziksel ya da ruhsal), depresyon, yalnızlık ve arkadaşlarla temas sıklığının aracılık ettiği bulundu. Yani sosyal beceriler sadece dünyamızı değil aynı zamanda sağlığımızı da yönetiyor. Bu konuyu destekleyen çok enteresan bir yayın daha var. 80 yıllık Harvard Yetişkin Gelişimi Çalışması toplumu kucaklamanın daha uzun yaşamamıza ve daha mutlu olmamıza yardımcı olduğunu kanıtladı. Yıllar boyunca araştırmacılar, katılımcıların sağlık parametrelerini kariyer ve ilişkilerindeki başarıları ve başarısızlıkları da dahil olmak üzere geniş bir yelpazede inceledi. Çalışma insanları yaşamı boyunca mutlu eden şeyin para ve şöhret değil yakın ilişkiler olduğunu ortaya koydu. Bu bağlar insanı hayatın hoşnutsuzluklarından korur. Zihinsel ve fiziksel gerilemeyi geciktirir. Uzun ve mutlu yaşamın IQ’dan ve hatta genlerden daha iyi bir belirleyicisidir.  Sağlıklı yaşlanma için önemli diğer bileşenleri de unutmayalım: Fiziksel aktivite, alkol ve sigara içmemek, hayatın iniş ve çıkışlarıyla başa çıkmak için olgun mekanizmalara sahip olmak, tavsiye edilen kiloda kalmak ve istikrarlı bir ilişki. Yazımı yine Harvard’dan bir alıntı ile bitirmek istiyorum: İyi genler güzeldir ama neşe her şeydir…