29 Kasım 2022, Salı
29.07.2022 04:30

Abdülhamid’in Paris macerası

İşte tam o günlerde Fransa İmparatoru III. Napolyon’dan amcama bir davet geldi. Haşmetli İmparator Paris’te açılacak bir dünya sergisi dolayısıyla Osmanlı İmparatoru Abdülaziz’i memleketine davet ediyordu. Bu davet o kadar büyük bir heyecan yarattı ki anlatmam mümkün değil. Osmanlı sultanları kaç asırdır fethettiği topraklar dışında hiçbir yere ayak basmamıştı.

Hatta kendi toprakları olan Kudüs’ü bırakın, kutsal Mekke’ye hacca gitmemişti. Bu yüzden amcamın bu geleneği bozup da Fransa’ya gideceğine kimse inanmazdı. Sonunda olmaz denilen şey oldu. Artık Ali Paşa ve Fuad Paşa mı ikna etti; amcam bu kadar anlatılan göklere çıkarılan gâvur âlemi ne mene bir şeymiş, fani dünyada ölmeden göreyim mi dedi bilmem ama bir gün Zat-ı Şahaneleri’nin Fransa’yı ve İmparator Napolyon’u ziyaret edeceği haberi Osmanlı mülküne bomba gibi düştü. Zaten bir Avrupa hayranı olan birader Murad tepkisini o zaman gösterdi işte.

Şehzade Abdülhamid, 1867’de amcası Abdülaziz’le çıktığı Avrupa gezisinin ikinci durağı Büyük Britanya’da, İskoçya’daki ünlü Balmoral Kalesi’nde bu fotoğrafı çektirmiş.


‘Ah,’ dedi, ‘Pehlivan amcam orada neler yapacak acaba, ne potlar kıracak.’

İkimiz de amcamın bizi kesinlikle götürmeyeceğinden emindik ve Avrupa’yı göremeyeceğimiz için üzgündük ama beklediğimiz gibi olmadı. Ertesi gün saraydan gelen talimat, bizim de seyahate dahil edildiğimizin müjdecisiydi. Murad, ben ve amcamın oğlu Yusuf İzzeddin yani üç şehzade amcamla birlikte gidecektik.

Bize rüya gibi gelen ve hemen hayaller kurmamıza neden olan şaşırtıcı davetin nedenini daha sonra anlayacaktık. Ali Paşa ‘Şehzadeleri de yanınızda götürün’ demiş. Allah razı olsun paşadan, ne dualar ettik adamcağıza. Aslına bakarsanız, amcamın tahtına oturmak aklımızdan bile geçmezdi. Asırlardır tahttakileri devire devire, öldüre öldüre öyle bir korku ortamı yaratılmış ki kimsenin kimseye güveni kalmamış. Bazen biraderle ailemizin kanlı tarihini konuşur ve ‘Aman’ derdik, ‘Ne taht olsun, ne de bu belalar.

Amcam Darü’l harb ülkelerine ayak basan ilk sultan olmak istemiyordu... Her işe burnunu sokan ulema da sultanın ayağı Darü’l harb toprağına basamaz diye tutturmuştu. Sonunda ayakkabısının, çizmelerinin altına özel bir bölüm yapıldı ve İstanbul toprağıyla dolduruldu. Nelerle uğraşıyorlardı!

Hayatın tadını çıkarmak varken...’

Artık 19. yüzyılın değişen zihniyetine layık, modern kişiler olarak yaşamalıydık. Geçmişin tahtla ibrişim urgan arasında sallanıp duran kanlı sarkacını çok iyi bilen iki şehzade olarak birbirimizi kandırmıyor, içimizden gelenleri söylüyorduk. Tahtın üstünde kılıçlar dikine duruyordu ve herkesin bildiği gibi kılıçla her şey yapılır ama üstüne oturulamazdı.

Yirmi dört yaşındaydım ve Avrupa’yı görme fırsatı doğmuştu; inanılmaz bir şeydi bu, bir mucizeydi.
Dediğim gibi Avrupa, hakir görülen, küçümsenen, beğenilmeyen bir ‘gâvur diyarı’ydı, ekonomileri ise ‘gâvur parasıyla beş kuruş etmez’ sözünü hak edecek kadar zayıftı. Padişahlar sık sık ‘küffar üzre’ savaşa giderler; Viyana’ya kadar uzanan geniş ülkeleri, ovaları, kaleleri zaptederek İstanbul’a şan ve şeref içinde dönerlerdi. Oralara yolu düşen bir elçi, gösterilen muamele karşısında sinirlenerek görevini yarıda bırakıp İstanbul’a dönmüştü.

Kötü muamele ise elçiye bir oda orkestrası dinletmeleri ve yemek olarak da nadide deniz mahsulleri ikram etmeleriydi. Bu davranışlar karşısında kendisini hakarete uğramış hisseden elçi, davet sahibi asillere ‘Bre edepsizler! Bana utanmadan müzahrefât, börtü böcek ikram edersüz, gıy gıy gâvur kemençesi çalarsuz; ben de memlekete dönüp mehterhanemi döğdürüp mis gibi kuzu eti yemez müyüm?’ diye celallenerek çıkıp gitmişti. Ne var ki zaman her şeyi değiştirmiş, Avrupa’dan gelen ilerleme haberleri, gidip dönenlerin anlattıkları, The Illustrated London News ya da Le Monde Illustre gibi dergilerdeki çizimlerde görünen şatafat, yavaş yavaş Osmanlı’nın özgüvenini sarsmaya başlamış, Avrupa modasının karşı konulmaz rüzgârı bu mistik şark diyarını da etkisi altına almıştı. Özellikle İstanbul’da bir Frenk modasıdır alıp başını gitmişti. Bu modadan en çok etkilenen de saraydı.

Abdülaziz ve heyetinin, III. Napolyon tarafından karşılanışı... Paris ziyareti, o dönemin Fransız gazetelerinde bu çizimle yer almış.


Derken Hariciye Nezareti, Zat-ı Şahane’nin 21 Haziran 1867 günü hareket buyuracaklarını, 28 Haziran’da Tulon’da karaya çıkıp Fransa mülkünü şereflendireceklerini bildirdi.

… Nihayet saat dörtte Boğaz’ın iki yanından top atışları duyulmaya başlandı. Sarayın önündeki firkateynlerden yapılan salvolar, saltanat kayığının saraydan yola çıktığını, Zat-ı Şahane’nin İstanbul’dan ayrılmak üzere olduğunu belirtiyordu. Biz zaten yerlerimizi almış, dairelerimize yerleşmiştik.

Amcam altın yaldızlı saltanat kayığı ile geldi ve görkemli Sultaniye yatına bindi. Boğaz’ın masmavi suları üzerinde hafif rüzgârla sallanan Sultaniye yatı hünkâr ve maiyetini ağırlıyordu. Pertevniyal yatı hizmetlilere ve gerekli malzemeye ayrılmıştı. Ayrıca Osmaniye ve Orhaniye adlı iki uskurlu firkateyn ile Fransa Sefiri M. Bure’nin bindiği Forbin yatı da Padişah’a eşlik ediyordu.

Ama şimdi size işin başka bir tarafını açıklamak zorundayım. Belki...

Belki değil mutlaka tuhaf gelecek size. Amcam Darü’l harb ülkelerine ayak basan ilk sultan olmak istemiyordu.

Hiç niyeti yoktu böyle bir şeye. Ama Balkanlar, Mısır, Girit gibi birçok Osmanlı eyaletinde huzursuzluklar artmış, bağımsızlık mücadeleleri baş göstermişti. Üstelik bu kargaşanın büyük devletler tarafından tahrik edildiği konusunda da güvenilir istihbarat geliyordu. Bu durumda III. Napolyon’un davetini bahane ederek Fransa’ya, İngiltere’ye gidip onlarla yeni anlaşmalar yapmak, bu büyük devletlerden Rusya’nın aleyhteki faaliyetlerini durdurmalarını istemek çok mantıklıydı. Ne var ki her işe burnunu sokan ve her konuda ahkâm kesen ulema takımı Ali-Osman sultanının ayağı Darü’l harb toprağına basamaz diye tutturmuştu. Halkın yanlış yönde etkilenmemesi için bu engelin aşılması gerekiyordu. Sonunda kurnaz saray mabeyincileri bir çözüm üretti. Padişah’ın ayakkabılarının, çizmelerinin altına ayrı bir bölüm yapıldı ve İstanbul toprağıyla dolduruldu.

Böylece koskoca ülke büyük bir sorundan kurtulmuş oldu. Padişah gâvur toprağına ayak basmayacaktı. Ayağının altında hep Osmanlı toprağı olacaktı. Murad’la ben bu saçmalığa sadece gülüyorduk. Nelerle uğraşıyorlardı!

… Çanakkale Boğazı’ndan geçerken de aynı şenlikler yeri göğü inletti. Asıl sorun iki gün içinde baş gösterdi, fırtına başladı.

Sultaniye’nin kaptanı Gamsız Hasan Bey günlerdir Akdeniz fırtınaları başlamadan önce yola çıkılması konusunda sarayı ikna etmeye çalışıyordu. Ama zavallı kaptanın korktuğu başına gelmiş ve filo fırtınaya yakalanmıştı.

Gemi boyuna çıkan azgın dalgalarla kabaran Akdeniz, Sultaniye’yi ceviz kabuğu gibi sallıyor, burnu bir batıp bir çıkan geminin savruluşu bütün yolcuların midesini ağzına getiriyor, kimi kusuyor, kimi küpeşteye tutunuyor velhasıl herkes perişan bir halde başının çaresine bakmaya çalışıyordu ki amcamın haşmetli gövdesiyle güvertede belirdiğini ve ateş çakan gözlerini kaptana dikerek, gür sesiyle haykırdığını duyduk.
‘Tez durdurasın bunuu!’ diyordu. ‘Bu sallantıyı hemen durdur. Yoksa sen bilirsin.’

Zavallı kaptan bir yandan fırtına, bir yandan da Padişah’ın gazabına uğrama korkusuyla kireç gibi bembeyaz kesilerek korkudan yere yığıldı. O sırada dev bir dalga gelip Padişah dahil hepimizi sırılsıklam etmeseydi, amcam pehlivan gövdesiyle kaptanı tuttuğu gibi denize atacak diye korkmuştuk. Neyse ki en zeki devlet adamımız olan Hariciye Nazırı Fuad Paşa, Hünkâr’ı dairesine gitmeye ikna etmeyi başardı. Saray hekimi Hünkâr’ın sinirlerini yatıştıracak bir iksir tertip ederek onun uzun bir uykuya dalmasını sağladı. Amcam ertesi sabah uyandığında fırtına dinmiş, deniz sütliman olmuştu.

Böylece yolculuğun daha başında büyük bir varta atlatılmış ve Padişah, emrinin yerine getirildiğine inandırılarak Kaptan’ın kuşça canının kurtulması sağlanmıştı.

Tulon limanında Fransızlar, Padişah’ı karşılamak için akla ziyan bir tören düzenlemişlerdi. Şehrin kadınlı erkekli bütün asilleri en güzel giysilerini giyerek limanı doldurmuşlardı.

… Sahildeki orkestra amcamın bizzat bestelediği eserleri çalmaya başladı. Bu davranış hepimiz için çok hoş bir sürpriz oldu ama sanırım en çok amcamı memnun etti. Çünkü on yaşındaki oğlu Yusuf İzzeddin ‘Bunlar sizin besteleriniz değil mi?’ diye sorunca yüzüne yayılan geniş gülümsemenin saklayamadığı bir gururla ‘Evet evladım’ cevabını verdi.

Her yer ve herkes temizdi, şıktı, bakımlıydı. Herhalde dedik şehrin ileri gelenleri olduğu için böyleler. Amcam büyük üniformasını giymişti. Bizler de arkasındaydık. Fuad Paşa akıcı Fransızcasıyla tercümanlık yapıyordu. Buna çok memnun oluyordum çünkü bizi Fransızca konuşma mecburiyetinden kurtarıyordu. Murad’ın Fransızcası benden kat kat ileriydi.

Tulon’dan kırmızı beyaz çiçekler ve yeşil defne dallarıyla süslenmiş İmparatorluk trenine bindik. Yol boyunca güzel ovaları, üzüm bağlarını, son derece hoş bir mimariye sahip şehirleri, kasabaları, muhteşem katedralleri ve bizi selamlayan halkı izleyerek Paris’e vardık.

Liyon garı ana baba günüydü, iğne atsan yere düşmeyecek haldeydi. Amcam trenden inip platforma ayak bastığında Fransa İmparatoru III. Napolyon Hazretleri hızlıca yanına geldi. Doğu’nun sultanı ve dünya Müslümanlarının halifesiyle imparator el sıkıştılar.

İşte kırk yedi gün sürecek olan rüya o anda başladı. İki imparator üstü açık saltanat arabasına bindiler. Bütün Paris sokaklardaydı, Vive le sultan diye bağırıyorlardı. Neredeyse bütün şehir bizi görmeye çıkmıştı. Sonradan öğrendik ki Osmanlıları kimi Çinliler gibi, kimi siyahiler gibi gözlerinde canlandırıyormuş. Tezahüratları gökyüzünü tutmuştu. Nereye bakacağımızı şaşırmıştık. Paris’in büyük binaları, geniş bulvarları, iki sıralı kestane ağaçları, kafeler, kadınlı erkekli insanlar bir masal âlemine geldiğimiz duygusu yaratıyordu.

Alay-ı vala ile Tüiyeri Sarayı’na geldik ve orada bizi İmparatoriçe Öjeni karşıladı. Genç ve güzel bir kadındı, üzerinde ince beline tam oturan, dar, güzel ve yuvarlak hatlarını hiç saklamayan şık bir giysi vardı. Daha önce Paris dergilerinin kapaklarında gördüğümüz çizimlerde, kar beyazı göğüslerini, sadece bize değil, kadını kafes arkasında tutan bütün şarka meydan okurcasına gözümüze sokan giysilere bürünürdü ama bu sefer Müslüman Sultanı’nı karşılamak için kapalı giyinmeyi tercih etmişti. Amcamı zarif bir reveransla karşılayan İmparatoriçe’ye hayran kalmıştık. Amcam da bizi hayretten hayrete düşürerek tam bir Fransız centilmeni gibi İmparatoriçe’nin kuğudan ak, küçük elini tutup dudaklarına götürdü. İmparatoriçe’nin elini öpmedi ama dudaklarının ısısını duyuracak kadar yaklaştı. Zaten böyle yapmak gâvurlarda kibar ve asil bir âdetmiş. Eli alıp şapır şupur öperek alnımıza götüren biz nereden bilecektik bunları. Haksızlık etmeyeyim, belki de Murad bilirdi, zaten Osmanlı şehzadesinden çok bir Avrupa prensine benzerdi o. Zevkleri de öyleydi.

Ne diyordum? Hımmm. O sarayda öğle yemeği yiyecek sonra ikâmet edeceğimiz Elize Sarayı’na geçecektik.

Smokinli birçok uşağın hazır beklediği uzun bir yemek masasına davet edildik, oraya geçerken amcam, Fuat Paşa’nın kulağına bir şeyler söyledi. O da bunları İmparator ve İmparatoriçe’ye tercüme etti. III. Napolyon’un biraz şaşırdığı belli oluyordu ama yine de ‘Bien sur, bien sur, absolument,’ dediğini duyduk. Amcamın bir baş işaretiyle sarayımızın baş müezzini, cübbesi ve sarığıyla öne geçti ve bir elini kulağına atarak ezan okumaya başladı.

Herkes ayaktaydı.

Ezan-ı Muhammedi, Tüiyeri Sarayı’nın mermer tavanında yankılanıyor, müezzin her Allahu ekber dediğinde yer gök inliyordu. Ezandan sonra yandaki büyük salonda mabeyincilerin serdiği seccadeler üzerinde yönümüzü kıbleye çevirerek namaz kıldık. Namaz sırasında Fransız devlet ricalinin bizi izlediğini hissediyorduk.

Seferi olduğumuz için amcam namazı kaza edebilirdi ama sanırım diplomatik bir güç gösterisi olarak Fransa İmparatorluk ailesi ve ileri gelenlerinin ayakta beklediği bir namazla ilk selamı vermeyi uygun görmüştü. Trende aldığımız abdest de boşa gitmemişti. 

Not: Kaplanın Sırtında romanından alınmıştır.