21 Nisan 2024, Pazar
23.02.2024 04:46

Geçmişe saplanan gündem ve laiklik

İnsanlığın neuralink aşamasına geçmeye çalıştığı bir dönemde geçmişin hayaletleri üstümüze çullanıyor ve biz laiklik tartışıyoruz. Durmadan geçmişi tartışmanın ve tarih yüzünden bölünmenin hiçbir anlamı yok. İnanın bana yok! Bugünün dertlerine çare aramak en doğrusu

Tarihçi bilinciyle davranmayan insanlar için zaman iki boyuttan oluşur: Bugün ve geçmiş.

Bugünü algılamak basit ama geçmişi, üst üste yığılmış katmanlar halinde değil de bir bütün olarak algılamak daha kolay ve yaygın.

İnsanların çoğu için geçmiş, bir bütündür. 17’nci yüzyıl da aynı kategoriye dahildir, 13’üncü yüzyıl da, daha öncesi de. Mesela 14’üncü yüzyılın 11’inci yüzyıla çok yabancı olduğunu, o dönem insanlarının da geçmişi anlayamayan ve sadece o günle ilgilenen kitlelerden oluştuğunu sık sık unuturuz. Oysa her dönemin kendi çağdaşlığı vardır, o dönemin “muasır medeniyeti”dir ve ötekilerden ayrıdır.

Osmanlı için de durum bu.  Padişah Abdülmecit için, Fatih Sultan Mehmet bir masal padişahı kadar uzak. Çünkü dedeleriyle araya yüzyıllar ve zamanın değiştirici etkisi girmiş. Ne onun gibi giyiniyor ne de onun gibi yaşıyor.  Avrupa’yı ziyaret eden Abdülaziz, o dönemin Fransa ve İngiltere’sini, fetih İstanbul’undan daha gerçekçi görebiliyor. Oysa biz kestirmeden hepsine “Osmanlı” deyip geçiyoruz. Ama bir yandan da sürekli geçmişi karıştırıyor ve tartışıp duruyoruz.

Türkiye niye bu kadar geçmişe saplanmış durumda? Siz anlayabiliyor musunuz, doğrusu ben akıl erdiremiyorum. Durmadan Vahdeddin tartışıyoruz, günlük gazetelerimizin güncel köşelerinde geçmişteki şahsiyetlerle hesaplaşıyoruz.

Fransa’da De Gaulle’ü seven Fransız da, ona karşı olan da generali bu kadar tartışmaz. Ama bizde her gün Atatürk tartışması var. Eğer Atatürk de bizim gibi yapıp geçmişe saplansaydı, hayatını Tanzimat Fermanı’nın iyi mi kötü mü olduğunu incelemeye verirdi. Oysa o bugünü ve geleceği şekillendirmeyi tercih etti.

***

16’ncı yüzyıldaki Pir Sultan Abdal’ı radyolarda yasaklama girişimleri gördük. Sonra onu anma toplantısına giden aydınlar yakılarak öldürüldü. Demek ki görüş ayrılıklarını dört yüz yıldır giderememiş, tam tersine daha da vahşileştirmişiz. 20’nci yüzyılın blokları bile yıkıldı; Amerika ile o dönemin Sovyetler Birliği farklı parametrelere kaydılar ama bizim tarihsel düşmanlıklarımız hâlâ bitmiyor. Bırakın bu ülkenin ölüleri mezarlarında rahat uyusunlar. Durmadan geçmişi tartışma şehvetinin ve tarih yüzünden bölük bölük bölünmenin hiçbir anlamı yok. İnanın bana yok! Bugünün insanına yönelmek ve onun dertlerine çare aramak en doğrusu.

Bugün hukuk şer’i hükümlere mi tabi olacak yoksa mer’i kanunlarla mı idare edilecek? Şu anda geçerli yasalarla bir derdi olan insanlar gereksiz yere şeriat taleplerini yükseltince etki/tepki kuralı gereği karşı görüşler ortaya konuyor ve insanlığın neuralink aşamasına geçmeye çalıştığı bir dönemde geçmişin hayaletleri üstümüze çullanıyor ve biz laiklik tartışıyoruz.

Bu arada ben Uğur Mumcu dostumuz katledildiğinde yazdığım laiklik yazılarımı hatırlıyorum. Aradan otuz yıldan fazla geçmiş ama ne yazık ki hala geçerli.

Laiklik nedir?

Uğur Mumcu suikastı dolayısıyla Türkiye’de gündeme gelen laik-anti laik tartışmasının, çok tehlikeli boyutlar içerdiği kanısındayım.

Yurt çapında böyle bir ikilem yaratılması ve suikastlar, sokak gösterileri yoluyla topluma bir heyecan yayılması hepimize çok şey kaybettirir.

Türkiye, yapısı gereği çok kolay kamplara bölünmeye ve nefret tırmanışı yaşamaya uygun bir ülke.

Geçmişimizde yer alan İttihatçı-İtilafçı, Kuvvayı Milliyeci-Halifeci, Kemalist- Anti Kemalist, Halk Partili-Demokrat Partili, sağcı-solcu, Alevi- Sünni, Kürt-Türk, sosyalist-ülkücü, ilerici-gerici tartışmaları büyük kamplaşmalar yaratmış ve hepsinin sonunda Türkiye büyük acılar çekmiştir. Heyecanlı bir Akdeniz karakteri taşıyan insanlar, böyle kamplaşmaların sonunda kardeş kanı dökme noktasına sürüklenmiştir. Kamplaşma tehlikelidir.

Şimdi de, sevgili arkadaşımız Uğur Mumcu’nun hunharca katledilmesinin ardından, yurt çapında bir laik-anti laik tartışması başlamakta. Sonuçları çok ağır olacak böyle bir kamplaşmadan kaçınabilmek için, bu terimleri iyice çözümlemek ve serinkanlı analizlerle düşünmek gerekiyor.

Büyük yanılgı, laik ve anti laik terimlerinin tam olarak anlaşılamamasından kaynaklanıyor.

Halk arasında birbirini üstünkörü suçlayan gruplar, bir kişiyi laik olarak tanımladıklarında, buna, Müslüman olmayan anlamını yüklüyorlar. Bu kavram, giderek, bilinçaltında yer etmiş olan gâvur/kafir kavramıyla bütünleşiyor.

Laikliğe karşı olma ise halifeliği geri getirme özlemi ve Atatürk Türkiyesi’nde kazanılmış olan bütün uygar hakların ortadan kaldırılması olarak anlaşılıyor.

Bu tehlikeli suçlamalar, doğru ve haklı nedenlere mi dayanmakta?

Hiç sanmıyorum. Çünkü, laiklik, kişinin inancıyla ilgili bir kavram değildir.

Bir insanın, laikliğe yandaş ya da karşı oluşu, Müslümanlık ve inanmışlık derecesi hakkında bir ölçü oluşturamaz.

Türkiye’de namaz kılan, hacca giden ve oruç tutan dini bütün Müslümanlar arasında, laik devlet kavramını destekleyen milyonlar vardır. Aslına bakarsanız, bir kişinin laik olup olmadığını sormak, bir saptırmacadır. Kişiler laik olmaz. Ancak devletler laik olabilir. Kişiler ancak laik rejimi destekler ya da karşı çıkar. Bu da dini değil, siyasi bir tercihtir.

Laikliğin dünyada ve bizde bilinen düz anlamı, din ve devlet işlerinin ayrı yürütülmesidir. Bunun da Müslümanlıkla ya da kişinin inancıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Anlamsız kavgalara sürüklenmemek için, önce bu kavramları yerli yerine oturtmalıyız.

Türkiye’nin dinamiti

Günümüz Türkiyesi’nde laiklik ve anti laikliği, gâvurluk ve Müslümanlık biçimine sokarak, insanları birbirine düşürmekten daha tehlikeli bir yanıltmaca olamaz. Bu kavga, Türkiye’nin dinamitidir.

Dilerseniz önce laik kavramının köküne bakalım. Bu terim Türkçeye Fransızcadan geçmiş.

Fransızca kelimenin kaynağı, antik Yunancadaki laikos ve Latince laicus sözcüklerinin kökünü oluşturan, Yunanca laos (Halk) kelimesine dayanmaktadır.

Başlangıçta bu ilke, ülkeleri ruhban sınıfının mı, yoksa din adamları dışında kalan halk kesimlerinden gelen insanların mı yöneteceği tartışması üzerine kurulmuştur. Din adamları yönetimindeki bir devlet yapısının, insanların inanç dünyalarını ve din gereklerini ne şekilde yerine getirdikleri gibi özelliklerini ön plana alacağı düşünülerek, devlet yönetimi, din alanının dışına çekilmiştir.

Kısacası, devlet, dine göre değil, halka göre yönetilecektir.

Din kurumu ve ruhban sınıfı, devlet yönetiminin dışında bağımsız bir otorite olarak, sadece inanç dünyasıyla ilgili çalışmaları yürütecektir. Bu prensip, özünde, insanların dini zorlamalar dışında ibadet ve inanç özgürlüğü kazanabilmesi için var olmuştur.

Aynı zamanda, devleti yöneten kişilere de bir bağımsızlık alanı çizmektedir. Kimse inançlarından dolayı kınanamaz ve kötü muamele göremez. Bu prensip, İslam dininin, ‘’Dinde zorlama yoktur!’’ kuralıyla çelişmeyen bir dünya görüşünü yansıtır.

Aslına bakarsanız, Türkiye, büyük laiklik mücadeleleri yaşamamıştır ve buna gerek de yoktur.

Bu kavramın yerleştirilmesinin acı verici deneyleri Batı ülkelerinde yaşanmıştır. Avrupa tarihinde kilise egemenliğine son verilmesi, uzun ve kanlı mücadeleler sonunda gerçekleşebilmiştir. Kralların, iktidar yetkilerini sınırlayan kilise egemenliğine karşı mücadeleleri, laiklik kavramına köklü bir içerik kazandırmıştır. 

Özellikle Güzel Philippe adıyla tanınan kral zamanında, yasa koyucular, kilisenin etkisi altındaki özel kişi ile siyasetini bağımsızlıkla yürüten kamusal kral arasındaki kesin ayırımı ortaya çıkardılar. Papa VIII. Bonifacius, Clericis Laicos bildirisiyle, laiklik ve din adamları arasındaki ayırımı kesin olarak vurguladı.

Kral IV. Philippe, Roma’ya danışmadan sivil halkın yanı sıra, ruhban sınıfından da vergi toplamak istemiş, Papalık ise buna sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Papa VIII. Boniface, 5 Şubat 1296 tarihli “Clericis Laicos” fermanı ile ruhban sınıfın papalığın onayı alınmadan sivil hükümet görevlilerine vergi, kilise gelir ve mülklerinden pay, hediye vb. vermelerini yasakladı, bu türden bir talepte bulunan prens, kral ve idarecilerin aforoz olunacağını belirtti. Bunun üzerine Kral, ülkesinin ileri gelenlerini 10 Nisan 1302’de Notre Dame Katedrali’nde topladı ve papalık ile arasındaki mesele hakkında onların fikrini sordu. Bu büyük toplantıda kralın sadece ruhani konularda papalığa tabi olacağı, ülkesinin dünyevi işlerini yürütmede bağımsız olduğu, Fransa’nın papalığa bağlı feodal bir beylik değil, bağımsız bir monarşi olduğu belirtildi. Fransız ruhban sınıfı da bu kararları onayladı. Papa VIII. Boniface, Kral’ın bu girişimine Katolik Kilisesi’nde sıkça tartışılan 18 Kasım 1302 tarihli “Unam Sanctam” fermanı ile cevap vermiştir. Bu fermanda Kitab-ı Mukaddes’e atıfla (Luka 22: 38) dünyevi kılıcın ruhani kılıca tabi olması gerektiği ve ebedi kurtuluşu hak etmek için Roma piskoposuna itaatin zorunlu olduğu belirtilmiştir.

Bizim tarihimizde devlet yönetimi ile din arasında böylesine büyük çatışmalar yaşanmamıştır. Osmanlı devrinde padişahın yetkilerini kısıtlamaya ve baskı altına almaya çalışan bir şeyhülislam geleneğine pek rastlanmaz.