08 Şubat 2023, Çarşamba
02.12.2022 04:39

Süt neyse kaymak o olur

Bugün eski yazılarımdan iki örnek yayınlıyorum. Aradan yıllar geçiyor ama temel konulardaki düşüncelerimiz değişmiyor, hep aynı konuları yazıp duruyoruz. Mesele sadece siyasi iktidarlarda değil toplumda. Bazı iktidarlar her halkta bulunabilen ‘kötülük’ eğilimini besleyip geliştiriyor ama ‘Süt neyse kaymak o olur’ misali o iktidarı yaratan da yine bu toplum. Tavuk ve yumurta meselesi. Toplumlar statik değil dinamiktir, aynı kalmaz dönüşür. Mesela Hitler dönemindeki Alman halkıyla bugünkü Alman toplumu aynı değil. İkisinin de kökeninde Töton ruhu olmasına rağmen ayrı yönetimler, apayrı davranışlara sahip iki toplum yaratmış. Bu da demokrasi ve insani değerleri önceleyen kültürün egemen hale gelmesiyle mümkün.

Bir tarlayı ekime hazırlamak gibi bir şey bu. Aslında anlaşılması çok kolay gibi geliyor, en basit kafa bile ‘Ne ekersen onu biçersin’ sözünü anlar sanıyoruz ama bu düşünceyi topluma uygulamak o kadar da kolay değil. Siyasi iktidarların üzerinde boy atacağı tarlayı ekime hazırlayanlar; yıllar boyunca eğitim, basın, popüler kültür gibi alanlarda zehirli tohumları ekenlerdir. Karacaoğlan’ı Şeyh Galib’i yaratmış olan bu toplumu Ortadoğu bataklıklarına sürükleyenlerdir. Bu kadar basit bir gerçeğin görülememiş olması ve siyasetin sadece aktüel isimler, 6’lı masa, aday kim olacak çerçevesinde tartışılması insana ağır geliyor.
Unutmayalım ki Titanik’i batıran, sadece su üstünde görünen buz parçası değildi.

Düzgün insan (1999)

İki tip insan yaşıyor bu ülkede: Düzenden yararlanarak köşeyi dönmek isteyenler ve gidişattan acı duyarak, toplumu değiştirmeye çalışanlar. Birinciler hiçbir şeyden rahatsız değil! Ne televizyon ekranlarındaki barbarlıklar ne müzik zevkinin yerlerde sürünmesi ne de ayakların baş, başların ayak yapılması etkiliyor onları. Hayatlarından memnunlar! Çökmekte olan Babil Kulesi’nin bir çürüme basamağına tutunmuşlar, vur patlasın çal oynasın günlerini gün ediyorlar. Toplumun zevkini geliştirme, niteliğini yükseltme, kibarlık, nezaket, insanca yaşam, onur, merhamet, olgunluk gibi kavramlara uzaklar. Yaşamlarının amacı, daha çok yeme, daha çok içme, daha zengin giyinme, daha çok seks yapma, daha çok hava ve göbek atma olarak özetlenebilir.

***

Bir de köşelerine çekilmiş insanlar var. Acı duyuyorlar. Her haber seyredişte, her gazete okuyuşta “Bu ülkeye ne oldu böyle?” diye düşünüyor, yarınlardan kaygılanıyorlar ve içinde büyüdükleri Türkiye’yi tanımakta güçlük çekiyorlar. Aslında azımsanmayacak sayıdalar ama sesleri çıkmıyor. Kimse onları ekranda göstermiyor, fikirlerini sormuyor.

***

Bu çevrenin, Türkiye’deki insanlardan bir tek talebi var: Herkesin düzgün insan olmasını istiyorlar.
Şöyle der gibiler: Kardeşler, ne olursanız olun, yeter ki düzgün insan olma vasfını yitirmeyin! Sağcı, solcu, milliyetçi, enternasyonalist, muhafazakar, Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı, genç, yaşlı, kadın, erkek, köylü, şehirli, Doğulu, Batılı, zengin, yoksul olmanız fark etmez. Yeter ki düzgün insan olun! Maçlarda birbirinizi döner bıçaklarıyla doğramayın! Kadınları, çocukları dövmeyin! Bakan sıfatı taşırken; kesilmiş sığır kellesinin kanlı burun deliklerine iki parmağınızı sokarak, uzağa fırlatma yarışı yapmayın. Belinize taktığınız silahla, birer barbarlık örneği gibi dolaşmayın. Teke gibi kokmayın! Konsere gittiğinizde kendinizi paramparça etmeyin! Televizyon ekranlarını beşinci sınıf varyeteyle doldurup, insanları çileden çıkarmayın.
Yoksul ailelerin kızlarını ahlaksızlığa özendirmeyin. Oturduğunuz yeri kokutmayın! Altınızdaki otomobili, öldürücü bir silah gibi kullanmaktan vazgeçin! Bir takım haykırışlar, nidalar ve hırıltılar çıkarmak yerine, ana dilinizi temiz konuşmaya gayret edin! Küfür etmeyi bir alışkanlık haline getirmeyin. Küfür ettiğiniz için övünmeyin.
Yalan söylemeyin!
Rüşvet yemeyin!
Kısacası: Düzgün insan olun!

Hangi taraftanım? (2013)

Elim kalem tutmaya başladı başlayalı, “İnsanın değeri, insan oluşundan gelir” ilkesini tekrarlayıp dururum.
Bir ana babadan doğan insan yavrusu, aklı erene kadar ne dilinin farkındadır, ne milliyetinin, ne dininin, ne mezhebinin, ne bayrağının. Fransa’da doğmuş bir bebeği altı aylıkken İstanbul’a getirin; Türk adı ve Müslüman kimliği verin; bu değerlerle büyür. Hatta belki bunların militanı olur. Bir Filistinli bebekle, İsrailli bebek hastanede karıştırılsa, (Ya da bir Yunan bebeğiyle Türk bebeği) birbirlerinin kimliklerini alır ve belki de büyüdükleri zaman, aslında ait olmadıkları din ve milliyetler uğruna birbirlerini öldürürler. Sadece ‘insan’

Dünyanın bütün bebekleri “insan” olarak doğar. Sonra bu insana doğduğu bölgeye ve kültüre uygun bir ad konulur; dini, mezhebi öğretilir, milliyeti belirlenir. İnsanların çoğu bu andan sonra içine girdiği kimliği benimser ve tesadüfen başka bölgelerde doğmuş olanlara öfke beslemeye başlar. Biz de deriz ki: İnsan, sadece insan! Adının önüne hiçbir sıfat konmamış insan. Ama emin olun ki şartlanmış kafalara bunu anlatabilmek çok zordur: Ciltler dolusu kitaplar yazsanız, konferanslar verseniz bile, sağır kalpler ne demek istediğinizi kavrayamaz.

Çünkü kafalarında böyle bir model yoktur. Mısır’da alçak ellerin vurduğu Esma’ya elbette içim yanıyor, Suriye’de katledilenlere de öyle. Ama biri İhvan mensubu Sünni, ötekiler Şii olduğu için değil. Sadece etten kemikten insan oldukları için. Kimileri ise öyle şartlanmış ki; Esma için gözyaşı dökerken, kendi ülkesinde ölenlere bir rahmet okumayı çok görüyor. Suriye’deki kimyasal vahşete bile “taraf” olarak yaklaşıyor. “Kim yaptıysa Allah belasını versin!” diyemiyor. Fikirler ve görüşler!

Bu yüzden “Sizinle aynı görüşten değilim ama fikirlerinizi çok beğeniyorum” diyen mesajlar alıyorum. Onlara “Madem ki fikirlerimi beğeniyorsun o zaman aynı görüşteyiz demektir” cevabını veriyorum.
Aslında ne demek istediklerini anlıyorum elbette. Düşünen kafaların anlaşılamadığı bir toplumda, insanlara biçilen kaftanlarla, klişelerle hareket etmeye alışmışlar. Herkesi “şucu, bucu” diye ayırmaya şartlanmışlar.
Oysa kafalarını sıkan şu deli gömleklerinden bir kurtulsalar. “Kim diyor?” değil de “Ne diyor?” diye sormayı öğrenseler. Meselelere ön yargısız, temiz ve iyi niyetli yaklaşmaya başlasalar. Ama ne yazık ki olmuyor işte. Çünkü kafalarını birtakım odaklara kiraya vermişler. Ben ise yıllardır söylediğimi (son nefesimde de söyleyeceğimi) yinelemekle yetineyim. “Ben tarafım elbette. İnsandan yanayım.”