04 Ekim 2022, Salı
23.09.2022 04:30

Yasaklar

Ardı ardına konserler, festivaller yasaklanıyor, pop müzisyenlerine karşı büyük bir nefret kampanyası yürütülüyor.   

Genç arkadaşlar bunu yeni bir durum sanabilir ama bu ülkenin oldum olası en iyi bildiği şey sanatı kültürü yasaklamaktır. Neredeyse bir gelenek haline gelmiş bu. İktidarlar değişiyor ama gelenek değişmiyor. Şimdi de genç arkadaşlar deneyimliyorlar bunu. 

Benim de içinde bulunduğum pek çok müzisyenin hayatı, konser yasaklarına karşı mücadele etmekle geçti. Konserler için izin alınır, her türlü hazırlık yapılır ama son gün valilik tarafından konser mekanına gönderilen emniyet güçleri, gelen dinleyiciyi sert hareketlerle dağıtırdı. Alışılmış bir uygulamaydı bu. 

Yalnız konser yasaklamakla kalmaz, albümleri de yasa dışı ilan ederek toplatırlardı.

Mesela benim 1973’te Belçika’da çıkan ilk uzunçalarım, o tarihte Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklanmıştı. Başka bir Bakanlar Kurulu bu kararı kaldırmadığı için de hala yasak (Guinness rekorlarına girebilir.)

O dönemde halka ulaşmanın tek aracı olan TRT’de ‘’Denetleme Kurulu’’ adı altında bir sansür heyeti görev yapar, bütün sanatçıların yapıtlarını keser biçer, yasaklardı. Bu kurula giren bir ‘’solcu’’ arkadaşımız bizi hayal kırıklığına uğratarak, ilk toplantıya benim Nazım Hikmet bestelerini yasaklayarak başlamıştı. Hatta Yaşar Kemal bu durumu kınayan bir yazı kaleme almış ve ‘’Bir ülkenin sanatçıları da sansürcü olduysa, halimiz haraptır’’ demişti. 

Kısacası bizler Ece Ayhan’ın dizesiyle söylersek ‘’Tüzüklerle çarpışa çarpışa büyüdük/ Onun için şiirimiz karadır abiler’’.

Şimdi genç kuşak da tüzüklerle çarpışıyor. Sonunda galip geleceklerinden hiç şüphem yok. Belki  üzülecekler, kırılacaklar, bazen küsecekler ama sonunda mutlaka kazanacaklar.

Ne yazık ki bu ülkede sanat yapmanın bir bedeli var. Rahmetli Cem Karaca anlatmıştı bir Münih birahanesinde, sürgün günlerimizde. Sanatçı olma hayalinden söz ettiğinde babası demiş ki: “Oğlum tebrik ederim seni, çok güzel bir meslek ama memleket yanlış.  Bu ülkede sanat yapılmaz.” Nitekim Cem’in başına neler geldi biliyorsunuz, babası haklı çıktı çıkmasına ama yine de Cem onu dinlemeyerek çile çekme pahasına unutulmaz eserler bıraktı.

Eskiden yasaklamalar siyasi nedene dayanırdı. Yöneticiler bilinçli olarak analizini yapamasalar bile sözün, ezginin, kalemin kendi haksız rejimleri için tehlikeli olabileceğini sezerlerdi. Çünkü Batı toplumlarında toplumlar kitapla, düşünceyle, bilimle dönüşür ama Doğu’da etkili olan şey şiirdir, müziktir. Çünkü halka ulaşır. Bu yüzden yüzyıllar geçer ama bu algı değişmez. Pir Sultan Abdal’dan Madımak şehitlerine, Nazım Hikmet’ten Sabahattin Ali’ye kadar halkı etkileyen her büyük yaratıcıya eziyet edilir, bazen Abdülhamit’in istibdat döneminde olduğu gibi uzak diyarlara sürgüne gönderilir, bazen uzun yıllar hapis yatırılır, bazen de öldürülür.

Siyasi muhalif sanatçılara zulüm dün de vardı, bugün de var. Onlar açısından değişen bir şey yok.

Ama eskiden bir iki istisna hariç, eğlence türüne ait sanatçılara pek dokunmazlardı. Eğer tehlikeli şeyler söylenmiyor, muhalif bir tutum takınarak halk ‘’kışkırtılmıyorsa’’ kitlelerin eğlendirilmesinde bir sakınca yoktu.

Bugün değişen de bu. Artık pop/rock/rap konserleri de yasaklanıyor. Eskiden sebep her zaman siyasiydi, şimdi toplumsal.

Halkın ahlakını kontrol etmekle görevlendirildiğini zanneden ‘’otoriter baba’’ yönetimler, yaşam biçimini dönüştürmek istiyor. Fikirlerini hepimiz biliyoruz zaten: Kızlı erkekli görüşmek yok, içki zaten olmaz, nargile sigara tüttürülemez, kadının işlevi evde kalıp çocuk doğurmak ve büyütmekle sınırlı ve cinsel eğilimler haşa huzurdan katiyen kabul edilemez. Neredeyse katli vaciptir diyecekler.

Binlerce genci toplayan festivaller ise onların düşman kabul ettiği her türlü eğlenceye, neşeye, coşkuya açık. 

Bu yüzden kafalarında hayalini kurdukları ‘dindar ve kindar Müslüman Türk nesilleri’ planına uymuyor. Pop sembollerinin konserlerini ve festivalleri yasaklamanın gerekçesi bu.

***

Eğer ‘otoriter baba’ figürü, yaşamın her anına müdahale eder ve kontrol altına almak isterse buna hep birlikte karşı çıkmak ve ‘yaşam alanları’nı korumak gerekir. 

Çünkü dünyada pek çok örneği görüldüğü gibi, bu ‘yeni toplum’ tasavvurunun nerelere kadar uzanacağını bilmek mümkün değil. 

Geçen hafta İran’da genç bir kadın, başörtüsü kaymış da saçı görünmüş diye ‘ahlak polisi’ tarafından gözaltına alındı ve işkenceyle öldürüldü. Vicdanları kanatan bu haksızlığa başkaldıran, saçlarını kesen ve gösteri yapan İranlı kadınların üstüne ateş açılıyor ve yine ölümler oluyor.  

Bunu yapanlar da akılları sıra ‘toplumu ahlaksızlıktan, saçı görünerek şeytan gibi erkekleri azdıran kadılardan’ kurtarmak istiyorlar. Orta Çağ engizisyonu da bunu yapıyordu. Batı toplumları bu utançtan kurtuldu ama Doğu hala aynı vahşetin peşinde.

Eğer ahlak normlarını koymak bir otoriteye bırakılırsa süreç her zaman trajediye evrilir. 

Ahlak değişkendir. İçinde yaşadığın topluma, coğrafyaya, dine ve çağa göre kuralları değişir. 

Bizde yanlış biçimde ‘ahlak’ olarak kullanılan ‘etik’le farkı da buradadır işte. Batı dillerinde ‘moral and ethic’ denilen kavramı tek kelimeye indirmek yüzünden bu hatalara düşüyoruz. 

Etik, bu değişken ahlakın dışındadır.

Bazı Antik Yunan filozofları ‘etik’i geniş anlamda, insanın doğaya ve doğasına uygun yaşaması olarak ifade ederlerdi.

Bazen İran örneğinde görüldüğü gibi etik, kabul gören geçici ahlakla çelişir. 

Özgürlük, hava gibi su gibi olmazsa olmazımız. En temel ihtiyacımız.

Eğer özgürlükler baskı altına alınırsa toplum, ışık girmeyen dip denizler gibi karanlık bir kadere mahkum oluyor.