20 Nisan 2024, Cumartesi
11.02.2022 04:30

20 sayfada Türkiye demokrasi tarihi

Cambridge Üniversitesi üç ciltlik bir demokrasi tarihi derlemesi yapacak. Derlemede demokrasi tarihi ve teorisi üzerine çalışan birçok önemli ismin çalışmaları yer alacak. Ben de Orta ve Yeni Çağ (Erken Modern) dönemlerini kapsayan ikinci cilt için Osmanlı dünyasında demokrasi tecrübesi üzerine bir bölüm yazacağım

Acaba Türkiye’nin demokrasi tarihini nasıl yazmalıyız? Son üç dört aydır bu soru ile cebelleşiyorum. Neden mi? İlginç bir şey oldu. Cambridge Üniversitesi yayınları üç ciltlik bir demokrasi tarihi derlemesi yapacak. Derlemede demokrasi tarihi ve teorisi üzerine çalışan birçok önemli ismin çalışmaları yer alacak. Geçen sene bana Orta ve Yeni çağ (Erken Modern) dönemlerini kapsayan ikinci cilt için Osmanlı dünyasında demokrasi tecrübesi üzerine bir bölüm yazıp yazamayacağımı sordular.  Böyle bir teklife hayır demek mümkün değildi. Ben önceki çalışmalarımda 18’inci yüzyıl ve 19’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde ya da kabaca Tanzimat döneminden önce, siyasal katılım üzerine biraz çalışmıştım. Zaten söz konusu teklifi de bu çalışmalarımdan haberdar oldukları için yaptıklarını söylediler. Bu arada benim gibi Osmanlı İmparatorluğu ya da Orta Doğu, Güney, Orta ve Uzak Asya ve Afrika ile uğraşan tarihçilerin, Batı Dünyası üzerine çalışan meslektaşlar tarafından takip edilmesi pek rastlanan bir şey değil. Dolayısıyla böyle bir teklif beni ayrıca çok mutlu etmişti.  Tabii böyle bir makaleyi yazmayı kabul ettim ama işin doğrusu bu makaleyi nasıl yazacağımı da kestiremiyordum. Netice on bin kelimelik bir makaleydi (20 sayfa kadar). 20 sayfaya Osmanlı dünyasında demokrasi tecrübesini nasıl yazabilirdim? (Bu son cümleyi nasıl yorumladınız merak ediyorum. “Böyle bir konu için koskoca 20 sayfayı nasıl dolduracaksınız Ali Bey?” Ya da tam tersi “Bu konu o kadar geniş ve karmaşık ki, bir makale değil ancak koca bir kitap yazmanız gerekir, kolay gelsin” tepkilerinin hangisi aklınıza geldi acaba?) İşin doğrusu bu iki tepki de anlaşılır. Yani bir yönüyle demokrasinin bir Osmanlı tarihi (ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun bir demokrasi tarihi) var mıydı gerçekten? Evet, 19 ve 20’nci yüzyılın başındaki gelişmeleri (Sened-i İttifak, Tanzimat fermanları ve reformları, yerel yönetimin derinleşmesi ve seçim sistemleri, Kanun-i Esasi ve birinci parlamento deneyimi, 1908 Devrimi ve ikinci parlamento deneyimi, arkasından Birinci Dünya savaşında yerel kongreler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi... Oradan modern Türkiye’nin anayasal tarihi...) bir demokrasi tarihi çerçevesine sokarak düşünmek mümkün müdür? Aslında bu dönem bir demokrasi tarihinden ziyade, bir kurumsal reform tarihi ya da olsa olsa bir anayasallaşma tarihi olarak düşünülür. Yine de eğer Mümtaz Soysal’ın 100 Soruda Anayasanın Anlamı kitabını okuduysanız, bu anayasallaşma sürecinin aslında bir demokrasi tarihi çerçevesi içinde anlaşılmasının imkânlarının orada saklı olduğunu görürsünüz.  (Bu arada Türkiye’nin en büyük anayasa hukukçusunu da böylece analım).  19’uncu yüzyıl dönüşümünü bir yukarıdan aşağı reform deneyimi tarihi olarak değil de farklı toplumsal aktörlerin müzakereleri ve mücadeleleriyle iç içe geçmiş bir toplumsal-kurumsal dönüşüm tarihi olarak okumak bize Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sürecini de farklı şekilde anlamamıza yardımcı olacak. Ve tabii oradan, farklı bir Türkiye tarihi yazmanın olanaklarını da aralayacaktır. Yeni bir Türkiye tarihi anlatısının özellikle Türkiye’nin kurumsal birikiminin yerle bir olduğu bu dönemde ve belki de “yeniden kuruluş” aşaması olarak bizi bekleyen 2020’li yılların geri kalan kısmında ne kadar önemli olduğunu söylemenin gereği yok muhakkak.  Yalnız benim yukarıda bahsettiğim makalenin kapsamı farklı. Makalenin çıkacağı kitap, dediğim gibi Orta ve Yeni çağları kapsıyor. Benim yazacağım bölüm ise aşağı yukarı 1300 ile 1800’lü yıllara dair. Peki Osmanlı İmparatorluğu ya da daha geniş bir çerçevede ifade edersek, Osmanlı dünyasının 19’uncu yüzyıl öncesinin hikâyesi için bir demokrasi tarihi nasıl yazılır? Böyle bir imkân var mıdır?  Demokrasiyi sadece halk egemenliği, bu egemenliğin yerine getirilmesi için gerekli temsil mekanizmaları ve bunun yanında hukuk önünde eşitlik ve yaşam ve mülkiyet güvencesi gibi modern çerçevenin (Bu çerçeve 18’inci yüzyıl sonundan itibaren Avrupa ve Amerika’da şekillendi) ötesinde düşünürsek, sanırım böyle bir imkân var.