31 Ocak 2023, Salı
12.11.2021 04:30

Tarih, demokrasi ve cumhuriyet

Tarih boyunca cumhuriyetlerin temel derdi, bireysel ve kolektif hak ve özgürlükler ile herkesi kapsayan kamusal yarar arasındaki dengeyi kurmaktır. Bence Türkiye Cumhuriyeti’nin eleştirel tarihi tam da bu noktaya odaklanmalı. Kamusal yarar ile hak ve özgürlükler arasındaki ilişki nasıl şekillenmiş? Peki ya Türk demokrasisi? Sorulması gereken soru şu; kamusal yarar ile birlikte demokratik tecrübenin büyük oranda aşındığı bu noktaya nasıl gelindi?

Türkiye’yi alışılagelmiş çerçevelerin dışında anlamaya, yeni bakış açıları önerip yeni kavramlar oluşturmaya acil ihtiyacımız var. Bunları yaparken de belki biraz cesur olmak ve hata yapıp yadırganmaktan korkmamak gerek. Türkiye’nin içinde sıkıştığı bu cendereden çıkış, bir yönüyle tarihe alışageldiğimiz düşünce şekillerinin dışında cesaretle yaklaşmaktan geçiyor. Dört hafta önce yazmaya başladığım Cumhuriyet denemeleri bizleri (kendimi de içine alarak) düşüncelerimizde cesur olmaya davet niteliğinde.  Sadece ülke olarak değil, tüm insanlık olarak öyle bir tünelin içindeyiz ki, önceden inandığımız, üzerinde şüphe duymadığımız tüm tarihsel anlatılar ve varsayımlar çatırdıyor. Tünelden çıktığımız zaman (tünel metaforunu beğenmezseniz, dev dalgaların ve sürekli yön değiştiren şiddetli rüzgarların sürüklediği bir gemi yolculuğunu da önerebilirim) tarihte ve tabii hakikatle olan ilişkimizde yeni bir evreye geçmiş olacağız. Madem tüneldeyiz, bu yolculukta o zaman tünelin sonunda bizi bekleyen o yeni evreye hazırlık yapmak gerekmez mi?  Bu hazırlıklardan bir tanesi cumhuriyet ve demokrasiyi tekrar düşünürken bunların arasındaki ilişkiyi yeniden kavramsallaştırmak, aynı zamanda cumhuriyet ve demokrasinin tarihsel anlatısını tekrar gözden geçirmek olmalı. Geldiğimiz noktada Türkiye’nin gerek cumhuriyet gerek demokrasi deneyiminin bize yol göstermesi gerekiyor. Bu demek değildir ki, Türkiye’nin cumhuriyet ve demokrasi deneyimleri bize gelecek için yeterli referansları sunacak. Hayır! Eğer, önümüzdeki bu badireyi atlatıp ülkeyi yeniden kurma imkânı doğarsa, bunun için geçmiş tecrübelerimiz bize sadece bir yere kadar yardımcı olur. Şüphesiz yeni bir gelecek öncelikle tarihte ne olduğu ile değil, nasıl bir gelecek istiyor olduğumuzla ilgilidir. Dolayısıyla geçmişin bize tutacağı ışık geçmişe dönüş için değil, tam tersine geçmişe dönememek, geçmişi yeniden üretmemek, genel ifadeyle geçmişteki hataları tekrarlamamak için gerekli. Bu da ancak eleştirel bir tarihle olabilir.  Eleştirel tarih bir yönüyle geçmişi güçlülerin ve kazananların hegemonyasından, onların kavramlarından ve önceliklerinden kurtarmaktır. Bu bazen tarihte suskun aktörleri öne çıkartarak, onlara ses vererek, bazen ise güçlülerin güçlerini nasıl elde ettiklerini göstererek olur. Bazen tarihin tek sesliliğini kırıp farklı anlatıları bir arada, bir çoğul anlatı olarak kurmak gerekir. Bazen tarihteki iyiliğin ve kötülüğün zaman içinde nasıl anlam değişikliğine uğradığını, buna rağmen evrensel bir iyiliğin (özgürlüğün ve eşitliğin) peşinde tarihe bakmak gerektiğini vurgulamakla olur. Ve tabii en önemlisi, eleştirel tarih, kendi konumumuza da eleştirel bir şekilde yaklaşıp güçle olan ilişkimizin farkındalığı ile tarihi düşünmekten geçer. Eleştiri aynı zamanda bir özeleştiridir. 

Cumhuriyetin eleştirel tarihi

Geçen yazıda cumhuriyetin manası üzerine yazmış ve cumhuriyetin her şeyden önce bir toplum için bir arada yaşam tasarımı ve bu tasarımla bir toplumun beraberce tarihsel yolculuğu olduğunu vurgulamıştım. Aslında altını çizmeye çalıştığım noktalardan biri cumhuriyeti bir devlet düzeni olarak görmenin verdiği yetersizliğe de dikkat çekmekti. Cumhuriyet egemenliğin toplum tarafından paylaşıldığı, her yurttaşın ülkenin eşit hissedarı olduğu bir yolculuk. 20’nci yüzyıl cumhuriyetler yüzyılıdır. 17’nci yüzyıldan beri tanık olduğumuz toplumsal ve ekonomik dönüşümler sonucu dünyadaki toplumların büyük çoğunluğunun cumhuriyetler olarak örgütlenmiş olduklarını geçen yazıda ifade etmiştim. Az sayıdaki monarşi de cumhuriyet rüzgarından etkilenmiş ve formel olarak monarşi niteliğini korusa da toplumsal ve idari örgütlenmeleri açısından bir anlamda cumhuriyetleşmişlerdir.    Evet, cumhuriyet, prensip olarak, egemenliğin toplumsallaştığı, toplumun belli kesimlerine ait hukukî ayrıcalıkların tasfiye edildiği, yurttaşların eşit haklara sahip olduğu, bu doğrultuda kamu yararı anlayışının da güçlü şekilde ifade edildiği rejimlerdir. Madem eşit olarak beraber yaşayacağız, o zaman hepimizin ortaklaşacağı bir kamusal yarar fikrinin de oluşması gerekmektedir. Kamusal yararın tespiti her zaman kolay bir süreç değildir. Bazen bu teknik, bilimsel ve hukukî bir meseledir. Bazen halkın temsilcileri arasında oydaşma ile kamusal yarar tespit edilir. Ama çoğu zaman kamusal yararın tespiti için hem oydaşmayı hem tarihi süreçleri hem de bilimsel ve hukukî analizleri kapsayan, hibrit bir prosedür kurmak gerekir. Ama neticede bir cumhuriyetin, yani egemenliği paylaşarak beraber yaşama pratiğinin temeli bu kamusal yararın tespitidir.  Bireysel hak ve özgürlükler ya da toplum içindeki bazı kesimlerin farklı kolektif hak ve özgürlük talepleri aynı zamanda kamusal yarar açısından da düşünülmelidir. Tarih boyunca cumhuriyetlerin temel derdi, bireysel ve kolektif hak ve özgürlükler ile herkesi kapsayan kamusal yarar arasındaki dengeyi kurmaktır. Cumhuriyetlerin kuruluş süreci ve bu kuruluşta oluşturulmuş kurucu idealler, mitler ve heyecan bu kamusal yararın nasıl tespit edileceği konusunda yol gösterici olmakla beraber, tek başına yetmez. Tam aksine kurucu mitler kamusal yararın kapsayıcılığını sınırlayan unsurlar olabilir. Kamusal yarar her zaman yeniden düşünülmesi, müzakere edilmesi gereken bir olgudur.  Bence Türkiye Cumhuriyeti’nin eleştirel tarihi tam da bu noktaya odaklanmalıdır. Cumhuriyet boyunca kamusal yarar nasıl düşünülmüş, nasıl müzakere edilmiş ve nasıl tespit edilmiş? Diğer bir deyişle, Cumhuriyet’in kamu ve kamusal yarar tanımı nedir ve bu tanım ne kadar bu toplumda beraber yaşayarak tarihi bir yolculuk yapmamızın imkânlarını sağlamış ya da bu imkânları sağlamakta yetersiz kalmış? Kamusal yarar ile hak ve özgürlükler arasındaki ilişki nasıl şekillenmiş? Acaba kamusal yarar ne kadar kapsayıcı olabilmiş, ne kadar belli grupların avantajları için güçlülerin lehine güçsüzlerin aleyhine kullanılan bir araca, bir perdeye dönüşmüş? Ve tabii içinde bulunduğumuz şu döneme gelirsek, nasıl olmuş da kamusal yarar anlayışı neredeyse tamamen yerle bir olmuş, bu ülkede yaşayan bizlerin bir “kamu” olma vasfını yitirdiğimiz bir döneme girilmiş? 

Demokrasinin küreselleşmesi

Peki ya demokrasi? Aslında demokrasinin bu kadar güçlü bir şekilde vurgulandığı, adeta toplumsal ve ekonomik gelişmişlik için norm olduğu fikri dünyada İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaygınlık kazandı. Soğuk Savaş Dönemi’nde ABD ve Batı Avrupa’da kapitalizm ve demokrasiyi bir arada harmanlayan, kapitalizmin bazı yönlerini farklı derecelerde kamu yararına perçinleyen modern liberal ve sosyal demokrasiler ortaya çıktı.  Demokrasi en temel anlamıyla, bir ülkenin halkın seçtiği ve halka karşı sorumlu olan delegeler tarafından, halk için yönetilmesidir. 20’nci yüzyıldaki dönüşümü içinde demokrasiler, cumhuriyetin ana prensibi olan halk egemenliğini bir prosedüre bağlayan, egemenliğin seçimle gelen ve seçimle giden, icranın topluma karşı sorumlu olduğu ve yargı, yasama ve kamuoyu tarafından farklı mekanizmalar ile denetlendiği rejimlere dönüştü ve yaygınlaştı. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı yıllık raporların en sonuncusuna göre şu an dünyada farklı derecelerle demokrasi diyebileceğimiz 120 ülke var. 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren özellikle Batı’da demokrasi teorisi üzerine çok önemli gelişmeler oldu. Bu dönemde ABD ve Batı Avrupa’da çeşitli derecelerde evrensel insan hakları, demokrasi ile özdeşleşti. Yargının yasama ve yürütme ile eşit gücünü simgeleyen anayasa mahkemeleri kuruldu. Piyasa ve devlet arasındaki ilişkiler yeni merkez bankaları gibi özerk kurumlar aracılığı ile tekrar oluşturuldu. İşçi hareketleri sonucu sendikal haklar genişledi. Üniversite özerkliği ile bilimsel özgürlüğü güvenceye alan bir yüksek eğitim sistemi oluşturuldu.  Özellikle 1980’lerde komünist bloğun yıkılması ile demokrasi teorileri üzerine tartışmalar iyice yoğunlaştı. Demokratik katılımın nasıl yaygınlaştırılacağı; demokrasinin çoğunlukçu bir sistem oluşturmasının nasıl engellenip nasıl çoğulcu bir sistem oluşturulabileceği; demokratik rekabetin kurallarının nasıl oluşturulacağı; haber alma, düşünce ve düşünceyi yayma, örgütlenme ve protesto özgürlüğünün sınırlarının nasıl genişletileceği; demokrasi, ekonomik büyüme ve gelir adaleti arasındaki ilişkilerin nasıl düzenleneceği; özerk kurumların rolünün ne olacağı ve kültürel haklar, dinî, etnik, ırksal ve cinsiyetle ilgili kimliklerin özgürce ifade edildiği bir toplum hayatının nasıl oluşturulacağı konusunda önemli aşamalar kaydedildi. Son 20 yıldır özellikle AB’nin büyüme sürecinde demokrasi teorileri pratik hukuksal çerçevelere kavuştu. Zamanla demokrasilerin ancak uluslararası bir demokrasiler topluluğu içinde kalıcı hale gelebileceği anlayışı doğdu. Bu anlayışın sonucu olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kuruldu.  Demokrasinin bütün bu teorik ve kurumsal gelişimine rağmen, belki 2007-08 dünya krizinden beri liberal ve sosyal demokrasilerin de ciddi bir buhrandan geçtiğini görmekteyiz. Avrupa ve ABD’de aşırı sağın yükselmesi, göçmen karşıtlığı, AB entegrasyonuna muhalefet ve nihayet ABD’de de Donald Trump iktidarı... Bu günlerde Dani Rodrik’in ‘Demokratik Durgunluk’ (democratic recession) dediği ekonomik neo-liberal küreselleşme ile demokratik ve kamusal yararı gözeten kurumlar arasındaki gerilimlerin belirgin hale geldiği, bu fırsatı da anti-demokratik milliyetçi popülist hareketlerin kullandığı bir dönemi idrak ediyoruz. 

Türkiye’nin eleştirel demokrasi tarihi  

Peki Türkiye’nin demokrasi ile olan ilişkisi nasıl incelenmelidir? Türkiye’nin 1950’den önceki yüzyıllarına ilişkin bir demokrasi tarihi yazılabilir mi? Osmanlı İmparatorluğu’ndan 1950’lere, farklı toplumsal katılım mekanizmalarının, hakları ve özgürlükleri teminat altına alan hukuksal çerçevelerin oluşumunu; toplumsal hak arayışlarının, direniş ve isyanların uzun ölçekli hikâyesini 1950 sonrası Türkiye ile nasıl bağlarız? (İşin doğrusu şimdilerde böyle bir çalışma içindeyim).   Bu soruyu şimdilik bir kenara bırakalım, peki ya 1950 ile çok partili sisteme geçişten sonraki demokrasi tarihini nasıl yazacağız? 1950 seçimleriyle gelen katılımcı havanın 1955’ten sonra dağılması, demokrasinin bir çoğunlukçu diktatörlüğe dönüşmeye başladığı fikrinin yaygınlaşması; 1960 Darbesi ve 1961 Anayasası ile çoğunlukçu popülizmi engelleme girişimi iddiasının gelişmesi; demokrasi-popülizm paradoksunun yanına darbe-demokrasi paradoksunun eklenmesi; 1961 Anayasası ile gelen kurumsal (Anayasa Mahkemesi, üniversite özerkliği, vb.) reformlar; solun güçlenmesi ve bunun sonucu sosyal haklar ve sendikal hareketler; ardından Kürt hareketinin yükselişi ve Türkiye tarihine getirdiği rahatsız edici eleştiri; Türkiye sağının demokrasiyi cumhuriyet karşısında dengeleyici bir çerçeve olarak konumlandırması ama kendisinin çoğunluk-kamusal yarar-özgürlükler arasında dengeli bir ilişkiyi bir türlü kur(a)maması; demokrasiyi anti-komünizme feda eden milliyetçiler, liberaller, İslamcılar ve Soğuk Savaş’ın kirli yüzünün ardından 1980 Darbesi ve Özallı yıllar; kısıtlanmış bir demokrasi ile neo-liberalizmin Türkiye’ye girişi, 1990 krizi ama bu krizin paradoksal olarak demokratikleşme üretmesi...  Ardından 28 Şubat ve demokratikleşme söyleminin İslamcılık ile yakınlaşması, buna mukabil İslamcılığın bir demokrasi tezi üretememesi; AB reformları; zamanla demokrasi söyleminin yeniden araçsallaşması; kamusal yarar (cumhuriyetçilik) ile demokrasinin yarıştırılması; İslamcılık içerisindeki iç savaş, aradan milliyetçi popülizmin yükselmesi ve nihayet hem kamusal yarar anlayışının hem de demokrasinin gerek bir ideal olarak gerek bir söylem olarak gücünü kaybetmesi... Nihayetinde, dünyadaki gelişmelere paralel olarak, geldiğimiz noktada kamusal yarar ile beraber demokratik tecrübenin büyük oranda aşınması.  Türkiye demokrasisinin eleştirel tarihi tam da bu noktaya nasıl gelindiği sorusunu sorması gerekir. Ama bunu yaparken, kolaycı bir şekilde bu gelinen noktayı tarihi bir zorunluluk olarak görüp, tarihi düz bir çizgide ya da basit ikilemler (merkez-çevre, devlet-toplum, cumhuriyet-demokrasi…) içinde anlamak yerine, farklı kesimler arasındaki mücadeleleri, toplumsal tepki ve hareketleri, bu tepki ve hareketler karşısında aktörlerin verdikleri kararları, ülke ötesinde yayılmış güç ve çıkar ilişkilerinin karmaşık dünyasını ve tabi demokrasi tarihinin aydınlık yüzü kadar demokrasi iddiasının kamusal yarar karşısında hegemonyaya ve güce dönüştüğü bağlamları da incelemek gerekecek. Önümüzdeki yazılarda burada biraz da dağınık olarak ifade ettiğim meseleler üzerine yazmaya devam edeceğim.  Bitirirken şu notu da eklemek isterim. Bu yazıyı Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün hayatını kaybettiği 10 Kasım günü yazıyorum. Bir tarihçinin tarihe bu derece müdahale etmiş bir insan üzerine yazması hiç kolay değil. Ama tabii Türkiye tarihi ile uğraşan bir tarihçinin Atatürk’ün tarihteki rolünü her defasında tekrar düşünmesi, onun müdahalesini, verdiği kararları, hatta gelgitlerini ve belki pişmanlıklarını tarihî bir bağlama oturtması gerekiyor. Diğer yandan nasıl oluyor da Atatürk’ün hatırasının hâlâ bu kadar taze kaldığı, Atatürk’ün insanların hayatlarında nasıl oluyor da hâlâ bu kadar etkili bir sembol olduğu üzerine de kafa yormak gerekiyor. Toplumdaki Atatürk tutkusunu olgunlaşmamış bir toplumun kişi kültü olarak gören okumaları herhalde olsa olsa olgunlaşamamış tarih analizleri saymalı ve bir kenara atmalı. Sanırım Atatürk’ün hatırasının bu derece canlı kalmasının, ona ülkenin kurucusu olarak duyulan sevgi ve saygının yanında, bu toplumun tarih yolculuğundaki şiddetli fırtınaların bir türlü dinmemesinden kaynaklanıyor olduğunu söyleyebiliriz.
Döngüsel tarih döngüyü bozmak için ne bahaneler üretir!
Döngüsel tarih döngüyü bozmak için ne bahaneler üretir!