29 Mayıs 2024, Çarşamba Gazete Oksijen
04.06.2021 06:00

İnsan ömrü uzatılabilir mi?

Bilim insanları ölümün sebeplerini farklı seviyelerde açıklayabiliyor. Mesela hücresel ve kromozomal boyutta ölümün nedenlerini biliyoruz. Fakat bunları bilmekle insan ömrünü uzatamıyor ya da ölümsüzlüğe ulaşamıyoruz. Hala çok sayıda bilinmez var

Türümüzün en büyük korkusu ölüm... Öyle ki, Dehşet Yönetim Teorisi’ne göre ulus kimliğine verdiğimiz değerden gelecek nesle yönelik kaygılara, sekse yönelik kültürel perspektiflerden insanın hayvanlardan üstün olduğu sanrısına kadar birçok kültürel yapının kökeninde, bir yandan türümüzün de sahip olduğu kendini koruma güdüsü, diğer yandan ölümün kaçınılmaz ve bir miktar kestirilemez olduğu gerçeğinin yarattığı müthiş gerilim (hatta “dehşet”) yatmaktadır. Buna bağlı olarak insanlar, henüz biyolojik ölümü yenemedikleri için, sembolik ölümsüzlük arayışına girmişlerdir: Kendinden büyük bir şeyin (bir soyun, bir ülkenin, bir türün, bir dinin) parçası olmaya dönük aidiyet hissimiz ve insanın biyolojik bir hücre yığınından fazlası olduğu (dolayısıyla biyolojik olarak ölse bile “ruhen” sonsuza dek yaşamaya devam edeceği) fikri, bu tür bir sembolik ölümsüzlük arayışının sonuçlarıdır. Bunlar, ölümün yarattığı dehşeti ve gerilimi azaltmaya yönelik girişimlerdir. Bir birey her ne kadar ölüm üzerine pek kafa yormadığını iddia etse de etrafımızda sürekli olan ve bize kendini hatırlatan ölüm, bir birey olarak zihinlerimizde ve bir tür olarak genlerimizde durmaksızın bir çatışmayı tetikler, bir endişe kaynağı olur ve bu nedenle davranışlarımızı az veya çok şekillendirir. Uzunca bir süredir devam eden araştırmalar, ölümün sebeplerini farklı seviyelerde açıklamayı başarmıştır. Örneğin hücresel seviyede ölüm, bir bireyin bedenindeki hücrelerin ana kaynağı olan kök hücrelerin belli bir süre sonra daha fazla kopya üretememesinin bir sonucudur. Zaman geçtikçe birey yaşlanır, birey yaşlandıkça vücudundaki hücreler daha fazla hasar biriktirir ve bu hasar, nihayetinde hücrelerin bölünme fonksiyonunu tamamen bozar. Genetik seviyede ölüm, hücre genomunda biriken mutasyonların hücresel fonksiyonları bozmaya başlamasıyla ilişkilidir. Bir seviye yukarıda, kromozomal boyutta bakacak olursak, kromozomlarımızın uçlarında bulunan telomer isimli gen bölgelerinin her bölünmede kısalması, bir süre sonra bölünme sırasında kromozomların düzgün kopyalanamamasına neden olmaktadır ve ölümü getirmektedir. Fiziksel seviyede ölüm, canlının veya hücrelerinin entropiye (düzensizliğe) nihayet yenik düşmesidir. Canlılık, etraftan aldığı enerjiyi kullanarak geçici olarak düzensizliğe karşı koyabilir ve yapısal bütünlüğünü koruyabilir (bu, “yaşam” dediğimiz şeyin özüdür); ancak bir müddet sonra yapısal kusurlardan ötürü, yani az önce saydığım nedenlerin birikmesinden ötürü, bu enerji akışı, entropi artışına karşı koyamaz ve hücreler yapısal bütünlüklerini koruyamaz hale gelir. Böylece dağılarak, düzensiz hâle geçerler. Bunlar ve buraya sığdıramayacağım diğer birçok etmen, nihayetinde ölümü getiren doğal faktörlerdendir. Peki, ölümü bu kadar iyi biliyorsak, bu faktörleri durdurabilir miyiz? Ve bunu başarsaydık, ömrümüz ne kadar olurdu? Öncelikle, ölümün sebeplerini oldukça iyi tanıyor olmamıza rağmen, halen tam olarak çözemediğimiz ve dahası test etmenin (en azından insanlar üzerinde test etmenin) çok zor veya imkânsız olduğu bazı soru işaretleri var. Sonuçta, tahmin edebileceğiniz üzere, insanları bir deneye dahil edip de belli müdahaleler yapıldığında ölüp ölmediklerini veya ölüyorlarsa ne kadar sürede öldüklerini test etmek pek kolay değil. Bu nedenle, hayvan deneylerine başvuruyoruz ve burada fareler, sıçanlar, köpekler, domuzlar, vb. hayvanlar işlevsel model görevi görüyorlar. Tabii ki bu hayvanlardan elde edilen sonuçların insanlara genellenmesi oldukça tartışmalı; ancak en azından biyolojik ölümün ne olduğuna dair daha genel bir kavrayışa erişebiliyoruz.  Örneğin sperm ve yumurta hücrelerimiz gibi gamet hücrelerimizde ve kanserli hücrelerde bulunan telomeraz enzimi, telomer kısalmasını engelleyen (tersine çeviren) bir enzimdir. Bununla ilgili çalışmalar, telomeraz içerikli gen tedavisi ile yaşlanmayı yavaşlatabilme ve belki de durdurabilme ihtimalimize odaklanmaktadır. Benzer şekilde, 30 bin köpek üzerinde yaşlanma mekanizmalarını inceleyen bir deneyin, 200 köpeği denek edinen ayağında, rapamisin (sirolimus) isimli bir kimyasalın köpek yaşlanmasını durdurup durduramayacağı araştırılmaktadır. Rapamisin, aslında organ nakli yapılan kişilerde organ reddini azaltmak ve belli kanser türlerine karşı tedavi olarak kullanılmaktadır. Bu kimyasalın verildiği dokuların neredeyse hepsinde yaşlanma etkileri yavaşlamış ve hatta gerilemiştir; dolayısıyla köpeklerde yapılan deneyde, eğer her şey beklendiği gibi giderse, ömrün 6 ay ila 3 yıl arasında uzaması beklenmektedir. Fakat bu tür müdahaleler sorunsuz değildir. Örneğin telomerler ve telomeraz üzerindeki çalışmalarından ötürü 2009’da Nobel Ödülü’ne layık görülen Elizabeth Blackburn, telomeraz eksikliği gibi fazlalığının da hücre içinde sorunlara ve kansere neden olabildiğini söylemektedir. Doğru miktarda telomerazın ne olduğu ve hücrelere güvenli bir şekilde nasıl sağlanabileceği henüz bilinmemektedir. Benzer şekilde, rapamisin de ödem, hiperkolesterolemi, karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı, ishal, kabızlık, ateş, idrar yolu enfeksiyonları, anemi gibi çok sayıda yan etkiye sahiptir. Uzmanlar, rapamisin kullanımında görülen bu yan etkilerin, organ nakli sonrası yüksek dozlarda veriliyor olmasından kaynaklandığını düşünmektedir; eğer düşük dozlarda alınırsa, bu yan etkiler oluşmaksızın yaşlanma geciktirici etkinin görüleceğini ummaktadırlar. Doğada “ölümsüz” sayabileceğimiz canlıların olması, insana da bu tür bir biyolojik ölümsüzlüğe erişme ümidi vermektedir. Örneğin Turritopsis cinsi deniz anaları, ölmeye yakın yavru forma geri dönmelerini sağlayan bir süreçten geçip yaşamlarına genç bir şekilde yeniden başlayabilmektedirler. Durmaksızın kendi kopyalarını oluşturabilen bakteriler gibi canlılar, teknik olarak ölümsüz sayılabilirler. Çeşitli yassı solucanlar, ortadan ikiye (ve hatta beşe, ona, vs.) bölünmelerine rağmen, her bir parçadan kendi kopyalarını üretebilirler ve yaşamlarına devam edebilirler. İnsanlar, şu anda bunların hiçbirini yapamamaktadır ve yapabilecek olsaydık da en fazla ne kadar yaşayabileceğimiz kesin değildir. Bugüne kadar resmi kayıtlara geçen en uzun ömür, 122 yıl 164 gün ile Fransız Jeanne Calment olmuştur. Bazı bilim insanları, insan ömrünün doğru tedaviler ve müdahalelerle 150 yıla kadar çıkabileceğini ummaktadır fakat bunu kesin olarak bilmek mümkün değildir ve test etmesi de çok zordur. Hoş, ortalama insan ömrü 70-80 yıl iken sorunlarımızı çözemiyoruz, bir de bu ortalamayı 100’lere ve hatta üzerine çıkaracak olursak, aşırı nüfus ve verimsiz varlık dağılımı problemlerinin üstesinden gelebilecek miyiz? Tür olarak şu anki bilişsel olgunluğumuz açısından düşününce, böylesi bir atılımı henüz hak ettiğimizden emin değilim.