08 Ağustos 2022, Pazartesi
14.01.2022 04:30

Neye yetişmeli?

Güncel ne kadar güncel? Güncel olmanın ve kalabilmenin süreleri ne? Gün yirmi dört saat ise o zaman dilimi içinde olan güncel, duyulan, öğrenilen, bilinen güncel sayılıyor. Üzerinden biraz geçtiğinde bu konulardaki değişime, gelişmelere erişildiğinde de ‘güncelleme’ yapılmış oluyor. Böylece ara kapanmış, boşluk doldurulmuş oluyor. Ama bugünün değişim hızı, bilgi ve enformasyon akışının akılalmaz debisi karşısında, güncelleme kavramının da güncellenmesi gerekiyor. Sosyal medyada iki haneli saat önce paylaşılmış bir konu artık güncel olarak kabul edilmiyor. Hatta kolayca eski bilgi olarak addediliyor. Mobil grupların birinde paylaşılan, diğerine beş altı saat sonra bulaşırsa naftalinli muamelesi görüyor. Aynı hafta içinde olmuşu konuşup paylaşanların etrafında örümcek ağları uçuşuyor. Hayatın hızı o kadar yükseldi ki, değişimin zaman aralığı “an” ile ifade edilmek durumunda kalıyor. “An itibarıyla” geçerlilik sürekli artan bir kavram. Heisenberg sadece elektronlar değil, hayatın tümü hakkında haklı çıkıyor. Aynı anda bir şeyin yerini biliyorsak, hızını; hızını biliyorsak yerini bilemez olma hali yani belirsizlik her gün ispatlanıyor. Onun için de güncelleme yerine sürekli “anındama” yapmak zorunda kalınıyor. An içine çok şey alan bir kapasiteye sahip olmak durumunda. İnsan an içinde yapabilecekleri konusunda kapasitesini sürekli geliştirmek zorunda. Çoklu yetenekle, çok amaçlı işleri gerçek zamanlı olarak o ana sıkıştırmak günün gereği. Ama yapılması, görülmesi, duyulması, haberdar olunması, bilinmesi, izlenmesi, deneyimlenmesi, gezilmesi, dinlenmesi, seyredilmesi, tadılması, gidilmesi, katılınması, okunması, hesaplanması, farkında olunması, öğrenilmesi... gerekenler petabaytlarca yer kaplayacak hale geldi. İçi ne kadar doldurulmaya çalışılırsa çalışılsın ana önceliklileri bile sığdırmak imkansız. Çok şey yapılsa da, yapılmak istenen, gereken, hedeflenen daima daha çok. “YIK” yani yakalayamayıp ıskalama korkusu yıkıcı. Zaten anı kapsamak, istenilene arzulanana erişmek yok. Yani tatmin yok. İnsanoğlu tatmini azamiye çıkarmak isterken, hiçe yaklaşıveriyor. Ne seçersen diğerleri eksik. Üstelik daha önce hiç görülmemiş, duyulmamış, yaşanmamış ortamda.

Her yerde belirsizlik

Neredeyse her yerde ve her konuda belirsizlik hakim. Pandemi ve zorunlu kaldığı yaşama biçimleri nereye doğru gider? İş, organizasyon, yapı ve işleyişleri neye evrilir? Yıllar boyu hedeflenenler, öğrenilenler, kazanılanlar değersizleşir mi? Siyasi ve ekonomik çalkantılar, bunlara bağlı görüş mesafesi cimriliği kalıcı hale gelir mi? Bu durumda bırakın ay sonunu, bu haftayı, bugünü hatta bu anı nasıl kurtarırım kaygısı tavan yapar. Aslında umut olması gereken yarın daha da korkutucudur. Her konuya, bol bulunmuş yağ gibi bulanan sürdürülebilirlik, hiçbir şeyin sürdürülemez olacağı kâbusunu ince ince örer. Sular taşacak, hava çok ısınacak, portakal bahçeleri çöl, dağlar sahil... olacaktır. Tarım yapacak organik toprak zaten kalmamıştır. Okyanuslar bile çöp dolu, müsilaj yakın geleceğin tehlike sirenidir. Ne giyiyor, yiyor, yapıyorsak başımıza iş açacaktır. Hayatı kolaylaştıran pek çok şey fosil yakıt köklü olduğundan derhal terk edilmelidir. Ama yerine konacaklar ya pahalı ya zor bulunur, üretilir ya da yavandır. Yediklerimiz de öyle. Vücudun yönetimi bile değişmiş, bağırsak kral olmuştur. Ne yemeyeceğin kesindir ama ne yiyeceğin konusunda mutabakat yoktur. En iyisi yememek zaten. Stres yapmaya gerek yok. Zaten stres bütün kötülüklerin anasıdır. Stres yapmayan şey yok gibidir. Hiçbir şey yapmamak bile büyük stres kaynağıdır.

Her şey başa dert

Yaşadığımız, ürettiğimiz, uçtuğumuz kaçtığımız her şey başımızın derdi haline geliyor. İnanmıyorsanız ayak izinize bakın. Karbon olanına. Demir, çelik, çimentonun karbonuyla dünyayı şişko bir kurşun haline benzer hale gelmekte. Tren, gemi, vapur hepsi. Anadol ne mükemmelmiş de haberimiz yokmuş. Her şey kompozit malzemeye dönmek zorunda. İnekler bile. Kompozit inek yapılmazsa(!), gazları dünyayı tekrar gaz bulutuna geri gönderecek gibi.

Bir de dönüşüm var...

Üstelik dönüşüm de başladı. Bu da streste üssel büyüme yaratıyor. Bugüne kadar öğrendiğin, bildiğin, deneyimlediğin bundan sonrası için mikroskopla görülür ölçekte. Çoklu yetenek, sürekli öğrenme zorunlu. Her an herhangileşebilir, özelliksiz saçma bir yaratığa dönüşebilirsin. Metavörs diye sanal ve gerçek arafında bir hayata geçebilmek dahi büyük çaba, özveri, öğrenme, kabullenme, uyum çabası gerektiriyor. Gidince ne olduğunu bilmeden. Oraları için kendini yetersiz ve yaşlı bulmak bir tarafa bilinmezliğin korkusu, mezarlıktan geçerkenki ıslıkla da pek savuşturulamıyor. Karşı çıkıp saçma bulmak da nafile. Kaçmaya kalksan... Uzay da çöplük. Altmış yılın uydusu çöp olmuş dönüp duruyor, hem de katlanarak büyüyecek. Üstelik oralara gitmek için yenilenebilir enerji fantezileri kesmiyor. Ya fosil ya nükleer enerji lazım. Buradan kaçmak için bile kaçma sebebi olan şeye ihtiyaç var. Kader. Gelecek ister uzak, ister yakın hatta çok yakın olsun bilinmez, öngörülemez ve korkutucu olunca ana sığınmak en kolayı. Kendini dönüştürmektense sürüye katılıp beklemek o sırada anı tümüyle doldurmak tek çıkış. Aslında güncelin, anın herkes için gönüllü bir hapishaneye hatta küçük bir hücreye dönüşmesi de geleceğin bilinmezliği ve  korkusundan. Gelecek karşısındaki bilinmezlik, bilgisizlik, öngörülme zorlukları ve merak güdüklük, konuları ‘geanjşlere’ havale ederek çözülemiyor. Günün ezici baskısı, anın içine daha fazla şey tıkarak kalkmıyor, nasıl olsa yapılabilenler yapılması gerekenlerin yanında minicik kalıyor. Kozalardan çıkınca nasıl kelebek olunacağını, olunmak istediğini merak ve hayal edip ona göre de inşa etmek tek çare. Korkunun geleceğe faydası yok. Siz güne, güncele, ana yetişebiliyor musunuz? Nasıl bir kelebek olacaksınız? Düşündünüz mü?