06 Ekim 2022, Perşembe
15.10.2021 04:30

Yeşil yorgunluk

Denizler ölüyor. Buzullar eriyor. Yeşiller bitiyor, çöl başlıyor. Her yeri su basacak. Organik toprak bitiyor. Yangınlar. Seller… Felaketler artarak gelecek. Sıcaktan kavrulacağız…” Kıyamet sinyalleri verir gibi herkes… medyada, konferanslarda, etiketlerde, sosyal medyada… Neredeyse kırk yıla yakın bir süredir hızla artarak olası felaketler mazo bir şehvetle sayıp sıralanıyor. Bir dönemin zirvesini Clinton’ın yerine seçilemeyen yardımcısı Al Gore sağlamıştı. “Rahatsız Edici Gerçek” filmi iklim konusundaki olası felaketler konusunda insanlığı sarsmaya, kendine getirmeye niyetliydi… Epey de ses getirdi. Oscar bile aldı. Farkındalık yaratmak önemliydi. Fazlasıyla yaratıldı. “Yeşilden bahsetmeyen kalmasın” hareketi furyaya dönüştü. Sonunda yıldırdı. “Bir reklam ver içinde yeşil olmasın” derecesine gelindi. Duruldu. Sakinledi. Hediye vermekten ucuza geldiği farkedilince “adınıza şu kadar fidan diktik” tek taş çok kuş fırsatı sertifikaları buharlaştı. Olması gerektiği dozda artarak gelişti. Farkındalıklar yaşama şekillerine hafif hafif yansıdı. Sonra gözlerinden öfke fışkıran, rüyalara girse korkudan alta yaptıracak nefretle bağıran Greta çıktı. Yıldızlaştı. Dünya Ekonomik Forumu’nda yüksek reytingler kategorisinden konuşturuldu. Daha doğrusu salya sümük öfke kusturuldu. Nefret bakışları dergi kapaklarından, otobüs üstlerine her yere yayılıverdi. Her aile, öğretmen kendi çocuklarından öfkeli aktivist yaratıp şöhret yapsak mı heyecanı yaşadı. Greta kızıyordu. Söyledikleri şüphesiz söylenmesi gerekiyordu. O “seçilmiş çocuk” olarak büyüklere çatıyordu. Çocukların suçladığı “büyükler” kimdi acaba? Suçlu oldukları, gereğini yapmadıkları, sorumsuz davrandıkları kesindi ama kimdi bu büyükler? Örneğin bu ülkede olsa durum farklı olurdu. Sel, yangın, hatalı yapılar, depreme dayanıksız katil binalar… konu ne olursa olsun uzatılan mikrofonlara “büyüklerimiz bu konuya eğilmeli, gereğini yapmalı” denir. Altı yüz yıllık teba mirası ile. “Büyükler” her şeyi bilir. Yapar.  Oralardaki büyüklerin ön sırasında insan geliyor hala. Herkes insanı öne koymaya çalışıyor. Sonunda kararları veren insan olduğuna göre onu kazanmak lazım. O zaman önüne gelen yeşil canavarı kesiliyor. 

Sürdürülebilirlik

Şirketler iç dış iletişimlerini yeşilsiz yapamazken daha kocaman bir kavram hazine bulunmuş etkisi yaratıyor. Aslında eski olsa da yeniden sürümü 99’da Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yapılan konferansın adı: “Sürdürülebilir Su”. “Sürdürülebilir” kavramı, sadece, kaybedildiğinde, yok olduğunda yerine konamayacak su, organik toprak, temiz hava… gibi alanlarda anlamlı. Bunlar sürdürülemezse hayat da sürdürülemez. Ama tam tersine bu kadar değerli kavramın içi anında boşaltılıyor. Olur olmaz her yere taşınıp bulaştırılıyor. Sürdürülebilir pazar payı, kar, müşteri-çalışan memnuniyeti… Sürdürülebilir kavramının zaten geçici olan moda ile birlikte kullanılması gibi akıl dışı zorlamalar türüyor. Üretiminin minicik bir kısmını organik ya da geri dönüşmüş malzemeden yapanlar sürdürülebilir oluveriyor. Onca yıl eski çoraplarını paspas yapan annelerin, o çoraplar “naylon” olsa da birer çevre savaşçısı olduklarının farkına ancak şimdi varabiliyoruz. Geri dönüşen her şey sürdürülebilir kapsamına alınıyor. Hurdadan imalat bile. Yeşil moda olunca herkes nesi var nesi yoksa yeşil ile yıkayıp, yeşil ile cilalıyor. Geri kalanını sürdürülebilir yapıyor. Yakında estetikçiler, yer çekimine karşı sürdürülebilir dik göğüsler önerebilir. Hele dolgu maddesi organik yeşil olursa… Sürdürülebilir ve yemyeşil şunlar bunlar ortada uçuşurken bir de pandemi çıktı. Bitemedi. Sürüyor. Felaket senaryosu çeşitlemeleri önce insanları sindirdi. Çaresiz hissettirdi. Çevre konularındaki ‘son altmış hasat’ benzeri çanlar da çalınca… eve tıkılmışlık, işsizlik, insansızlık, temassızlık… bir anda anlamını yitiriverdi. Herkes sokağa çıktı. Yeşil cilalardan da gözü kamaşmaya başladı. Maskeyi attı. Kanıksadı. Doğası gereği kanıksadı. İklim sorunlarını da kanıksamak üzere. Çevre konusundaki senaryo ve uyarıları üst üste koyarsanız bugün kimse çocuk falan yapmamalı. İnsanlık suçu. Kırk yaşından sonra yaşanamaz bir dünyada ayakta kalmaya çalışacaklar… diye anlaşılıyor.  Büyük ihtimalle doğru, gecikilirse çok daha doğru. Ama kocaman şirketlerin kocaman yöneticileri her fırsatta 2050 civarında “0” karbon olacaklarını üfürüyor. Kim öle kim kala. O gün geldiğinde yöneten düşünsün. Gelecek ufku beş yıl ile sınırlı, gelecek deyince yıl sonundan ötesini düşünmekte zorlanan insanları otuz kırk yıl sonraki facialarla terbiye edemezsiniz. Koca şirketler adet yerini bulsun diye yaptıkları iklim çevre soslarını vizyon belgelerinden faaliyet raporlarına kadar bulasalar da zaten dert kotasını doldurmuşların zihinsel gündemine giremezler. Bir buçuk derecelik artış, karbon ayak izi gibi çok teknik ve çiğnenmiş konuların anlamı ıskalanmış olsa da her gün duymaktan aşınmaya başlaması en büyük sorun. İklim ve çevre sorununun aşırı vurgulanması, cila olarak kullanılması, kurumların sorumluluklarını basite indirgemesi, sorunu küçültmüyor.  Ama sürekli tüketim üzerine kurulmuş ekonomilerin bir anda ‘döngüselleşmesi’, geri dönüşümün merkeze alınması an itibariyle romantik. Sadece fosil enerjiden, yenilenebilire dönmenin kaç milyon iş yeri ve insanı işsiz bırakabileceği, bunların yeni disipline geçemeyenlerinin ne olacağı belli mi? Ya da fosilden, örneğin hidrojene geçildiğinde dünyadaki başta askeri pek çok güç dengesinin öngörülemez şekilde değişme gereği yeterince ortada mı? Ekonomisi karbona dayalı büyük güçlerin yirmi otuz yılda bunu finanse edecek gücü var mı? Teknolojik dönüşüm, sosyal dönüşümle ve malzeme dönüşümüyle ne kadar uyumlu gerçekleşebilecek? Pipet, pet şişe vb. tabii ki kullanılmamalı, bireysel önlemler alınmalı. Hayallerden ve var olan kazanılmış konfordan feragat etmeyi kabullenmek kolay mı? Aslında büyük sorunlar çok büyük ve karmaşık çözümler ister.  Kendi dünyasında, evinde, işinde, ülkesinde kendi büyük sorunlarıyla uğraşanlar için bir de “planetin” sorumluluğuna yer var mı? -Yeşil yorgunu musunuz? -“Gezegenin” sorunları bugün ne kadar önceliğiniz? -Nasıl olsa bunları da yeri zamanı gelince birileri çözer mi? -“Benden sonra tufan” mı zaten?