31 Ocak 2023, Salı
02.09.2022 04:30

Plaza gençliği artık kariyeri değil hayatı tercih ediyor

Pandemiden beri iş hayatı çok değişti. Hayatın kariyer için harcanmayacak kadar değerli olduğunu düşünen genç beyaz yakalı çalışanların ne terfi umurlarında, ne de maaşa zam. Mesaiye kalmak isteyen çok az. Hafta sonu çalışmak ise kırmızı çizgileri. Yani 9’dan 17’ye kadar iş, sonrasında işe yer yok!

Bizim gazetenin internet sitesinde bir haber okudum. Açıkçası çok şaşırdım, çünkü bizim kuşak için iş, kariyer yapmak, işinde başarılı olmak hayatın merkezinde yer alan hedeflerdi. Oysa ki o haber, pandemiden sonra başlayan ‘sessiz istifa’ veya ‘sessiz vazgeçiş’ diye adlandırılan yeni bir akımdan söz ediyordu. Hiç de azımsanmayacak kadar yaygın bir akımdan... Kabaca tarif edeyim, fazladan çalışmıyor, işinizi fazla ciddiye almıyor, ancak istifa etmeyi de düşünmüyorsanız bunun adı ‘sessiz istifa’ demek... Sakın işi savsaklama gelmesin aklınıza. Yine işinize gerekli özeni gösteriyorsunuz ama bir yere kadar. İş, mesailere ya da hafta sonu çalışmaya gelince, sınırınızı koyuyorsunuz. 

Fotoğraf: Oksijen

Y Kuşağı’nın en gençleriyle Z Kuşağı’nın en yaşlıları arasında yayılan bir akım bu. Yani üst yaş sınırı 35, alt yaş sınırı 20-22 aralığı... Kafalarında netleşmiş bir fikir var, ‘Gerekirse daha az kazanayım, kariyer olmasa da olur, yeter ki kendime ve hayata zaman ayırabileyim’... Memur gibi çalışmak istiyorlar. Yani sabah 9’dan akşam 5’e kadar iş, sonrasında işe yer yok! Dünya genelinde çoğu genç çalışan iş hayatını böyle sürdürmeyi tercih ediyor artık. Öyleki TikTok’ta ‘sessiz istifa’ akımına dair on binlerce genç çalışanın paylaşımı var. 

Okuduğum haber ABD’de çalışanlardan örnekleri anlatıyordu. Kafama takılıyor, “Acaba bizde de genç beyaz yakalılar arasında böyle bir akım var mı?” diye... Bu sorunun peşine düşüyorum.

Sırt çantası, tişört, kulaklık ve illaki spor ayakkabı...

Konumuz beyaz yakalılar olunca, doğal olarak istikamet de Maslak’taki plazalar oluyor. Metroya atlayıp, İTÜ-Ayazağa durağında iniyorum. Benimle beraber bayağı bir genç çalışan da iniyor... Şöyle tarif edeyim, beyaz yakalıların çoğunda kulaklık, sırt çantası var ve kadını erkeği hepsinde spor ayakkabılar... Takım elbiseli erkek, etek-ceketli kadın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor... Hep birlikte istikamet Dereboyu Caddesi... O zaman fark ediyorum ki, ben bayağı bir zamandır gelmemişim Maslak’a. Gerçekten de Manhattan benzetmesi boşa değilmiş. Plazalara koşuşturan inanılmaz bir kalabalık var. Herkes işine yetişmenin telaşında... Üç kişilik bir kadın grubuna yanaşıyorum. “Sessiz istifa diye bir şey duydunuz mu?” diye soruyorum. İçlerinden sarışın olanı cevap veriyor, “A biliyorum, geçenlerde okumuştum.” Bu kez, “Peki siz de bu eğilimde misiniz?” oluyor sorum. Öyleymiş, mesaiye kalmak ve hafta sonları çalışmak kesinlikle istemiyormuş. O sırada ismini sorunca, sohbet birden kesiliyor. Anlıyorum ki, böyle ayaküstü sohbet zor olacak. Öğlen tatilini bekleyip kafelerde oturanların masalarına uğramaya karar veriyorum. 

Beyaz yakalı gençler artık memur gibi çalışmak istiyor!

Ve başlıyoruz sohbete... İzin isteyip, sigorta sektöründe çalışan üç arkadaşın masasına oturuyorum. Sessiz istifayı duymamışlar. Ne olduğunu anlatıyorum ve “Pandemiden sonra iş hayatına bakışınız değişti mi? ‘İşimi de yapayım ama mesaiye kalmayayım. Gerekirse daha az kazanayım ama hafta sonum bana kalsın’ diyor musunuz?” diye soruyorum. 31 yaşındaki Barış Bayram, “Bu zaten benim benimsediğim bir çalışma tarzı. Sabah 8’de başlıyoruz işe, akşam 17.15’te paydos. Mesaiye kalanlar oluyor ama ben kalmak istemiyorum. Biraz memur gibi çalıştığımı söyleyebilirim” diyor. Peki niye memur gibi çalışmak tercihi? Devam ediyor: “Kendime, hayata zaman ayırmak istiyorum. Mesela sinemaya gitmek istiyorum hafta sonları...” İyi güzel de bu kariyerinde sorun yaratmayacak mı? “Bu çalışma performansıyla terfi alabilecek misiniz?” diye sorunca, öğreniyorum ki bu yılbaşında terfi almış! Nasıl mı?  “Çünkü iş saatlerinde çok sıkı ve verimli çalışıyorum. 10 yıldır iş hayatı içindeyim. Yıllarca cumartesi-pazar dahil çalıştım. Ama anladım ki, dünyaya bir kez geliyoruz ve giden zamanın telafisi yok!”

Ceren Yüksel

“Mesaiyi de parasını da istemem, niye isteyeyim ki!”

Aynı şirkette çalışan, 25 yaşındaki Öykü Sıla Işık alıyor sözü. “Ben de mesaiye kalmak istemiyorum. Niye isteyeyim ki! Parasını da istemem. Kendi hayatım var. Tabii ki yükselmek isterim ama bunun için mesailere kalmak gerektiğini düşünmüyorum. İş saatlerindeki performansımızı patronların görüp değerlendirmesi lazım” diyor. 

34 yaşındaki Merve Kabaş da arkadaşları gibi düşünüyor. “İş hayatında ‘çok iş, az insan’ mantığı giderek yayılıyor. ‘Sessiz istifa’ buna bir tepki olarak ortaya çıkmıştır büyük olasılıkla.. Çalışanların üzerinde çok fazla iş yükü var, bu yüzden kendinizden sürekli feragat etmek zorunda kalıyorsunuz” diyor.  

Seyit Purya (23)

Yan masadaki iki gencin yanına geçiyorum. “Sessiz istifa nedir, duydunuz mu?” soruma, 29 yaşındaki dijital pazarlama uzmanı Fatih Uçak, “Duydum ve kesinlikle katılıyorum. Dokuz yıldır hemen hemen hiç cumartesi-pazar çalışmadım. Mesaiye kalmak istemiyorum. Kendi hayatımı korumak benim en doğal hakkım” diye giriyor söze ve devam ediyor: “Şu anda bana iyi bir iş teklifi gelse, ama cumartesi yarım gün çalışacaksın deseler kesinlikle kabul etmem. Hiç gerek yok. Artık ofise de gelmek istemiyorum. Pandemide evden çok daha verimli çalışıyordum. Bahçelievler’de oturuyorum, sabah hazırlanıp işe gelmem iki saat sürüyor. Dönüş de bir o kadar... Trafikte kaybettiğim zamana bakın! Oysa evden çalışırken sabah 8.30’da kalkıp, üstelik kahvaltımı da yapıp, tam 9’da işimin, yani bilgisayarın başında olabiliyordum. Evden de yapabileceğim bir iş için ofise gelmeme ne gerek var?” Peki daha fazla kazanç, daha iyi bir mevki? İşte cevabı: “Bizim sektörde kimin ne kadar çalıştığı ölçülebildiği için evden çalışarak da terfi alabilirsiniz.” 

Fatih Uçak (29)

Aynı işyerinde yurtdışı satış uzmanı olarak çalışan 26 yaşındaki Mustafa Azam Saral, “İş yoğunluğu sebebiyle bazen hafta içi mesaiye kalmam gerekebiliyor. Ama hafta sonu kesinlikle mesaiye kalmıyorum” diye giriyor söze. Peki hayır deme şansı var mı? Varmış, inisiyatifi çalışanlara bırakıyormuş şirket yönetimi. 

“Pandemiden sonra, hayat gidiyor demeye başladım”

“Peki ama daha gençsiniz. Para kazanma fırsatı bu. Niye istemiyorsunuz?” diye sorunca, bir iş hayatı gerçeğini daha öğrenmiş oluyorum. Mustafa, “Mesailerin karşılığını para olarak değil izin olarak alıyoruz. İznimize yansıyor ama ben yine de tercih etmiyorum. Hayatım kendime kalsın istiyorum” diyor.   

Mustafa Azam Saral (26)

Fatih giriyor söze, “Pandemiden önce haldır haldır işe sarılıyordum. Mesaiye kalmak, işi daha çabuk öğrenmek ve yükselmek istiyordum. Pandemiden sonra ‘Gençlik gidiyor, hayat gidiyor’ demeye başladım. Şimdi de maymun çiçeği ve domates gribi çıktı başımıza zaten. Para kesinlikle ilk sırada değil artık” diyor.

Sözü yine Mustafa devralıyor, “Bu önceliklerle alakalı bence. Ben de tamamen kariyer odaklı gitmiyorum. Öyle olunca sosyal tarafım eksik kalıyor. Bu beni mutlu etmiyor. İkisini birlikte götürmek benim için çok daha değerli” diyor. “Gerekirse biraz daha az kazanayım mı diyorsunuz yani?” diye sorunca, iki arkadaş aynı anda cevaplıyorlar, “Tam olarak öyle!” Ne diyeyim, farkındalık bu olsa gerek. Onlar adına seviniyorum.  

“İşe geçimimi sağlamak için geliyorum, o kadar!”

İki genç kadının masasına geçiyorum bu kez. İkisi de bankacı... Pek neşeliler. Takılıyorum, “Size pazartesi sendromu uğramıyor galiba?” diyorum. Bu hafta uğramamış! Uluslararası ilişkiler mezunu olan ama bankacılık yapan 39 yaşındaki Ebru Tan, “Yarın 30 Ağustos, tatil ya, bu neşemiz ondan” diye cevaplıyor. Sessiz istifayı da biliyor ve çok net bir analiz yapıyor: “Açık söyleyeyim, ben işe para kazanmak için, geçimimi sağlamak için geliyorum. Tabii ki işimin gereklerini yerine getiriyorum ama mesaiye kalmak istemiyorum. Çünkü zaman çok değerli... Hayatım bana kalsın istiyorum.”

Ebru Tan (39)

“Üç günlük dünya, kendini hırpalamaya gerek yok”

Peki ya daha fazla para, terfi? “Özellikle bu ekonomik krizde şunu anladık, ne kadar çalışırsak çalışalım kazandığımız para belli. Elde ettiğimiz gelir, hiçbir şeyi karşılamaya yetmiyor. Bu yüzden ne para ne de terfi... Üç kuruş daha fazla kazanmak için çektiğimiz çileye değmiyor. Terfi ettiğinizde belki maaş biraz artıyor ama sorumluluk ve iş yüküyle birlikte dertleriniz de bir o kadar artıyor... Üç günlük dünya, kendini çok da hırpalamaya gerek yok!”

“Evden çalışacak bir iş bulsam, hiç durmam giderim”

Bizi dinleyen arkadaşı 33 yaşındaki Ceren Yüksel endüstri mühendisliği diplomasına sahip, iki yıl mesleğini yaptıktan sonra bankacılık sektörüne geçmiş. “Eğer aynı maaşa evden çalışacağım bir iş bulabilirsem, hiç düşünmeden işimi değiştiririm. Her gün işe gelmek yorucu” diyor. Merak edip, “Eviniz nerede?” diye soruyorum. Tam bam teline dokunuyorum. Seyrantepe’de 1.900 TL’ye oturuyorken, ev sahibi kirayı 4.000 TL’ye yükseltince, çıkmış. Şimdi Tarabya’da bir ev tutmuş müstakbel eşiyle. Kirası tam 7.500 TL. Tesadüfe bakın, bu cumartesi düğünleri varmış. Yani artık hayat Tarabya’da devam edecek. Neyse ki işe yakın! Ceren devam ediyor: “Evimiz işe yakın. Ama 9’da işbaşı yapabilmek için bir saat önce evden çıkmam gerekiyor. Günde en az iki saat yolda geçiyor. İşe gelmek için evde hazırlanma süresini de katarsanız, etti üç saat. Evden çalışıyor olsam, kendime zaman ayırabilirdim. Mesela o üç saatin bir bölümünde spor yapabilirdim. Keşke zamanım yola gitmese de bana kalsa!” 

Mecburiyet Köftecisi’nde mecburi mola

Biraz mola verip Dereboyu Caddesi’nde dolaşmaya başlıyoruz. Neredeyse her plazada bir kafe ya da restoran var. Hepsi de marka mekanlar... Bazı plazaların alt katları biraz alışveriş merkezlerini andırıyor. Sanki food-court... Çalışanlar genç kuşak olduğundan olsa gerek, içlerinde vegan restoran da var, İtalyan, Fransız ve Uzakdoğu da... Bir o kadar da üçüncü nesil kahveci. Cadde üzerinde ise köfteciler, mantıcılar... Birinin adı gülümsetiyor, Mecburiyet Köftecisi. Öyle bir koku yayılıyor ki etrafa, insan nefsine hakim olamıyor. Ama biz işimizi ciddiye alan nesilden geldiğimiz için nefsimize hakim olup sohbetlere devam ediyoruz!

“Artık duygusal değil, profesyonel bakıyorum işe”

Saat 13.30... Bu kez oturduğumuz masada iki pazarlamacı var. 11’den 8’e kadar mesaileri, haftanın iki günü ofiste, üç günü sahadalar. 29 yaşındaki Muhammed Kaya, 13 yıldır iş hayatının içinde. “Bu şirkette daha ikinci ayım. Mesai zaten yok. Ama hafta sonları çalışmak istemiyorum. Çünkü bir yandan da kendi işimi yapıyorum. Üç boyutlu mimari projeler çiziyorum” diye giriyor söze. Sonra canı sıkkın anlatıyor: “Sekiz yıl boyunca evim ve ailem gibi gördüğüm bir işte çalıştım. Muhasebesine de ben bakıyordum, çizimlerini de ben yapıyordum. Oraya hayatımı bağlamıştım. Giriş-çıkış saatlerini hiç umursamazdım. İş yerinin anahtarı bile bendeydi. Ama onca çalışmama rağmen karşılığını alamadım.” 

Muhammed Kaya (29)

Merak edip, evi gibi gördüğü o işyerinde ne kadar kazandığını soruyorum Muhammed’e. Cevaplıyor: “Aldığım maaş yaptığım işe değmiyordu. Bir buçuk yıl oldu ayrılalı o işten, 8.000 lira kazanıyordum. Ama artık bu duygusallıkla çalışmıyorum, biraz daha profesyonel bakıyorum iş hayatına. İşime gelirse çalışırım, her an iş de değiştirebilirim. Tekliflere açığım!” 

Masadaki diğer pazarlamacı 35 yaşındaki Mesut Selvi’de söz sırası... Daha önce bir ilaç firmasında çalışıyormuş. “Beş yıl emek verdim, hiçbir karşılık görmedim, ayrıldım. Altı aydır da bu işyerindeyim. Eskiden çalıştığınız şirkete bir aidiyet duygunuz olurdu. Ama artık böyle değil. Çünkü şirketlerin maksimum iş, minimum maaş gibi bir yaklaşımı var. Çalıştırabileceğimiz kadar çalıştıralım, karşılığında da en düşük maaşı verelim diyorlar. Bunu gördüğümüz için bizde de aidiyet duygusu kalmıyor. Bu yüzden de memur kafasıyla çalışıyoruz artık” diyor Mesut. “Peki maddi tatmin olsa mesaiye kalır mısın?” diye soruyorum. Hiç düşünmeden cevaplıyor: “Kendime zaman ayırmak isterim ama maddi beklentilerim karşılanırsa haftanın yedi günü de çalışırım. Bu kriz döneminde başka bir yol yok zaten!” 

Tekrar sözü Muhammed alıyor, dertlenerek... “İki sene önce 5.000 lira kredi kartı borcum vardı, şu anda 18.000 lira borcum var. Sürekli çalışıyorum, maaşım ihtiyaçlarıma yetmiyor, borçlarım artıyor. Bir haftalık erzak en az 500 lira tutuyor. Beş yıldır sözlüyüm, bir türlü evlenemiyorum. Biri elimden tutup ‘Seni Almanya’ya götüreyim’ dese emin olun bir dakika bile düşünmem. Ne iş yapacağımı bile sormam, giderim. Türkiye’de gelecek bu kadar belirsiz” diyor.

“Ne beş yıl sonrası, yarınını görebilen var mı?”

Mesut son kez araya giriyor, “Bu gidiş nereye belli değil. Eskiden ‘Beş yıl sonra kendinizi nerede görmek istersiniz?’ diye sorulurdu. Öyle bir hale geldik ki, yarınımızdan bile bihaberiz. Allah sonumuzu hayır etsin” diyor... “Ne kadar karamsar konuşuyorsunuz bu yaşta” diye durumu toparlamaya çalışıyorum. Devam ediyor: “Siz geldiğinizde bir arkadaşımız daha vardı masada, fark etmişsinizdir. Onu bugün performans görüşmesine çağırdılar. Yarım gün çalıştı ve işten çıkartıldı. İşte böyle acımasız bir kapitalist düzen var!” 

Ben masaya oturduğumda sessizce kalkan genç gözümün önüne geliyor. Belli ki onu teselli etmek için gelmişler bu kafeye. Ne yazık ki üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimden ...

“Parasız olmuyor, daha fazla çalışmam lazım”

Uzun ojeli tırnaklar, saç baş yapılı, gözünün hemen yanında iki dövme, yıldızdan... Bugün gördüğüm en bakımlı, en havalı kadınlardan biri. 33 yaşındaki Pelin Tamur, bir yazılım firmasında muhasebe departmanında çalışıyormuş. Bu işe başlayalı henüz bir buçuk ay olmuş. “Daha önce çalıştığım şirkette sürekli ‘Senden çok memnunuz’ dediler, bunu her dediklerinde de yeni iş yüklediler. Ben yaptıkça onlar iş yükledi! Terfi de verdiler ama asla parasal vaatlerini yerine getirmediler” diyor. 

Öyle dolu ki, uğradığı haksızlığı anlatmaya devam ediyor: “Mesaiye de kaldım karşılığını almadan. ‘Bu benim geleceğe yatırımım’ dedim, çalışmaya devam ettim. İş benim için yük değildi, sözlerini yerine getirseydiler, aynı şekilde çalışabilirdim. Çünkü pandemide, parası olmayanların ne kadar zorluk çektiklerini gördüm.. O yüzden şimdi daha çok çalışıp daha çok kazanmak istiyorum. Üstelik bu ekonomik krizden ötürü öyle bir rekabet ortamı var ki, işe sıkı sıkı sarılmaktan başka şansınız yok.”

Pelin Tamur (33)

Pelin ile aynı şirkette çalışan 24 yaşındaki Serhat Akyüz’e soruyorum bu kez, “Çok para kazanmasam da olur. Mesaiye kalmam. Kendime vakit ayırmam gerekir’ diyor musunuz?” diye. Gülüyor, “Herkes bunu ister ama şartlar buna izin vermiyor. Bir ailenin huzurlu olabilmesi için eve yeteri kadar para girmesi lazım. Üstelik benim bir de hırsım var, daha çok mesaiye kalmam ve çabuk yükselmem lazım” diyor. Gülüyoruz, hadi bakalım inşallah!

Serhat Akyüz (24)

“Ben ölümüne mesaiye kalayım isterim!”

Ve akşam oluyor. Saat  17.30... Plazalardan yüzlerce insan çıkmaya başlıyor. Kimisi koştura koştura Dereboyu Caddesi’ne sıralanmış servislere, kimisi metroya doğru... O telaş içinde kimseyi durdurmaya kalkmıyorum. Sonra o kalabalık dağılıyor. Saat 18.15 gibi, sohbet ede ede yürüyen üç çalışma arkadaşını görüyorum. Yanlarına gidip sohbete ben de katılıyorum.  “Duydunuz mu, sessiz istifa diye bir şey var?” diye giriyorum söze. Yok duymamışlar, açıklıyorum. Bir şirketin insan kaynakları departmanında çalışan 23 yaşındaki Didem Emre, hemen atlıyor, “O hiç ben değilim ya! Ölümüne mesaiye kalayım isterim. Çalışmayı çok seviyorum” diyor. Gençliğine bakıp üzülüyorum! Soruyorum, “Yazık sana, büyüklerinden, etraftan uyaran olmuyor mu, ‘Kızım bu kadar çalışma, gençlik çabuk tükeniyor’ diye?” Gülüyor, “Yöneticilerimiz bile uyarıyor, ‘Kendine bir sosyal alan bırakmalısın’ diyorlar. Herkes beni işkolik olarak tanımlıyor. Ne yapayım ben de böyleyim” diye cevaplıyor.

Didem Emre (23)

Arkadaşı 32 yaşındaki Zelal Ocak, Beykent Üniversitesi Radyo-Televizyon mezunuymuş. Ardından Marmara Üniversitesi’nde insan kaynakları üzerine yüksek lisans yapmış. “Pandeminin başında bir bankada çalışıyordum. Ekonomik kriz yeni başlamıştı. İnsanlar işlerini kaybettikleri için kredilerini ödeyemiyorlardı. Çok yoğun ve stres içinde çalışıyorduk. İşi bıraktım, daha severek, isteyerek yapacağım bir işe geçmek için... Zaten hayalim insan kaynakları departmanında çalışmaktı” diyor ve ekliyor: “Ben de çok çalışıyorum. İstediğim işi yapmaya başlayınca daha da çok çalışır oldum. Yaptığım işi, iş olarak görmüyorum. Keyif alıyorum yaptığım işten.” 

“İşi amaç değil, araç olarak görüyorum”

Ekibin üçüncüsü 23 yaşındaki Beyza Sözen giriyor araya, o da insan kaynakları departmanında çalışıyor, diğer iki arkadaşı gibi... “Ben işe başlayalı bir yıl oldu. Bu işi severek yapıyorum. Gayet de mutluyum, çünkü alt kadroyla yöneticiler arasında keskin çizgiler yok. Pozitif bir ortam var. Ama ben işi amaç olarak değil, araç olarak görüyorum. Dolayısıyla sınırlarımı da koyduğumu düşünüyorum” diyor. İşkolik Didem gülüyor, kendini açıklamak istiyor gibi. “Hiçbirimizin merkezinde iş yok ama keyif alıyoruz yaptığımız işten. Hepimiz için iş amaç değil, araç” diyor. Bu sefer ben gülüyorum, “Hani ölümüne mesai?” diyorum, gülerek vedalaşıyoruz bu üç genç kadınla. 

Beyza Sözen (23)

Bu Maslak gezisinden çıkaracağım kıssadan hisse şu... Şu an için ‘sessiz istifa’ akımı bizde de egemen olmuş demek çok iddialı olur ama şunu rahatça söyleyebilirim, yayılmakta olduğu kesin. Daha eğitimli olanlar, sosyal çevresi geniş olanlar, daha yüksek maaş alanlar daha yatkın gibi görünüyor bu akıma... Ama bizim gibi ağır bir ekonomik krizin yaşandığı, yüzde 25 genç işsizliğin olduğu bir ülkede, sessiz istifa bir lüks, bunu da belirtmeden geçmeyeyim.

Plazadan kaykayıyla çıkan bile var

Maslak’taki bir plazadan 23-24 yaşlarında bir kadın çalışan kaykayıyla çıkıyor. Üzerinde süper mini bir şort, tabii ki sırt çantasız olmaz... Yolun tam karşısında... Yakalamak için karşıya geçeceğim ama şansıma kırmızı ışık yanıyor. O sırada kaykayına atladığı gibi, uçup gidiyor Dereboyu Caddesi’nden aşağıya... Bakakalıyorum... Tam kaçırdım diye hayıflanırken, karşıma scooter’ıyla bir genç çıkıyor. Azerbaycanlı 23 yaşındaki Seyit Purya inşaat mühendisiymiş. Onun da plazalardan birinden çıktığını sanmıştım ama metrodan çıkmış. Şişli’de çalışıyormuş. Ona da ‘sessiz istifa’yı soruyorum. Biliyormuş, TikTok’ta izlemiş. “Ben şanslıyım. Babamla amcamın ortak olduğu bir şirkette çalışıyorum. Çok çalışıyorum ama mesaiye kalmıyorum. Kendime zaman ayırabiliyorum” diyor. Zamanı bol Seyit’in, belli ki parası da bol, zira evleri Maslak 1453’te... Scooter’ıyla o lüks siteye doğru uzaklaşıyor...